feridun demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
feridun demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2014 Çarşamba

kırmızı pazartesi*


“santiago nasar, kendi düşüncesine göre, kapalı yerdeki çiçeklerin kokusunun ölümle yakın bir ilişkisi olduğunu sık sık söylerdi.”




santiago nasar öldüğünde üzüldüm, hatta son sayfayı okurken üzülmeyi biraz abartıp gözlerime hakim olamadığım da söylenebilir. -oraya fazla girmiyoruz- bugünkü halimi görse bence nasar da üzülür, elini omzuma koyup, "üzülme kardeşim, her şey olacağına varır." derdi.
kimmiş bu nasar? kimin nesiymiş? dediğinizi duyar gibiyim.
biraz anlatayım..

gabriel garcia marquez'in okuduğum ilk romanı olan kırmızı pazartesi'nin bahtsız kahramanının adı santiago. nasar isminden de babasının kuzey afrika'dan kolombiya'ya göçen bir arap olduğunu anlıyoruz. romanı iki günde okuyup yazarın kısa ve öz, aynı zamanda akıcı ve çekici üslubunun büyüsünden bu satırları yazarken de kurtulamadığımı söyleyebilirim. hala okuduğum kitaplardan etkilenip bunun hakkında bir şeyler yazıyor olmak da beni ayrıca sevindirdi. -hatta mutlu bile oldum diyebilirim. nasar’a yeterince üzüldükten ve bunları yazmaya karar verdikten sonra-

içimde neredeyse kalmayan, üzerine su dökülüp tamamen söndürülmek üzere olan köze benzer yazma duygusunun üstüne kömür attıp yansın diye tüm nefesiyle üfürdüğü için rahmetli gabriel garcia marquez’e burdan teşekkür ediyorum. -toprağı bol olsun- hikayeden etkilenip bu yazıyı ve aşağıdaki şiir’i yazmama vesile olan kendisidir.
birazcık spoiler içerebilir ama bu, kitabı okumamanız için hiçbir şekilde bahane olamaz. olmasın.
okuyunuz okutturunuz.
üzülünüz, üzmeyiniz sayın okur.
buyurunuz.



“beni öldürdüler wene hala”
                  -santiago nasar

öldürüleceğini kendisinden başka herkesin bildiği
ve
kimsenin bir şey yap(a)madığı bir adamın hikayesi
arap bir babadan ve güney amerikalı bir anadan olma
kıvırcık saçı, yirmi yaşında
ölmeden önce bir saat uykuyla ayakta
hep ağaçlar görürdü rüyasında
ve annesi;
başkalarının rüyalarını yemekten önce aç karnına
anlatmaları koşuluyla doğru yorumlamakta
üstüne olamayan kadın
oğlunun gördüğü rüyada yok dedi hiçbir kötüuğursuz durum

“kader bizleri görünmez kılar” dedi savcı
birbirinden ayırt edilemeyecek kadar benzer ikiz kardeşler tarafından
evinin ve annesinin üç saniye önce kapattığı kapının önünde
arkadaşı onu başka yerde ararken
eski kasap bıçaklarıyla öldürüldü
üç gündür uyumayan ikizlerden ikincisi
-veya birinci olan-
“sanki iki kez uyanık olmak gibiydi”
diye anlatacaktı o günü,
yıllar sonra

santiago nasar’ı öldürdüler wene hala
neden öldürüldüğü hakkında hiçbir fikri olmadan.

30 Haziran 2013 Pazar

rivayet



















keşke bir yerden ısırsaydı gözlerim seni
burnu akmazdı o zaman yalnızlığımın
belki sağımı solumla karıştırdığım günler de
sana bakarken aklıma gelmezdi

saat dokuzu sensiz geçerken hiç unutmam
mevsimlerden palamut  
aylardan hava çok sıcak
günlerden cuma
kulaklarım yolunu gözlüyor  
bir hayır arıyorum bu işte
-çalıyor-
dilimde tüyü bitmemiş şarkılar
iklim tropik
sen geçince sokaklar
hakim bitki örtüsü saçların
bir rivayete göre de
sen gel diye göçmüş bu topraklardan
keltler, ilirler ve traklar

bana muson demiyor yağmur
yol akıcı
durmazdan geliyorum
gözlerim kokunu ayırt ediyor
bir tütün daha sarıyorum
-ya da-
bir tütüne daha sarılıyorum yokluğunda
bütün çakmaklar kibrit oluyor.


[bu şiir "vertigo fanzin, 1. sayısında yayınlanmıştır]



25 Haziran 2013 Salı

karışık çerez













- "saat kaç?" dedi adam.
+ "bilmiyorum, sürekli değişiyor." dedi çocuk.

- "her şeye bir mazeret buluyorsun." dedi anne.
+ "on parmağımda on mazeret var" dedi çocuk.

- "neden yuvaları dişi kuşlar yapar" dedi ayşe.
+ "dişi kuşlar mimardır" dedi ali.

çok
sıkılıyorum
dedi
-limon

- selamun aleyküm
- ve aleyküm selam.
[selam vermek sünnet almak farz, gelsin sevaplar.]

- eller yukarı! bu bir duadır.

22 Mart 2013 Cuma

çekilmemiş film replikleri -üç-















- neden resim çiziyorsun?
+ çünkü bazı şeylere sadece çizerek ulaşabiliyorum.

11 Mart 2013 Pazartesi

ne hikmetse

adına şiir yazdığım ilk kızdı hikmet
adı devlet gibi korkuturdu
boyu kısaydı ama ben daha kısa olduğumdan uzun gelirdi
vücudu zayıf kendisi naif
korkulacak kız değil, sevilecekti

erkek gibi saçları vardı.
yakıştıramadım kimseye çok sonraları
onunki kadar kısa saçları
elleri..
bilmiyorum nasıldı
alnına düşerdi onu biliyorum saçları
ama korkulacak kız değildi, sevilecekti

doğuştan sürmeli sanki orta asya kokardı
kısa bir çizgiydi gözleri
ağzı kutu gibi küçük, dudakları incecikti
taze bir fındığı kıskandırırdı burnu
kirpikleri kara bir ok
dedim ya
korkulacak kız değildi, sevilecekti

beli gibi sesi de inceydi
hiç konuştuk mu hatırlayabilmiyorum
konuşurken izlemiştim onu biliyorum
korkulacak kız olur mu hiç sevilecekti
sevmiştim

orta birdi
şiirin ne olduğunu bilmeden
adının baş harflerini alt alta yazıp
şiir yazdığım kızdı hikmet
onun bunlardan hiç haberi olmadı
olmasındı

30 Kasım 2012 Cuma

sesin tersi















ben bugün bir ses duydum.
bir kulağımdan girip,
diğerinden çıkmayan.

bir ses duydum
kelimeleri baştan okutup,
kalemi tekrar yazdıran.

ses duydum.
duymadığım her gün için
sağ kulağımı çınlatan.


-bir ses-
kilometrelerce uzaktan
gönlüme kayıt yaptıran.

-ses-
tersten okunduğunda ve
yazıldığında aynı kalan.


duydum,
bugün ve bundan sonraki hayatımda,
unutulması mümkün olmayan.





8 Eylül 2012 Cumartesi

yol















yola düştüm
mecazla beraber
yolcu, yol alıp satan kişiye verilen addır
yol yolcuya rızk
ben sağından giderim     - y -
yolun ortasından             - o -     geçer.
solundan gelirim              - l -


17 Ağustos 2012 Cuma

güle gül'e


balığa...














ben gidemem yar olmadan yanımda, güle güle
bülbülü de yanımıza alıp öyle gidelim gül'e
göçüp gitsem bu alemden üç beş güne
isterim yarin yüzü ağlamaya, hep güle.

resim: "still life with plaster torso, a rose and two novels" -van gogh-

6 Haziran 2012 Çarşamba

Safari


















kuşlara şarkı söylüyor bahçede kedi
aslanlarda ağlamadığım bir antilop sevgisi
balıkların üzerinden insin artık her gemi
sende bırak kovalamayı tom, haklı jerry

âşık oldum, vacip olsun diye gönlümün katli
biraz daha görmezsem ayılırım belki, gözlerini
istanbul'u bir şair fethetti mahlası; avni
yâr odur, gözleri gibi büyük olmalı kalbi

unutmaya çalışmak sanki unutmaktan daha iyi
biraz daha düşünürsem yitirebilirim dengemi -akli-
gönle kulaktan şifa olmaz der shakespeare'i
her şey olacağına varsın mutlu olsunlar
hayat fani

aklımdan çıkıp gönlüme giriyor yârin hayali
saçları bakır, belki bir nehir deme, olsun boyu selvi
kürk mantolu bir madonna sevmiş raif efendi
uykum bile benden kaçarken sana kızamam ki

"üstat" kelimesine inanmam öğrenileceklerin sonsuz olduğu dünyada"
der, bruce lee
nefesini tut, kapındaki düşman vasili!
kalbi kadar yumruğu da büyük bir şampiyon muhammed ali
kılıcı zalimden, kalemi kılıçtan keskin şah hazret-i ali

24 Mayıs 2012 Perşembe

Katilim Caiz













içimde istasyonlar işletiyorum
gemiler ve trenler kaçırıp kalp ve damar yollarına
seferler düzenliyorum çok uygun fiyatlara
-istersen bir ara uğra-

adımı bir katliama karıştırıp geliyorum
katledilmezsem, seviyorum
içinden geçenleri içimdekilerle birleştirerek
seyrediyorum dünyayı
ölmek kolay sanıyorlar
seni her gördüğümde ben tekrar ölemiyorum

kitaplar arasında gül besliyorum
bütün dertleri bir bir geçip, sende(n) kalıyorum
her gün erkenden uyanıp seni göremezsem
ve geçerken yanımdan ayakkabıların
kalbime bir ayakkabı topuğu saplıyorum.

11 Mayıs 2012 Cuma

Sudan Sebepler














karın boşluğunda kelebek kolonisi katlediliyor
yâri görünce
böyle olur demiş şair
erkin koray da söylemiş,
"
durma koş ardından" sevince
gönül dağlanıyor göz görünce katlanıyor gönül, 
bilmem kaç bin kere
sudan sebepler arıyorum seni sevmeye
ellerin tutuşuyor bir hayalde, ellerimle
sebepleri döküyorum sonra sularla birlikte
tutuşan ellerime.

çapraz koşu yapıyorum ciğerden kalbe
gönlün ceza sahasına yar girince –daha nazik, burası abdominal bölge-
şık bir çalımla geçip ciğeri
teke tek kaldım derken yürekle
düdüğü çalıyor annem;  “tabağındakileri ye!”

sözü dinlenir annenin
cenneti ayağının altında bilince
anadan geçilmez hasan! yâr tembihleyince -
“çay demledim,” deyip ekliyor bir ses; “içmeden gitme.”-
çay içilir, düşman bile demleyince
harareti de alırmış, artık nereye götürürse
bunlar bizi ilgilendirmez sen gülünce
iki şahit yeter, her yer saray bize.

7 Nisan 2012 Cumartesi

iyi dertler arkadaşlar












ey tüm geçmemişliğim buradayım şimdi
gençliğimin baharında
yeni geldim, biraz duralım
kaç oldu bu saymadım -sayılarla-
baharları saymaya, sayılarla kıyaslamaya kıyamadım
iki martı alıp simitlere atalım önce
sonra müsait bir yerde göğe bakalım
kağıt kalem alalım unutmadan
adını fısıldarım

gemi yaparım kağıtlardan
olmadı uçak yapıp kaçarım
anlatamazsam derdimi buruşturup atarım.
içim sığmayınca içime, içimi dökerim içine
kelime kelime
bütün kelimeleri sana bağlar sonra şiir yaparım.

bir kelamın duyup ağladım
mürekkebi kağıda döküp sonra,
bir miktar kanadım
tedavilere cevap vermedi uçamayan kanadım
merhaba tanışamadığımıza memnun olmadım
kan adım.

29 Mart 2012 Perşembe

pasta

Çocuğa "Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin," desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin ön önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır - bu bakımdan yapılan uyarı bir durumdan başka bir duruma geçişin daha zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.

[franz kafka, mavi oktav defterleri, s.47]

19 Mart 2012 Pazartesi

şiirli çay











"yenisini doldururken çayımın, dibini döksen 
kanım ısınsa sana"
hep kısık ateşte kalsa sevdalar
çayımız da
kaynamasa, ama soğumasın da
ince belli bardağa dolsa acılarımız
çalkalansa bir süre ve toprağa savrulsa.

kara gözlerin kararlaştırsa
dem dolsa sonra, ince belli bardağa
göz kararlarına saygı duysa insanlar,
en mühim kararları gözler verse mesela.
kaşık çaya değil de
gözlerin gözlerime karışsa
şekere gerek de kalmasa
parmakların dokununca.

çay içene yılan bile karışmasa
doktorlar yaraları çaylasa
çaycılar memur kabul edilse yasayla
şairler kaçak çay karıştırsa şiire
ve
bağlanmasa gönüller,
şiir okumayana

6 Mart 2012 Salı

sonra













sonra
iki kaş iki de göz gelir
kalem gelir sonra
kağıt gelmez
eller görünür
gel etmez
bir mendil yere düşer 
gönlüm gönlüne
sonra
güller ayılır
bülbüller bağ'a girer
bir dilber kara üzüm yer
ağustos böceği karıncaya güler
masal dinleyen çocuk yorganı üstüne çeker
bir balık oltaya aşık olur
ben sana
sonra
dağ tavşana küser
kırmızı başlıklı kız başlığını kaybeder
cüceler prensi döver
güvercin buğdaya
kedi güvercine doğru ilerler
kediyi kovayım derken
güvercin de uçar gider 
sonra
uykum gelir
ardından ve hemen gider
mecnun çöle 
başım yastığa
gözlerim gamzelerine 
sonra
gömülür gider

19 Şubat 2012 Pazar

natürel yarim















kalbim uçan balon
aklım plastik top olur natürel yâri görünce
seviyorum hakim bey
iki yüz elli sene yatarım hapiste
tek suçlu ben olmalıyım bu gezegende
natürel yâri sevdimse
san marino’ya kaleci olayım
eğer yalan söyledimse!

gönül söz dinlemiyor, dimağ ile sözleşince
ronaldo ile messi'yi kim tutar ki birleşince?
ofsayt taktiği boş, yârin gözleri forvetse
sen best anlarsın george el at şu işe

yörüngesi kayar dünyanın
natürel yârim ekseni etrafında dönünce
"uzaklarda bir yerde türküler söyleniyor duyuyorum dönence..."
hep böyle olur ekinoksa girer dinleyince yörünge
meridyenler birbirine yaklaşıyor
yar yanıma gelince

saat farklarına aldırma sev(m)iyorsan söyle
istersen greenwich de buluşalım
saat istediğini istediğin geçe
bekliyorum ben
kutuplar eriyip, afrika semizleyinceye
ama iyi bak sen, kontrol et yine de
büyük ihtimalle temassızlık var kalbinde

7 Şubat 2012 Salı

yar'a açık













damlaya damlaya göl oldu acılarım
hiç üşenmem, mutlulukları tez zamanda acılarım
istemem solmasın(ı), mütemadiyen sularım
çok tatlıydı ağladıkça tuzlandı sularım
daha fazla dayanamadı, göle bıraktığım
tatlı su balıklarım
unutmadan, nerde tuzlu su görsem balıklarım

deli gibiyim, kafamı çok vurdum sanırım
gözlerinden oldu hep ince hastalıklarım
derdi dermanı bir açtığın yaralarım
ben hiç anlatmadım, sen sormadın
kapansın istemem yaralarım

4 Şubat 2012 Cumartesi

dört şey..

hikmet sahipleri demişler ki:

"dört şey güzeldir, fakat dört şey ondan daha güzeldir.

1- erkeklerin utanması güzeldir. 
fakat kadınların utanması ondan daha güzeldir. 

2- herkesin adil olması güzeldir. 
fakat emir sahiplerinin adil olması daha güzeldir. 

3. ihtiyarın tevbesi güzeldir. 
fakat gencin tevbesi daha güzeldir. 

4. zenginin cömertliği güzeldir. 
fakat fakirin cömertliği daha güzeldir. 

dört şey kötüdür. fakat dört şey ondan daha kötüdür." 

1. gencin günah işlemesi kötüdür. 
fakat yaşlının günah işlemesi daha kötüdür. 

2. cahilin dünya işlerine dalması kötüdür. 
fakat alimin dünya işlerine dalması daha kötüdür. 

3. insanların ibadette gevşeklik yapması kötüdür. 
fakat hoca ve talebelerin ibadette gevşeklik yapması daha kötüdür. 

4. zenginlerin kibri kötüdür. 
fakat fakirin kibri daha kötüdür.

27 Ocak 2012 Cuma

Platon'ik


Bir varmış bir yokmuş... Ya da diğer bir de varmış.
Evvel zaman içinde kalbur'un saman içinde olduğu yıllardan biraz daha önce, Akdeniz'in güzel plajlarıyla ünlü ülkelerinden,  şimdiki adıyla Yunanistan eski adıyla Antik Yunan'ın Atina vilayetinde bir genç yaşarmış. Gerçek ismi Aristocles olan bu genç adama arkadaşları Latince"geniş omuzlu" anlamına gelen Platon derlermiş. [Kendisinin de hoşuna gitmiş olacak ki, böyle bir lakabı istemediğine dair veya arkadaşlarıyla bu yüzden kavga ettiğini söyleyen herhangi bir kayda rastlanmamıştır.]

Platon yaşıtlarından biraz farklı olarak matematik ve hocası Sokrates’in etki ve telkinleriyle felsefe konularıyla haşır neşir olmuş. Durmadan okur, çözer, düşünür, kendi kendine sorular sorup cevaplar verir, sokakta, pazarda, bağda, bahçede gördüğü insanlara enteresan sorular sorup bir şeyler anlatır, onların anlattıklarını da dinlemeyi ihmal etmezmiş. Bu koşuşturma ve konuşturmalardan arta kalan zamanlarda Akdeniz’in mavi sularında serinler, sonra bir zeytin ağacının gölgesinde çayını yudumlar sonra şekerleme yapar hülyalara dalarmış… Yine o şekerleme yapıp hülyalara dalarmışlardan birinin sonundayız...

Hayatında bundan sonra geçecek uykusuz geceleri hesaba katmadan gözlerini ovalayarak, ellerini iki yana doğru açıp"ııuuaaaa!" gibi, bir filozof adayına yakışmayan sesler çıkarırken, belini sağa sola çevirip kıtırdatarak uyanma evresinin kombosunu tamamlamaya çalışıyormuş. Son kıtırdatmada yani tam 90 derecelik açıdayken onu görmüş…
Ufuk çizgisinde görünen sıcak hava gözlerinde Meksika dalgası yaparken Plüton’un kızıl saçları, serseri dalgalar üzerinde süzülen bir yelkenli gibi yol alıyormuş.O andan sonra olanları ağır çekimde takip eden Platon gördüğü güzellik karşısında ömrünün son dakikalarını yaşayan bir kelebeğin halet-i  ruhiye’sine bürünmüş ve son saniyelerinin keyfini çıkarmak için gözlerini Plüton’a çevirerek kendisini rüzgarın koynuna bırakmış.
Plüton;  
kızıl saçları, 
kırmızıya çalan gözleri, 
Amasya elmasını kıskandıran elmacık kemikleri, 
taze bir fındığı dalından düşürecek güzellikteki burnu 
ve 
çileklere nasıl olmaları gerektiğinin dersini veren dudaklarıyla 
dünya’nın ve Platon’un yörüngesini kaydırmış.  Zeyna’yı kıskandıracak derecede atletik olan bu hatun kişisi aslen Plütonluymuş.[ Zaten bu özelliklerin bir kızda toplanıp bir araya gelmesi için aslen Plüton’lu olması ama Marsta büyümüş olması gerekir.] Plüton’a ismini babası ve koloni başkanı olan Paraton vermiş.  Paraton amcası ölünce koloninin başına geçmiş. Çünkü Plüton yasalarına göre taht amcadan yeğene geçmekteymiş. [varis olarak ortada bir yeğen olmaması ihtimaline karşı, ne olur ne olmaz diyerek küçük bir erkek çocuk yeğen olarak evlatlık alınırmış.] Amcasının zamanında başlayan iklim değişikliği ve küresel soğuma Paraton zamanında daha da şiddetlenip artarak devam etmiş.Plüton halkı soğuktan ölmeye ve ülke yavaş yavaş buz tutmaya başlayınca yaşanılmaz bir hal alan gezegenden bütün koloni gemilerine atlayarak Marsa göç etmişler. Marsta yeni bir hayata başlayan Plütonlular yeni yerlerine alışma ve eski yerlerini özleme arasında duygu çatışması yaşarken, küçük bir kız çocuğunun dünyaya! gelmesiyle moralleri bir nebze olsun düzelmiş. Baba Paraton kızının adının ne olacağını hiç düşünmemiş. Çünkü, gezegenden ayrıldıkları gün kızının adını zaten koymuş.  Eski Plüton yeni Mars halkı bu habere çok sevinmiş. Aynı zamanda da çok duygulanmışlar. Anlayacağınız nur topu gibi yeni bir duygu çatışmaları olmuş.

Plüton göz açıp kapayıncaya kadar, bütün çocuklar gibi düşe kalka büyümüş ve artık genç bir kız ve tam bir afet olarak gelişimini tamamlamış.Alışveriş yapmayı galaksideki bütün hemcinsleri gibi çok seven Plüton ara sıra da diğer gezegenleri gezip görmeye bayılırmış.Bu gezip görmeye bayılırmışlardan birinin sonundayız...

Plüton Atina gezisini tamamlayıp taş yoldan gemiye doğru ilerlerken, Platon kendi çağdaşları olan heykellerden biraz farklı olarak ağzı açık duruyormuş,o ana kadar yunan topraklarındaki hiçbir kızın kendisini bu kadar etkilemediğini ve yaşadığı bu duyguyu daha önce hiç yaşamadığını fark etmiş.Böyle bir şeyin bir gün mutlaka başına geleceğini biliyormuş. Biliyormuş ama şuan uykudan yeni kalktığı bir anda başına gelmesinin adil olmadığını düşünmüş.  Sonra içinden, “ Aşk dediğin insanı hazırlıksız yakalamalı ki kimin önceden dersine çalışıp, kimin çalışmadığı belli olsun.” Demiş ve kendi tezini çürütmüş.Bu kız platonda ne tez, ne anti tez, ne de sentez bırakmış. Bütün bunları düşünürken belinin 90 derecelik açıyla durduğunu ve ağzının hala açık olduğunun farkına nihayet varmış. Bu şekilde Plüton’un kendisini görüp spastik zannedebileceği ihtimalini hatırlayarak hemen kendine çeki düzen vermiş ve ayağa fırlamış. Boydan giydiği elbisesini düzeltip taş yolun kenarında tam Plüton'un geçeceği yerde bir filozof karizmatikliğiyle durmuş. [enteresan bir duruş tabi] Ve Plüton ceza sahası içine girmiş. Saçlarını rüzgara bırakıp bir sağa bir sola savurmuş. Platon durur mu? O da savrulmaya başlamış, tam devrilecekken yolun diğer köşesine koşmuş. Koşmuş koşmasına da, bu girişimi de Plüton için herhangi bir şey ifade etmekten ziyadesiyle yoksunmuş.
Platon bu durumu görünce aklına arkadaşlarına söylediği sözler gelmiş. “kızlara ilgisizmiş gibi davranacaksınız o zaman arkanızdan koşarlar. Zaten önemli olan, ilgisizmiş gibi davrandığınız kızlar değil, sizinle ilgilenmeyen kızlardır.”  Plüton’un yürüdüğü taş yoldan alt yazı olarak geçen bu sözlerin ikinci parçası tam olarak Plüton’u anlatmaktaymış.  Çünkü Platon’a doğru hiç bakmadığı gibi onu görmezden geliyormuş gibi halleri varmış. Platon İçinden, “ görmezden geliyorsa demek ki beni görmüş!"  diye sevinecekken, gördükten sonra görmemezlikten gelmesinin daha kötü bir durum olduğuna karar vererek içinden düşündüklerini unutmuş. 
Plüton bir daha bu diyarlara gelmemek üzere Atina taş yollarını, topraklarını ve semasını terk-i diyar eylemek üzereyken son ve ilk kez arkasını dönüp Platon’a bakmış. Zaten gözlerini ondan ayırmayan Platon’un mavi gözleri kırmızı gözlerle karşılaşınca bir patlama sesi duyulmuş. Ne olduğunu anlayamayan Platon şaşkın şaşkın etrafa bakarken Plüton gülümseyerek içeri girmiş ve geminin kapıları otomatik olarak kapanmış.Sağından solundan çıkan metallerin biri içeri girmiş, biri dışarı çıkmış, birazı yukarı çıkmış, birazı aşağıya inmiş,yerine başka bir şeyler çıkmış ve yine büyük bir gürültüyle gemi saniyeler içinde gözden kaybolmuş. Platon bu sayede sesin nerden geldiğini de anlamış olmuş.

Motor ateşinin yaktığı yerve Platon’un kalbi arasında çok bir fark da yokmuş.Çünkü bundan sonra her ikisinde de bir şeylerin yeşermesi mümkün görünmüyormuş. Platon uzun bir süre gökyüzüne baktıktan sonra Plüton’un son tebessümünü de yanına alarak arkadaşlarının yanına gitmiş. Olanları anlattıktan sonra arkadaşlarının, derdine derman olmasa da yoldaş olacağını söyledikleri tütünü yakmış.[ Sadece yakmış, çünkü daha önce hiç tütün kullanmamış.] "Seviyorsan git konuş kanka!" sözlerine aldırış etmeden, onu her zaman seveceğine and içmiş. Kısa zaman içinde yaşadığı bu zelzeleden derin yara ve sıyrıklarla kurtulmuş Platon. Kurtulmuş kurtulmasına da mecnun gibi ortalarda dolanır olmuş.Bundan sonra kendisini kitaplara ve bilime daha çok adayan Platon’un bu hikâyesi dilden dile, kıtadan kıtaya dolaşmış tabi. Bundan sonra Platon ve Plüton'un bu aşklarına yani sadece Platon’un aşkına "PLATONİK AŞK" uzaktan ve habersiz sevenlere de “PLATONİK AŞIK” demişler.

şimdi dinleyiniz: 
http://www.youtube.com/watch?v=rW75GWuyTPw