Bilmem ne zamandır bahçeye çıkıp da nemli toprağa bassam hemencecik önce o barut kokusu burnuma, sonra solucan tadı ağzıma geliverir. Asırlık gazi olduğum ve üç harpte çarpıştığım için barut kokusu mevzusu anlaşılabilir ama solucan tadı..? Bunu kimselere anlatmamıştım. Memleketin kaderinin bana seçtiği meslek askerlikti, anlatıp da milli vakarımıza bok sürdürmenin alemi yoktu. Dost var düşman var, neme lazım. İhtiyar kafam pek çalışmasa da emin olduğum tek şey harbin üzerinden tam 111 sene geçtiğiydi. Allah ve tarih; bana bu muharebenin bitmediğini, dış işlerinden gelen bir yüksek memur ve yanındaki Yeni Zellanda elçiliği çalışanının bu yılki anma törenlerinde Arıburnu'nda benimle karşı cephede çarpışan puştun tekiyle buluşma gerçekleştirileceği, Türkiye-Yeni Zellanda arasında diplomatik köprüleri sağlamlaştıracağı konusuyla ilgili bir davetiyeyle bildiriyor, Hak tealâ adeta vazifemin devam ettiğini 127 yaşımda hâlâ canımı almayarak emrediyordu. Eğri büğrü kemiklerim, son kalan iki dişim ve kağıtlaşmış derimle alınacak son intikam yahut askeri tabirle imha hareketi için üniformalarımı giyecektim. Hayatta kalan son düşman erinin yarın eşek cennetine biletini kesecektim. Aldığım bu davetiyeyle birlikte Abdi'nin, Musto'nun, İbo Çavuş'un ruhlarını ferahlatacağımı hissederek rahmet-i rahmana kavuşmadan evvel içim huzurla dolmuştu. Seve seve kabul ettim daveti. İyi niyetli genç devletlular bu organizasyonun elbette bir diplomasi felaketine dönüşeceğini bilmeden evimden gülüşerek ayrılırken ben arkalarından onların gidişini izliyor, kin ve hiddetle zihnimde Cemaziyelahir'in 10'uncu gününü yeniden canlandırıyordum.
25 Nisan 1915 sabah 9:45 sıraları
Gavur, kör karanlıktan beridir bastırıyor. Suvla tarafından düşman bahriyesi bizim tepelere top atarken kıyıdan piyadeler karaya çıkmaya çalışıyordu. İbo Çavuş bizi siperlere yatırdı. Kafayı kaldır kaldırabilirsen... Yukarı bakınca gökten ziyade uçuşan metal şarapnel parçaları, etler, kemikler ve savrulan topraklar görülüyordu. Siperlerin içinde sürünerek bir boşluk bulup da tepeye doğru tırmanan tilki kılıklıları görünce çığlığı kopardım. "Geliyorlar!!!" Sesimi duyurana kadar bağırdım. Mavzerime sımsıkı sarılmıştım ki siperde emir geçirmeye başladılar. Kumandan Hüseyin Avni Bey siperlerdeki tüm kuvvetlerin topyekun ateşe başlamasını, taarruzun ancak bu şekilde kırılabileceğini emretmişti. Gürültünün ortasında herkes bir ses bir işaret beklerken bizim taraftan ilk kurşun sesinin gelmesiyle hepimiz çıldırmış gibi siperlerden fırlayarak Arıburnu yokuşundan aşağı doğru hücuma başladık. İlk seferde nerdeyse çeyreğimiz kırılmıştı ama artık düşünmenin de, plan yapmanın da zamanı yoktu. Yapılacak tek şeyi yapıyor; düşmanı deliler ordusu korkunçluğuyla karşılayıp, can havliyle üzerine atıldığımız ilk zirzopun defterini dürmeye bakıyorduk. Birini gözüme kestirmiş süngümü boğazına takacakken sanki dünya birden bire tersine döndü karanlığa boğuldum. Neden sonra ağzımın içinde bir şey kıpırdadığını hissettim. Gayriihtiyari gevelemeye başladığımda toprakla birlikte çiğ et tadı geliyordu. Solucanın birini yediğimi anlayınca tükürdüm. Sorgu odasında Münker ve Nekir'i beklediğimi sanarken ecnebi dilinde konuşmalar duydum. Gözlerimden birini açabildim. Diğeri, başımın bir bölümü gövdemle birlikte toprağa gömülü olduğu için açılmıyordu. Gavur gemisinden gelen bir top mermisi yarı belime kadar beni toprağa gömmüş. Domuz sürüsü gibi tepinen düşman erleri yerde yatan yaralıları süngülerle deşiyordu. Birini iyi hatırlıyorum, alnından başlayıp şakaklarına ve ordan çenesine kadar uzanan derin bir yarası vardı. Ağzından nefes alırken ön dişlerinin ikisinin altın olduğunu gördüm. Musto'nun kalbine sert bir hamleyle tüfeğinin ucunda takılı süngüyü soktu. Sonra Abdi'ye de aynısını yapacakken, Abdi son nefesini vermeden domuzdan bir kıl koparmak için olsa gerek adamın bacağına sarılıp ısırmaya çalıştı. Bu hareketinin bedelini kafasına yediği bir kurşunla ödemiş olsa da birkaç dişini düşmanın ayak bileğine gözdağı olarak bırakmıştı. Gözü karaydı Abdi'nin ama gözü açık gitmedi öbür tarafa. Ölürken bile yapacağını yaptı silah arkadaşım. Gebeş, bileğinin acısıyla inleyerek yanımdan geçerken öldüğümden emin olduğundan mıdır bilinmez beni es geçti. Yarısı toprağa gömülü kafama bir tekme yedikten sonra kendime geldiğimde sıhhiyeciler sağa sola koşturuyordu. Hak; o gün, bu günün geleceği için şehadet nasip etmedi belli ki. İntikam için 111 senelik kum saati akmaya başlamıştı...
25 Nisan 2026
Her yıl çağırdıkları organizasyona takım elbiselerimle ve harp madalyalarımla katılırdım. Bu yıl 111 senelik düşmanla çarpışacağım için üniformalarımı giymiştim. Protokol heyeti, sivil katılımcılar ve gazeteciler bunu askerliğin getirdiği bir saygı gösterisi zannederek sempatiyle karşıladılar. Ben, süngerleşmiş kalbimin, vücudumdaki son damla kana kadar emip intikamımı alamadan ölmemek için dualar ediyordum. 57.Alay şehitliğine kadar beni arabayla getirdiler. Arabadan indiğimde beni tekerlekli sandalyeyle karşılayan yakışıklıyı reddettim. Düşmanın karşısına dimdik çıkacaktım. Gözüm uzağı pek seçmese de fötr şapkalı dingilin biri sahnede sandalyesinden zar zor doğrulup beni karşılamak için hazırlanıyordu. Bastonuma yaslana yaslana yürürken düşmandan daha sağlam görünüyordum. Kürsüde protokol sunucusu devlet erkanını selamladıktan sonra, beni katıldığım harpler ve kazandığım madalyaları sayarak her yıl ki gibi anons ediyordu. Kulaklarım kimseyi duymuyor, gözlerim düşmandan başka bir şeyi görmüyordu. Son merdiven basamağı tırmanıp kürsüye geldim ve mikrofona yaklaştım üç cümlelik konuşmam için. Fazla söze de gerek yoktu er meydanında.
" Cümle ahaliden helallik istiyorum. Rabbim bu zaferi bize yazdı. Kumandanlarımı selamlıyorum." Deyip serpuşuma sağ elimi götürüp erkan-ı harbiyenin yıldızlılarını selamladım. Düşman erinin dibine doğru sokulurken izleyiciler alkışlıyordu. Yaklaştıkça ben bu herifi tanıyorum dedim kendi kendime. Yüzündeki yara izinden bildim ırzı kırığı. Türkçeyi sökmüş, "Seninle yeniden görüşmek çok güzel Nazmi Bey" dedi bana. Tüm kuvvetimle elini sıktım. Gözlerimi gözlerinin içine dikip nefretle baktığımı ve sıktığım elinin çatırtısından tehlikeyi sezmiş olacak ki diğer elini cebine götürüp çakısına davrandı. Ben de diğer elimle cebimden köstekli saati çıkarıp "Zaman doldu ecelin geldi, Allah huzuruna bekler" deyip saati yere atıp boynuna doğru yaklaşınca, bir halt edeceğimden iyice emin olan düşman piyadesi çakıyı böğrüme sapladı. Olanca hıncımla kalan iki dişimi boğazına geçirip şah damarını parçaladım. Toprak altındayken ağzımdaki solucan tadını yeniden hissetmiştim. İkimiz de kanlar içinde yere yığılırken ilk şoku atlatan kalabalık 111 yıl sonra kürsüde devam eden muharebenin ateşkesini sağladıklarında gavur piçine azrail çoktan görünmüştü. Benim de gözüme içimde bir ferahlıkla silah arkadaşlarımın sureti görünüyor, yanlarına göçüyordum. Genç cumhuriyetimize de son nefesimde bir diplomatik buhran mirası bırakıyordum.
Ben Nazmi, askerim ve vazifemi yaptım. Kalem kılıçtan keskin derler, hallediversinler...
