kalbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Ağlamak

ağlamak bir bebeğin ihtiyacını duyurma yöntemi
bebeklikten çocukluğa geçenin naz hâli ağlamak
bir bulut tutumu bazen
bir duygu yoğunlaşması gözyaşı
aklın, belki mantık demeli, işlemediği, hislerin esamesinin okunduğu bir kriz biçimi
kâh sinirden kâh neş'eden ağlamak
ağlamak Allah'ın kullarıyla ilgili ayetlerini duydukça ağlamak
ağlamak pişman oldukça, tövbe ettikçe
ya ümitlendikçe
ağlamak dertlenip hâlimize
ağlamak kırılan hayalimize
ağlamak ayrılıkça, ağlamak vuslatça
ve ağlamak kalp burkuldukça

13 Mayıs 2012 Pazar

Uykuluk

Şiir peşinde şiir peşi
Peşi dedimse nerde eşi?
Gördü güldü güneşi
Aranan bu çak beşi

Bulduysa yanıldı
Kaybetmeyen bulur mu?
Cüda yok, yok cüda yok
Kanat var. Ankanın, güvercinin.
Bir de sanat var

Hepsinde olan cevizi yiyene
Kabuk anlatmayın, dikkat söyleyene
İsterim yükselmeyi, kibir nereye gidecek?
Ya haset
Yakarım beni yakmadan
Soğuk yangında
Ve aşk.

28 Mart 2012 Çarşamba

Jonlar Üzerine

Metrobüs turuncuları hayatımı şenlendiriyor. Napoleon Dynamite filmiyle tanıdığım aktörden mülhem onlara kısaca Jon adını vereceğim.

Geçenlerde metrobüste arkadaki dört karşılıklı koltuktan birine oturdum ve çantamdan kitabımı çıkardım. Yanımda oturan adam elimdeki kitaba doğru eğilerek onun hakkında bir şeyler söylemeye çabaladı. Ona yöneldim ve turuncu saçlarından onun Jon olduğunu anladım. Sordu:
-Ali Şeriati mi okuyorsun? (Karadenizli bir Jon’du fakat maalesef şiveli yazma konusunda iyi değilim.)
-Evet.
-O mezhepsizmiş!
-Mezhepsiz mi? Mezhepsiz ne demek?
-Hani dört mezhep var ya Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli.
-İyi de hepimiz bir Allah’a, onun peygamberine, indirdiği kitaba inanıyoruz. Biz Rasulullah’ın ümmetiyiz, mezheplerse sonradan ortaya çıkmış ayrımlar. Bu insan ki Müslüman bir yazar, Müslümanların dertleriyle dertlenmiş bir yazar, onu okuduğum zaman öğütler alabiliyorum. Kaldı ki Müslüman olmayan bir yazarı okumakta da bir beis görmüyorum. Okuduğum her şeyi kabulleniyorum diye bir şey yok, onları ölçüp tartabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim.
-Ama..
Anlamadı. Sanırım acıdı bana biraz, yanlış yola sapmışım gibi. Sonra bir hocayı sordu, tanıyor musun onu dedi. Tanımıyordum. Çok önemli olduğundan bahsetti o hocanın. Akabinde çantasından çantası kadar büyük bir kitap çıkardı:
-Kitap okuyorsun, sana o hocanın kitabını hediye edeyim, onu da oku.
Olmaz, adını alsam yeter bulurum kitabı, hem daha okumam gereken başka kitaplar var dedimse de yok. Biz basıyoruz bunu, bende daha var dedi. Çaresiz kabul ettim.

Karadenizli Jon’dan çok önce kaptan Jon’la karşılaştım. Tıklım tıklım bir metrobüse, yanımda arkadaşımla ön kapıdan binmiştik. Burun buruna geldiğimiz adam uçları sivri bıyıkları olan bir turuncu saçlıydı. Otobüsün doluluğundan şikâyetle muhabbete girip öğrenciliğimizden konuyu derinleştirdi. Nezaketen onun da ne iş yaptığını sorduk.
-Kaptanım, dedi. Ülkeler geziyorum, insanlar türlü türlü. Denizdeyken çok yalnız kalıyor insan, uçsuz bucaksız sular üstünde bir gemi. Ama kıyılar öyle değil, insanlar var hareketli.
Hindistan’a, Çin’e gittiğinden bahsetti ve Romanya’ya ve Ukrayna’ya. Birçok dil öğrenmek istiyordu kaptan. Böyle hikâyeler, tecrübeler anlatan insana etraftakiler de kulak kesiliyordu.
-İstanbul’u özlüyorum ama uzun süre kalınca da sıkılıyorum, dedi. Seyahat güzel, ah yalnızlık olmasa.
Önce indiğim için arkadaşım kaptan Jon’la yalnız kalmıştı. Son durakta birlikte inmişler ve kaptan kim bilir dile getirip durduğu yalnızlık derdiyle de bağlantılı olarak kahve içmek istediğini söylemişti arkadaşa. O ise tabi reddedip kaçar gibi oradan uzaklaşmış.

Ve yıllar önce yine bir metrobüsün o dörtlü kısmına oturup elime bir kitap almıştım ki karşı çaprazımda oturan, turuncu saçlı bir adam seslendi:
-Kitabınıza bakabilir miyim? Cemil Meriç mi okuyorsunuz?
-Tabi, buyrun. Cemil Meriç’in kendi kitabı değil, Ümit Meriç babasını anlatmış bu kitapta.
Kitabı aldı, arkasını çevirip sesli olarak okumaya başladı. Ses tonu zengin, diksiyonu düzgün, vurguları monolog yapar gibi belirgindi. Sonuna kadar okudu, bitince:
-Güzelmiş, dedi. Cemil Meriç çok önemli bir düşünürümüz. Öğrenci misin?
-Evet, dedim.
Konu İngilizce hazırlık okumakta olduğuma geldi. Ve eğlenceli teklifsiz adam İngilizce konuşmaya başladı. Başından beri çevremizde üstümüze bakan gözler, ses tellerimizin titreşiminini dinleyen kulaklar artık daha da dikkat kesildiler. İngilizcesi çok iyiydi. Okuldan, bölümden, dilden, memleketten, İstanbul’dan konuştuk, konuşturdu da denebilir. Bu Jon’la ilk tanışmamızdı.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Tütsün

                                          yazdan kalma satırlardır, güze gelsin.
balkon yaz demek yazı demek
sana balkon sigara
bazı yaz boğar, yapışır, yakar
yakan yazı sevmezsin üstelik
çay, tütün, kahve hayranı

bırakamıyorum sigarayı dedi
hep filmler, kitaplar ve şiirler yüzünden
o vakit
verin yakalım şu gavuru
başlıyorum filmler, kitaplar, şiirler
başlıyorum aktristler, yazarlar, şairler

o tat tutuşunca
azıcık ayrılıp da eline alır almaz o
kahveyle yakışır dediler
şöyle bir fincan türk kahvesi
biraz yalnızlık

bir kenar hikayesi yazılmış yaşanmış
yazarsam zarifoğlu hikayesi gibi olsa
katıraslan'ı diyorum
tamamlar mıyım ömrü
geride içli bir türkü olsun
bir roket yak sevgilim
sol elinde dursun

meclis kurulsun, kırmızı ışık buluşmaları vesilesiyle
haber uçurulsun
ısınan iki parmak, bu firari çaba
kıpkızıl, ıpışıl
ve sen süzme çeşmin gelmesin o oklar üst üste

15 Temmuz 2011 Cuma

Does An Apple Have To Love You Because You Love It?

In first place, I want to expand the title into two questions. How an apple shows its love? And what the lover of apple may expect a lover apple to do as respondent? Think an apple that has an attractive color dark red, light yellow or sour green with cute spots on it. Appearance, fragrance can be a way for apple to show its love and in fact this is the cause for lover to be in love with. This finds an expression in the statement “Aşk odu evvel düşer maşuka andan aşıka.” of Fuzulî. Admirer does love the apple because of already existing fire of love. So, lover should not expect more than seeing, smelling. However, some lovers ask further. They want to disturb that apple and pluck it from its branch. The branch is what apple resides in and is nourished, watered by. They separate apple from the branch of the tree in which fellows of the apple live. Then, they want to taste that apple, to feel its sweet or sour, add it into their body and stir its juice and glucose to their blood. They convert that apple to energy, pulp and a part of their entity.
If we skip to humane love, its sparkle is fired by seeing beloved and then grows up in heart. According to my perception of love, admirer wants sweetheart to be always in peace. Admirer is afraid of hurting beloved, so cannot force beloved to love him/her. For lover seeing beauty, catch sweetheart’s eye is enough; lover should not urge further response.
This is a reality that lover wants to be noticed by beloved. When the lover reveals his/her love, it is the decision of sweetheart to deign response. The lover who attains any grace must consider himself/herself lucky, should be conscious of favor and appreciate it. Reciprocal love is, of course, a beautiful thing. It gives more strength, energy, happiness, and cheer to love. Admirer wonders about beloved, this makes easier to get wind of beloved. This also provides chance to talk love, to tell feelings, to share suffering of love. Then the nights start lasting longer which ustad Fuzulî says:
“Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-yı aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler”
Apart from all these, some admirers believe their loves grow and maturate with missing, keeping away, separation, turning the knife to retain love fresh and to appreciate value of being closer. Rumî recites:
“Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk”
When we back to apple matter, I think the question in the title is asked in order to emphasize that beloved doesn’t have to love you. If not, it is an unfortunate question. There is a single sided love that you love something. Admirer doesn’t quit loving because apple or sweetheart doesn’t answerback. We can say that admirer loves independent of beloved’s response. However this “platonic love” shouldn’t happen selfishly. Admirer cannot despise beloved since his/her wonderful, deep love is not responded. Furthermore, when admirer gets response from beloved, he/she cannot compare his/her love to beloved’s. Because lover only loves, admire, follows, wonders beloved. And Zeynep Arkan inquires in her gorgeous verse:
“Hey gözleri doğuştan sürmeli aşk
Sürmeni kim milledi?”
which refers to Turkish saying “love is blind” meaning lover doesn’t notice any fault of inamorato. Even some approve that love ends when lover starts to see imperfections of beloved. As a result, love is a kind of obsession, disease affecting only lover that doctors are not able to cure but remedy is love itself. I want to end with a line from ustad Fuzulî:
            “Aşk imiş her ne var alemde.”

14 Şubat 2011 Pazartesi

Boynuzlu Maral

Elbisemi giydim duruşum dik
Resulullaha şiir yazmıyorum
Eve yalnız dönüşlerde koluma giren hüzünse
Çalışmayan bir beyin yüktür.
Ne yükler edinmiş üstelik paspal
Yetersizlikten kaynaklanır.

Devrime demlenen çay zamanları
Bense onu ısıttım.
Sahur sehere erecekken
Karın tok nefis doymayansa
Bir maral vuruluverir.

Öyle bir mücadele bu ki
Bize bırakmadan erken öldü,
Saltanatı deviren saray düşkünü.
Utancımız değil miydi?
Karşıya bakan aralıklı oturmuş kahve sakinleri
Ve made in China damgaları

Şimdi ve kalb ile her daim,
Resulullaha salât ve selam olsun.

25 Ocak 2011 Salı

Huzur

Serseri adımlar attı meydana doğru ilerlerken. Uzun kabanı, özensiz paçaları ve boyasız ayakkabılarıyla garip yabancı. Endişeyle onu izleyen kızı haklı çıkarmayı isterdi ama tekin biri gibi davranarak uzaklaştı.

Artık bir sahaf olup dükkanında bulmalıydı huzuru veya çiçekçi olurdu evlere servis yapmayan. Raf ve selüloz kokusu yahut gül, karanfil ve lavanta rayihası.

Nasıl gelmişti buraya, neydi beklemeyi sıkıntı ettiği şey. Düşünmemek için adımlarını kara boşalttı. Burası kar memleketi üstelik tenha. En işlek caddenin parkında en çok kuşların ayak izleri var. Elektrikli otobüse binmek için koştu, kız gözden kaybolmuştu.

İndi, eve yürürken rüzgâr yağdı. Rüzgâr ağaçlı yolda karlı dalları harekete geçirdi. Peşinde olamazlardı öyleyse neden bu kahreden bekleyiş. Görevlendirildiği günü hatırladı. Anton yavru köpeğini okşarken demişti ki:
-Bir süre yurt dışında saklanman gerek. Ekibe böyle söyleyeceğiz ve görevini kimse bilmeyecek.
Köpeğin yalamasına nasıl alışırdı insanlar. Sigarasını aceleyle söndürürdü:
-Hemen yola çıkıyorum, artık bu son ona göre.

Soğukta penceresini sokaktaki seslere açtı. Huzur, aziz misafirlerinin gelişlerini beklemekti.