olgunbaşer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olgunbaşer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2013 Perşembe

SEN


SEN



sen sen derken sen oldu bilinen bütün sözcükler
bilirlermiş de meğer gizlenmiş benden sözlükler

bastığın yerlerde dur zihnime kazı her anı 
sevmek de sevilmek de soyundu anlamlarını

zamanı giydirmişler sana üst üste mekanla
çıkarıp soysam desem geri giyersin zamanla

aşktan mürekkep terin tenine gizlenmiş ismin
yaksam değer güneşler bir katrecik terin için

bütün alem haberdar sende neler neler saklı
sen sandığım kelime kainat kadar anlamlı

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Sessiz deyişler


hep gölgesizlik unutturdu seni bana
bir çalgında almıştın onu benden
kimileriyle gülümsedin
kimileriyle ağladın
bir şairin diliyle bana sen dedin
çoğaldık sen bana sen dedikçe
fakat ben seni hep benden habersiz sandım

bir geceyi böyle manalı kılan da sendin
beni böyle manasız kılan da
olsun demiştim yine de ben
mana manayı aramakta
halbuki hiçbir anlam ifade etmiyordu seni
sözlüklerde adın bulunamıyordu
sen söylemeden bilemezdim
söylemedin ve ben bilmedim

yola revan olmak gerekiyordu gündüzleri
beni hınca hınç bir boğuntuya iten sendin
mavi bir kafes sarmalıyordu beni
bu savaşı haklı kılan da buydu
çünkü sen kılıç tutacak eller vermiştin bana
kaçılabilir yolların da vardı
yönümü ne tarafa çevirsem
oysa kaybolmuştum ben
fakat kaybolmak yetmiyordu bulunmaya

tarihi iyinin ve kötünün mucidi bildim
ders almaya çalıştıkça ondan çirkinleştim
hiç kurtuluşu yoktu bu çarpık gülümsemenin
devasını vermediğin bir dertle yosun tuttu içim
oysa dalınabilir derinlikte görüyordum hayatı
bu iç boğucu sıcakta biraz ıslanmanın zararı yoktu
bilemezdim bu rutubet kokan diyarın
beni kendi terimde boğacağını

şimdi uyandırsan beni artık asırlık uykumdan
bitse bu rüya içinde yaşadığım rüya
kimin suretine girdiysen sıyırıp atsan simalarını
bilmesem neresinden alçaldığını denizin
kayıp kıtamın nerede olduğunu bana buldursan
yahut bir salih göndersen tutsa elimden
iki ömerden hangisiysem
beni kendi elimle ona biçtirsen

10 Haziran 2012 Pazar

Her an


musa olabilirim her an 
git birkaç yahudi bul bana
tutkallı sehpalar gezinsin ipek halılarımda
musa olabilirim her an 
gel kızıldeniz ol bana 
seni biçmemin bir anlamı olsun 

baldırı çıplak dervişler dalaşıyor 
beynimin aileye mahsus kısmında 
musa olabilirim her an 
bir tokatlık müritler bul gel bana

dişlerimde bir koloni besliyorum 
gel ömer'in kapısını dik ağzıma
akrebin peşindeyim 
her an düşebilirim
ya israfili bul gel bana
ya da üfle benim suruma

2 Haziran 2012 Cumartesi

Gel bi'şeyler yap



belki ölemem zamanında 
sen gel bi'şeyler yap
bi oyun kur 
mesela
uçurumdan at

zayıflık değil bu sıkılmak
bir sahilde durup beklerken
köpeklerin toplanması gibi yaşamak
inançsız bir file dönüyorum yavaş yavaş 
yönümü bulmama yardım et 
hiç olmadı 
gel bi'şeyler yap

"içim iyi değil sana" 
gel bi'şeyler yap
bi' kafatası çıkar topraktan 
gel kafama tak
bu ölmüş kafa da kiminse 
git sahibine bırak

11 Mayıs 2012 Cuma

Sanat devlet içindir




sanat sanat içindir,devletse toplum için...
devletin sanatla olan ilgisi ancak toplumsal düzeyde kalabilir.
aksi halde "sanat devlet içindir" gibi absürd bir temellendirmeye gitmek zorunda kalınır ve sanat da devlet de asli vasfını yitirir.
devlet, bünyesinde barındırdığı insanların hayatını minimalize ederek, sınırlar koyarak ancak ve ancak süründürebilir. 
devlet bu amaç için mi vardır? 
devletin gayesi, insanların hayat standartlarını daha iyiye götürmek, refahı ve huzuru en üst düzeyde sağlamak değil midir?
devlet güvenlik adına muhafazakar bir tutum sergileyebilir. bu tutum çeşitli algılar tarafından eleştirilebilir, yadsınabilir hatta yok sayılabilir.
devlet, devamiyetini sağlamak adına muhafazakar bir takım kararlara sahip olabilir; bunlar mevcut durumların gerektirdiği tedbirler olabileceği gibi muhtemel tehditlerin bertaraf edilmeleri için de olabilir.
sanatın sınırlarını belirlemek isteği bunların hangisine girer?
sanat ve felsefe minimal şartlarda yaşamak zorunda olan kalabalıkların tasasında değildir hiçbir zaman.
sanat felsefesi ise aristokrat bir kavramdır ve sanatla felsefenin kesiştiği daracık bir alandır.


bu ülke körlerin ve sağırların birbirlerini ağırladıkları yer olma vasfını da yitirmeye başladı.
artık körler, duymuyorsunuz diye sağırlara kızarken, sağırlar da görmüyorsunuz diye körlere sataşır oldular.
bir öğrenci üniversitede hocasına aydın olmak için ne yapmam gerek diye sorar.
- üç üniversite bitirmiş olmalısın.
- hangileri onlar?
- hayır hepsini sen bitirmeyeceksin! ilkini deden, sonrakini baban üçüncüyü de sen bitirmelisin.
işçi ailesinden gelen birinin devlet başkanı olması bize sinematografik bir haz verebilir.
bundan fazlasını hissetmek kişinin kendi tembelliğini gizlemesinden başka ne olabilir?


bizler modern pazarlamacılık stratejileriyle kuşatılmış insanlar olarak daha iyisinin olmayacağına inandırıldığımız için daha kötüsünden korunmaya itilmekteyiz.
şiddet eğiliminin günden güne arttığı mükemmel bir ülkede yaşıyoruz.
korkunun ecele faydasının olmadığını bildiğimizden korkunç şeyler yaşamamak için kendimizi evlere, sitelere, güneşe hapsediyoruz.
hakkımızı yiyenleri Allah'a havale edip hakkımızda hayırlı olanın bu olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.
anlaşılmak gibi bir derdimiz yok.
anlatmak, farkımızda olmalarını sağlamak ve her şeye rağmen aslında bizim de insan olduğumuz ön kabulünü görmekten başka gayemiz var mı ?
freudyen bir yaklaşımla, devlet ana'nın zulmettiği eksik-yetersiz kişiler olarak, kendimizi ona kabul ettirmeye, onu memnun etmeye -huysuz ihtiyarın teki olduğunu bilmemize rağmen- çabalamamızın sebebi ne?


muhafazakar sanatla daha büyük bir ülke olmanız modern algılamalarla imkan dahilindedir.
ancak modern devletlerde insanlar sayılardan ibarettir.
nitelikleri hiç mi hiç önemli değildir zira verdikleri oy anayasal olarak eşittir.
bir devlet başkanının bir köyde yer sofrasına oturup ev halkıyla yemek yemesi ne devlet başkanını yüceltir ne de hane halkını...
bir sanat eserinin karşısında devlet başkanıyla halktan birinin aynı estetik hazzı duyması ise her ikisini birden yüceltir.
bu yüceliğe erişmek, sanatta muhafazakarlıkla sağlanacaksa, bunu ne sağırlar görür ne körler duyar.
bu tartışma bir transatlantiğin çocuk havuzunda yüzdürülmeye çalışılmasından daha anlamlı değildir.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Duruyor


-duracakken-

dünyanın yeryüzündeki gölgesiydi adın
sular sana akıyordu durmadan
çayın buğusunda olacaktı tadın
seni gitmek zorunda bırakmasam

-durunca-


her şey duruyor
dağlar duruyor
gökte bulutlar
günler nasıl koşuyorsa
geceler öyle duruyor
sen duruyorsun
kör bir aynada yüzün
ellerin görünmüyor 
tırnakların ve dişlerin beliriyor düşlerimde
sen duruyorsun
asırları kusmuş buzdağlarında ismin
yoksa güneşi yutan ejderha sen misin


bir kuyuda soğutuyorlar şimdi sesini
parça parça açıp içini
bir anlam doldurmaya uğraşıyor klerkler
solak damlalar kesiyor önümü
bu yüzden hüzünlü bir kelime adın
andığım anda tuzla buz oluyor aynalar
içimde beslediğim ejderhalar
küresel bir katliamdan medet umar oldular


her şey kirlendi 
toz tuttu kuyuları
her köşede bir örümcek hanedanı
bir mabed gibi dolanıyorum isminin çevresinde
içimde bir ruh var sanıyor insanlar
bir din gibi yorgunum aslında yaşamaya
solak damlalar biçiyorum bulutlardan
büsbütün günahsız kılıyor bu beni
sırf merhamet için 
silmek lazımdı ismini

12 Ocak 2012 Perşembe

Bir varmış bir yokmuş


hoyrat bir uçurum varlığın
düşsem bir dert
düşmesem dirilemem
ben bir şairim sen bir kadın
bu yüzden imkansız
senin beni sevmen

bir masal olsaydı yaşamak
ben çirkini oynardım lakin
düştüğümde diriltebilirsen ruhumu ellerinle
sen güzel bakmayı öğrenirdin

içimde şu tahripkar şüphe dürtüsü
ilk kim sorduysa neden diye
ben susturabilirdim artık onu
senden haberdar olmanın şevkiyle

artık bir uçurumluk zaman kalmış geriye
annemin her gece anlattığı
develerin beni uyarmaya çalıştığı
bir kervan şimdi giriş yaptı yüreğime
ses seda, müthiş bir uğultu var içimde
bir masal yaşayacağız
çakılana kadar yâr'a
bir varmış bir yokmuş
neden ne saçma bir kelime

10 Ocak 2012 Salı

Redâet neydi?



... post-modern algılamada, belirli çerçeve içinde, olayları değerlendirmek gibi bir hastalık vardır.
gelişen sorunlara yönelik geliştirilmeye çalışılan çözüm önerileri hep bu çerçeve içinde kalır, dışarıya taşmaz, taşırılmaz, taşırılamaz.
zira bu algı, mevcut yönetimin sorunlarına mevcut yönetimin ihtiyaçları doğrultusunda her türlü cevabı vermeye zaten muktedirdir.
eğer mevcut çözüm önerileriyle çözülemeyen bir sorunla karşılaştığı düşünülürse, sorunun aynileştirilmesiyle soruna yeni bir kimlik kazandırılır ve sorun mevcut çözüm önerilerinin çözebileceği hale getirilir.
bu, sorunun tamamiyle çözülmesini sağlamasa bile halihazırda "iş"e vereceği zararları minimalize eder, sorunu erteler, unutturur, ya da başka sorunlarla perdeler.
bu çözümsüzlük ise her zaman mevcut yönetimin işine gelir, çünkü çözümsüzlüğe doğru yönlendirmeleri hep onlar yapar.
rezilet, kadîm bir kavram olması nedeniyle bugünkü meselelerin çözümüne yönelik girişimlerin temel dürtüsü olsa da yaşadığı anlam kaymalarından ötürü işlevselliğini kaybetmiştir.
rezilet; kabaca, azlık ve çokluk olarak tabir edilebilecek her türlü aşırılığın verdiği zararla ortaya çıkan bir haldir. 
anlamca olumlusu "itidâl"dir.
itidâl ise yine kabaca orta yol manasına gelir.
basitçe açıklamak gerekirse kişinin anoreksik olacak kadar az yemesi de obez olacak kadar çok yemesi de rezilettir.bunun orta yolu, doyacak kadar yemektir.
bu azlık ve çokluk sorununu kişisel düzeyde çözebileceğiniz gibi toplumsal düzenlemelerle kitlesel olarak da çözmeniz imkan dahilindedir.
bir kimsenin, normalde yemek olmayan bir şeyi (misalen toprağı) yemesini ise rezilet kavramından yola çıkarak çözemezsiniz.
doyacak kadar toprak yemesini öngörmeniz sorunu ne kişisel düzlemde ne toplumsal düzlemde anlamış olduğunuzu gösterir.
işte kâdim kültür azlık-çokluk kartelasında çözemediği problemler için bir kavrama daha sahiptir.
buna da redâet derler ki kabaca sapkınlık, sapıklık olarak tanımlanır.
bu kavram yukarıdaki örnekte görüleceği üzere toprağın az ya da çok yenmesini bir sorun olarak kabul etmez, toprağın yenmesini sorun olarak kabul eder.
çözüm olarak da toprağın yenmemesini sunar.

***

"kendi halkına zulmeden diktatörler" coğrafyasında yaşayan bizler bir sorun olduğunun farkında olsak bile anlam kaymaları nedeniyle çözümle ilgili bir fikir edinebilmiş değiliz.
halbuki dünya deveranı adına en basit ve en etkileyici çözümlere sahip olmamız gerekirken buna sahip değiliz.
zira biz artık o eski biz değiliz.
yıllardır yanıbaşımızda yaşayan insanların bir sorunları vardıysa bile mesele bizim gündemimize onbinlerce kilometre uzaktaki insanların gündemine girdikten sonra girebilmiştir.
bu gecikme nedeniyle de basit insanların aceleciliğinde bir takım kararlar almaya çalışmış ve post-modern algıların dışına çıkamayıp uygulanan politikalara destek vermek durumunda kalmışız.
işte tam da burda aklımıza takılan tek şey, bu desteğin az mı, yoksa çok mu olacağı?
zira redâet nedir duymadık bile...

7 Ocak 2012 Cumartesi

Siyasi Simge


siyasi simge,kimilerinin diline pelesenk olmuş bir lakırdı...
islamcılar genelde kullanmaz bunu, siyasi özgürlüklerden, insan haklarından filan bahsederler ama meselenin mihenk taşını kırdıklarını bilmezler.
imam-ı azam'ın bir sözü vardır:"islam siyasettir." gibi bir anlama gelen...
siyaset toplumların yönetilmesiyle ilgili bir fikir sunmaktır,hatta bu fikir uğruna bazen deryayı kana bularlar.
islamcıların son yarım asırda "ılımlı islam" diye pazarlamaya çalıştıkları/çalıştırıldıkları şey, islamın asl'ından bihaber olmasa da temel olarak yöntem farklılığı içermektedir.
bu yöntem farklılığının farkında mıdırlar bilemem ama post-modern pazarlamacılık stratejilerinden yararlanılarak oluşturuldukları kesindir.
dünyanın her yerinde benzer adamlarla benzer okullar açarak geleceğin lobilerini oluşturmaya yönelik adımlar buna örnek teşkil edebilir.
mcdonald's tarzı şube açmaktan farkının ne olduğunu sorma gafletindeyseniz, size allah'ın rızasından bahsederler.
kapitalizmin tek-tipleştirme eylemine doğrudan ya da dolaylı olarak katıldıklarının ya farkında değillerdir ya da bağlı bulundukları dünya görüşünün gereğini yerine getirmek adına takiye yapmaktadırlar.
halbuki islam mevcut siyasi ortama göre oportünist yaklaşımlarla bir duruş sergilemek değildir.
çoğu islamcının bihaber olduğu medine senedinde hz. peygamber farklı toplumlarla birarada yaşamanın kurallarını belirlememiştir aslında.
tabir-i caizse, adeta racon kesmiştir.
"kurallar bunlar, bunlara uyarsanız emin bir şekilde yaşayabilirsiniz, yok uymazsanız, o zaman burayı ya kendi isteğinizle terk edersiniz, ya da biz sizi buradan süreriz" demiştir.
sonraki hadiseleri az çok bilen herkes durumun bundan ibaret olduğunu anlayacaktır.
türban vb. şeylerin siyasi simge olmasının asli sebebi de bu yöntem farklılığından kaynak alır.
islamcılar bu tip simgeleri sahiplenmesi beklenen kişiler oldukları halde, konuya yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerle kişisel özgürlük alanından yaklaşmayı yeğlemektedirler.
zira islam'ın siyasi bir duruş olduğunu kabul ettikleri takdirde pazarın kurallarına karşı koyamayacaklarını bilmektedirler.
ki ferasetlerinden midir bilemem, modern dünya görüşlerine entegre etmeye uğraştıkları şeye islam diyememiş, ılımlı islam demeyi tercih etmişlerdir.
işte bu post-modern algılamalar açısından dindarlarla islamcılar arasında bir bağlantı olmadığını bize gösteren işaretlerden biridir.
halifeliğin başladıktan 30 sene sonra saltanata dönmesiyle ezilen mazlumlar, post-modernizmin makyajladığı demokrasiyle yine ezilmeye devam etmektedir.
***
bizans imparatoruna giden peygamber elçilerine imparatorun sorduğu bir soru vardır.
-peygamberinize ilk önce zenginler mi biat etti yoksa fakirler mi?
+fakirler...
-öyleyse peygamberiniz haktır.
müslüman zengin olamaz mı diye bir düşünce peydahlanabilir...
elbette olabilir.
ama siz hiç fakir bir zalim gördünüz mü?

27 Ağustos 2011 Cumartesi

O'nun şiiri


O'nun şiiri

pâk olan yükler bunlardır;
ticaret malı hayber yükleri değil.
bu, ahiret ticaretinin yolu ve sevap bunda...
ya Rab, Ensar ve Muhacirlere sen rahmet eyle!
*
hz. peygamberin söylediği tek şiir*...
mescid-i nebevi yapılırken...

* hazret-i ali/necip fazıl kısakürek, syf. 49

21 Ağustos 2011 Pazar

İnşirah



inşirah


tebriz'li bir adamın adına hutbeler okunuyor gönül mabedimde.
halbuki ben darül islamın fethine bile uğramamıştım zahirde.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Hayret



safa tepesinden yokuş aşağı...


cebelitarık bir limanda kays oldu adım
içinde gemiler olmayan denizler
damlalardan oluştuğuna inanmadığım okyanuslar
ve koca bir alem dedikleri bir hücreden
yedi adımda buluştum
hatta geçtim öldüğüm zaman
bir savaşa girdim solumda şeytan
hiçbir taşta yazmıyordu adım
ben her gün cehenneme giden
bir otobüsü kaçırıyordum
hayret!
*
iki deniz birleşir burda diyorlar
ben sana kavuşayım diyemezken
onlar denizleri ayırıyorlar
hayret!
*
ayrılık iki denizin
haberdar olmasıdır
birbirinden
*
şeker yara yapar ağzımda ismini
bir şair utanabilir artık benim yerime
vadi kararmadan bir pusu seçmelisin
vaad ettiğim hüznü şimdi hissedebilirsin
*
hüzne bulanmış yanların tadına ısındır beni
ki o cellattan maktule çevirir ismini
*
ben sen dedikçe onlar sen sandılar
ışıltılarını karart ki gözler bizden utanmasın
bir ıstakaya gizle hayallerini
sevdim dediğinde ayrılmaya başlar bütün menteşeleri
*
bir yahudi tutukluğuna sahip dillerim
bir yahudi gibi hem sevdim hem vazgeçtim...
sesli okuduğunda anlam kazanan bir şiirdir hayat
ne zordur bilir misin bir şairin bir kadını sevmesi
ne zordur bir kelimeye "sen"i sığdırmak
ve sen öyle susarken,
bir şeytanı şirke sokuyor azap.
hayret!

10 Ağustos 2011 Çarşamba

müslüman hüzün

yeni bir dünyanın her zaman eşiğinde sayılır insan.
ve bu yüzden ahir zamandır, herkesin yaşadığı zaman.
her şeyin, belirsizlik ilkesinden midir bilmem, birbirine girdiği, hatta birbirine girmeyen şeylerin de hususiyetle birbirine sokulmaya uğraşıldığı bir zamanda, bizlere "la" ile başlayan cümleler kurdurtmamaya çalışıyor zamanın efendileri.
toplumsal uyanışların birbirini izlediği yalanını bize yutturmaya çalıştıklarından beridir, dünya daha hızlı filan dönmüyor aslında; ama nedense insanlar daha hızlı ölüyorlar ve ne yazık ki daha mezara girmeden kefenleniyorlar hepsi.
demokrasi'nin post-modern zamanların zokası olabileceğini düşünemeyen bir "irfan nesli" yetişti gözümüzün önünde...
zamanın paradigmalarından dışarıya taşamayan, fikriyatı çorak topraklara düşen damlaların kaderine mahkum bir nesil...
bir millet olarak uyanışa geçme hayalleri kuran, ancak o milleti oluşturan fertlerin şahsiyetleriyle ilgilenmeyi nedense akıl edemeyen, zamanı geldiğinde ise Allah'ın gücünün her şeye yeteceği inancına sarılan ve fakat sünnetullah nedir bilemeyen, düşünemeyen, hatta bunu ırgalamayan bir nesil...

"kıtlık yıllarında medine'ye şam taraflarından bir kervan gelir. adet olduğu üzere kervan şehre yaklaştığında defler çalınarak karşılanır. bu sırada mescidde hz. peygamber cuma hutbesi okumaktadır. dışardan def sesleri gelince cemaat, on iki kişi hariç, kervanı karşılamaya gider."

bugün toplumsal bir inkişafın hayalini kuran kardeşler!
12 müslüman olduğunuz zaman, bunu elin alemin dümen suyuna gidecek bir tavra hasretmek yerine birbirinizin inkişafına vakfedin.
ne kendinizi kandırın, ne de sünnetullah'ın işleyişinden müteessir olun.
bu alem mesut olma yeri olsaydı, O'ndan başka bunu hakedenimiz de olmayacaktı.
O'nun ne yaşadığını görerek, hüznünüzü sevmeye gayret edin ki hüznünüz de sizi sevsin.
zira hüzün müslümandır, müslüman hüzün...

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Gülümsetir

O'na, sadece O'na...

ben çocuktum şeyhim ağlıyordu.
sokaklarımızda oynanabiliyordu giderayak,
bizler her akşam evlerimizde uyuyorduk.
ben çocuktum hayali bir şeyhim vardı.
geceleri bana kısa öyküler anlatıyordu.
ben gülüyordum ama şeyhim ağlıyordu.

bir yerlerde bilge kral diye biri...
evladıymış bize çok merhameti olan birinin.
merhamet nedir diye soramıyorum. 
çünkü merhametsizlik nedir bilmiyorum.
ben böyle sessizce dinliyorum.
şeyhim seslice ağlıyor, üzülüyorum.
üzülmeyi her nasılsa biliyorum.
şeyhler hüzünlendirmek içindir,diyor
ferahlıyorum.

ne zaman yıkıldıysa ömerin kapısı,
-kim ne için yıktıysa artık-
O'ndan beridir ağlıyorum, diyor şeyhim
bu bana inandırıcı gelmiyor aslında,
hayali bir şeyh kadar inandırıcı oluyor gece.
kelli felli adamlar çıkıyor isimleri hatırsız,
büyük yalanlar söylüyorlar,
inanmıyorum.
ben çocuğum ama inanmıyorum.
kandan bahseden cümleler hatırlıyorum.
biri adalet diyor, 
ömer ve ali ve O...

zülfikâr diye bir şeyden çok korkuyorlar.
zalim diye bir kelime öğretiyor bana şeyhim.
"adaletten başka verecek bir şeyimiz yok"muş onlara.
uykusuzluk şaşırttı sanıyorum şeyhimi,
ya benim küçüklüğümü unuttu,
ya kendi şeyhliğini...
O, diyor benden çok ağlamıştır şimdi.
gülümsetiyor bu itiraf beni.
O gülümsetir diyor şeyhim.
O gülümsetir...

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bir kızılderili şefinin abd başkanına yazdığı mektup *

1854 yılında a.b.d. başkanı yazdığı bir mektupla amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirdiği mektuba karşılık topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan kızılderili reisi seattle bir söyleviyle a.b.d. başkanına yanıt olarak gönderdiği mektuptur.

mektubun tam metni:

yüzyıllardir halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir.
bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir.
sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
şef seattle her ne söylerse, washington'daki büyük şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
washington'daki büyük şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş.
onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. 
merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
bunu anlamak bizler için çok güç.

bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı.
çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.
bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.
çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.

ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.
beyazlar için durum böyle değildir.
bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur.
bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz.
çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

washington'daki büyük beyaz reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.
bu bizim için büyük bir fedakarlık olur.
büyük beyaz reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor.
bu önerinizi düşüneceğiz.
ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.
çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. 

nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir;
atalarımızın kanıdır aynı zamanda.
bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. 

biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? 

biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez.
beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.
beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder.
çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır.
beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. 

beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
o'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir. 

beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz kızılderililer.
bu kentlerde huzur ve barış yoktur.
beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. 

belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka.
insan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? 

bir kızılderiliyim ve anlamıyorum.
biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz.
çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. 

hava önemlidir bizim için. ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
beyaz adam için bunun da önemi yoktur.
ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir.
hem nasıl kutsal olmasın ki hava? atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır.
ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? 

toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz.
eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var:
beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. 

ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum.
yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm.
beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için.
dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.
biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.

bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?
canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize.
unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. 

şu gerçeği iyi biliyoruz:
toprak insana değil, insan toprağa aittir.
ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır.
bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

bildiğimiz bir gerçek daha var:
sizin tanrınız bizimkinden başka bir tanrı değil.
aynı tanrının yaratıklarıyız.
beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir.
siz tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.
ama hepimizi yaratan tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.
ve kızılderililer gibi tanrı da toprağa değer verir.
bu toprağa saygısızlık, tanrının kendisine saygısızlıktır.

beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren tanrının adaletini anlayamıyoruz.
tıpkı buffalo'larin öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. işte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

gündüz ve gece bir arada olamaz.
kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır.
bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız.
ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve büyük beyaz şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.

böylece ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek.
bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki?
tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor.
bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek;
son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesedleriyle kaynaşacak.
çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.
dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır.
beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.
beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
ölü mü dedim? 
... ! 
ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

şef seattle, 1854


* http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=1801533  adresinden kopyalanmıştır.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Sağlıklı ve zinde

ilhan irem bana seni hatırlatmıyor.
birçok şey var geçmişime ait
ve bunlar seni hatırlatmıyor.
yarına bıraktım her şeyi.
her şeyi dün yaşamak isterdim halbuki.
yarın düne duyduğum özleme kahrediyor olacağım.
ve bu böyle sürüp gidecek.
ben seni çağırmadığım sürece sen gelmiyor olmayacaksın.
dün gelseydin çok mutlu olurdum.
yarın gelirsen neler hissederim kim bilir.
bugün gelmeyeceğini söyleme!
bana bildiğim şeyler söyleme!

rüyamda eskilerden bir günü yaşıyorum.
seni sağlıklı ve zinde görüyorum.
bir bavulla bir hastanede...
sağlıklı ama hastanede.
nasıl içiçe, birlikte ölümle yaşam?
sen öyle hastalıklısın zihnimde.
çok hayalperest değilim belki de...

seni sürekli düşünemem
üstüme aldım sorumluluklarını
tanımadığım birçok kimsenin.
dertli görünmek zorundayım,
biraz üzgün hatta.
ağlayabilsem ne güzel olurdu
herkesin ortasında.
insanlar çok acımasız,
mutsuzsan, ancak susuyorlar yanında.

ucuz şaraplar içmiyorum,
kalitesiz tütün nedir bilmiyorum.
sağlıklı ve zinde yaşıyorum.
sağlıklı ve zinde...
çok küfrediyorum
hayatını mahvedenlere...
çok, ne kadar az geliyor nefsime.
nedense seni bekliyorum
her gün her gece...
seni ne çok bekliyorum, diyorum.
üretiyorum, tüketiyorum
bütün modernliğimi gecelerde.
sağlıklı ve zinde ölüyorum.
sağlıklı ve zinde...

7 Haziran 2011 Salı

Olmayan Kitabın Önsözü

sana ve ona,
birbirinden bağımsız gibi görünen her zerreye...


Bir kitap daha ortada yokken yazıldı bu yazı. “Şair kimdir?”, “Şiir neye denir?” soruları bir dönem zihnimi meşgul etmişti ama artık kimin umurunda?

İnsanın his dünyasına ait olduğunu düşündüğüm bu kavramların, doğru ya da yanlıştan ziyade, gerçekte ne olduklarını, bundan önce öğrenemediğimiz gibi bundan sonra da öğrenemeyeceğimiz kanaatindeyim. Belki bir gün bir alem içinde yaşarken anlayacağız bunların ne olduğunu. Zira ben kainatın bir şiir olduğunu hissettiğim halde bugün bunu anlatabilecek donanıma sahip değilim. Hoş, anlatılabilir bir şey olduğunu da sadece zannediyorum zaten. İşte bu yüzden kainatı asla anlayamayacağımızdan şiiri de yaratanın yarattığı gibi anlamanın bir ütopya olduğunu düşünüyorum. Zaten bu konunun en dehşetengiz yanı da kainatın en büyük şairinin tek bir şiir bile söylemeden çekip gitmiş olduğu gerçeğidir. “Çünkü o kendi hevasından konuşmaz…” Şair anlatan olduğu kadar anlayandır da; hatta şair anlayandır, anlatamaması kelimelerin suçudur, insanların anlayışsızlığıdır, medeniyetin medeni olamayışıdır, kalıplara hapsolmuş algıların dağılmaktan korkmasıdır…  İçinde duyduğu hissi anlatabilecek kelimenin icat edilememiş olması şairi suçlu kılar mı?

Şair, duyduğunuz zaman içinizde bir şeyleri kıran sözlere sahiptir. Bir dilcinin mekanik algısından çok, hisleriyle yepyeni bir kelime çıkarabilecek içgüdüye sahiptir. Tüm bu sahipliğinin farkında bile değildir. Amacı, içinde yaşadığı o his ülkesinde duyduğu huzuru herkese anlatmaktır, hiçbir zaman anlatamayacak olduğunu bildiği halde… Kaybetmeye girdiği bir savaşın adam gibi yapılmasından yana olan adamdır.

İyi şiirin ne söylediğine bakılmaz, neyi neden söylemediği düşünülür. Örttüğü manaların işaret ettiği hisler duyumsanamıyorsa, kişi kendini kimsenin bilmediği, görmediği bir alana hapsedemiyorsa şiirin şiirliğinden yoktur eser. İsmet Özel, bir yerde her şiir okuyucusunun ister istemez biraz şaire dönüştüğünden söz ederken sanırım bunu da anlatmıştır ister istemez. O yüzden korkulur şiirden; bir kitaba sığıştırılmaya çalışmaktan, bir mana kalıbında daraltıdan çıldıracak şekilde sıkılmasından ve kelimeye dökülmesi olanaksız bütün hisleri söylemediği halde tam otomatik bir silah gibi zihninize boşaltmasından…  

Her şair cennetin bir remzidir ve her dil cennetin bir şairidir. Çünkü cennetle ilgili bilinen en gerçek hakikat, onun sonsuzluğudur…

2 Haziran 2011 Perşembe

Şair, yazar tanı(MA!!!)

şairi görmek, yazarı görmek neden önemli addedilir oldu?
en nihayetinde şairler de yazarlar da bir nevi yalancılardır.
ve aslında yalancılar bilinmeyi istemezler, istememeliler en azından.
bugün söz sanatlarıyla uğraşan bir kimse yeterli nevrotikliğe sahip biriyken bir de bilinmek istiyorsa, bu onun sanatçılığını tartışılır hale getirir.
bu herkesin kendi içinde hesabını yapacağı vicdani bir muhasebe...
içlerinde olanı ancak onlar bilir...

zamanın fanusunda, güvenli bir hapsedilmişlik içinde, tarihin hiçbir döneminde bu kadar iç içe olmadığımız, insanlarla ve gerçeklerle, aramıza perde germesini umduğumuz, bize bir parça özgür olduğumuzu, kendimiz olduğumuzu hissettiğimiz eserleri yaratan kimseleri elle tutulur gözle görülür kılmanın ne manası var?
rasyonalizmin modernize edilmiş ahlakı, kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesi, hepimizi psikosomatik rahatsızlıklara maruz bırakıp patolojik bir "bilme" histerisine itti.
artık tanrı'nın varlığını bile bilişsel yetenekleriyle "kavramak" isteyen post-modern insanlar çıktı ortaya.
konuşan bir tanrı'dan var olduğunu ispatlamaya zorlanan, bunu belirli bir akademik düzeyde yapması istenen, aksi halde söylediği şeyler hurafe yaftalamasıyla toplum içinde değersizleştirilen, kalabalıklardan uzaklaştırılan, yalnızlaşan bir tanrıya döndü artık inancımızın mabudu...
bu seviyenin olduğu bir mekanda, elbette söyleyecek sözü olduğunu düşünen insanlar da kendilerinin varlığını kanıtlamak zorundalar.
yoksa bir kimsenin kendisini değerli görmesi, "narsistik" kırılmalar taşıyan bir elmas gibi göz alıcı olmaya mahkum!
ki bugün o camdan elmasın da taliplisi bulunur.

Mozart, kralın sarayında, bir gece bir hizmetçiyi kovalarken krala yakalanır.
ikisi de olayın vehametinden kızarmıştır.
Mozart, "ben aşağılık bir insan olabilirim, ancak eserlerim kıymetlidir!" diyerek odasına çekilir.*
Murat Menteş, bir söyleşisinde bütün önemli addedilen şahsiyetlerin, karşılaşıldığında, insanda ister istemez "bu muymuş?" hissi uyandırdığından bahseder.
bu karşılaşmalarda insanın kendi olgunluğu arttıkça yaşayacağı hayal kırıklığı azalır.
ne var ki bugün meyveler hormonla olgunlaştırılmaktadır, tıpkı "sanatçı"ların reklamla olgunlaştırıldıkları gibi...
hasılı kelam, siz siz olun sevdiğiniz yazarı, şairi yakından filan tanımaya kalkmayın,kendinizden de tiksinmeyin...

*hikaye Dücane Cündioğlu'ndan bir tv programında dinlenilmiştir.

24 Mayıs 2011 Salı

Sen Susunca

Berna Ç.'ye...

tehlike yakmadan kulaklarımı,
sessizce akar içime.
kimse bilmez bu hali,
kimse duymaz ki senin sesini...
tenindeki bıçak keskinliği,
doğramaz oldu hayallerimi.
kimseyi özlemedim ben,
seni özlediğim gibi...

sen gittin diye ölmüyor insanlar.
ölmek onların işi...
kimse farkında bile değil sanki,
herkes her şeyi biliyor gibi.
ben acemilik nedir bilmezdim;
karıncalar taşıyormuş meğer dünyayı.

cinayetten arıyorlarsa beni,
şaftım kaymışsa artık gecelerde.
seninle bile konuşmuyorsam mesela,
söylesene bitmedi mi bu çılgınlık hala?

sen gidince ölmedi kimse.
ölmek ne iğrenç bir kelime!
sen susunca susmadı kimse.
ben, sağır oldum sadece!

13 Mayıs 2011 Cuma

Bundan Anlıyorum

beni kıskanman gereken tek şey çaydır.
seni çay kadar sevdiğim zaman anla ki
artık vazgeçilmezsin,her şeysin.
ki ben şu hayatta en çok çayı sevdim.
sevdim dediğime bakma,
bizimki bir çıkar yol bulamama durumu.
alkol haramdır bilirsin,
tütün konusu tartışmalı.
sekr halinde geçsin diye ömrüm,
bir çayı sevdim,bir seni...
ara sıra puro içerim,özellikle geceleri
sanki daha az günahmış gibi,
şahit olmazsa insan,Allah affeder belki
dünya benim için cehennemdi.
Allah affetti,seni gönderdi.
***
bilmiyorum ki edebiyatın lisede kaçtı.
ben sana devamlı hayaller kuruyorum,
bütün şairler paslı bir bıçaktı.
su çiçeğine yakalanmışsa bir kadın
ya hamiledir,ya fakir
çayı şekersiz içmedikçe anlayamazsın,
seni peynir gibi sevmek nedir?
***
benim edebiyatım hep kötüydü.
saçma sapan şeyler öğretmek istediler...
ben saçma sapan şeyleri sevmem.
sevdiğimde saçma sapan olurum.
seni saçma sapan seviyorum.
saçma sapan ne demek bilmiyorum.
***
sana güzellemeler yazıyorum.
şiir varsa,her şey var olabilir hayatta,
aşıklığımı bundan anlıyorum.
gündüzleri seni insan gibi görüyorum,
gece olunca ben şair oluyorum,
sen külkedisi...
hiçbir şair cesur değildir;
katiller şiiri çok sever,
kelimelerle öldürür çünkü şairler.
sana şiirler yazıyorum çünkü,
çünkü seni kelimelerden koruyorum,
çünkü şairler hep korkaktır.
terziler bu tip şeyleri fark etmezler.
bir bıçak şairinse kesin paslıdır,
kılıçları kınlarında yaşlanır.
aşıklığımı bundan kanlıyorum.
sen dedikçe fena yoruluyorum.