19 Temmuz 2011 Salı

T.C. Sorunu ile İlgili Düşüncelerim

Artık her Türk vatanseverine ve devlet tapınıcısına tek tek T.C. sorunu ile ilgili düşüncelerimi açıklamaktan ziyadesiyle yorulduğum için bu düşüncelerimi genel hatlarıyla bir yazıda toplamaya karar verdim. "Nasıl PKK'yı desteklersin! Nasıl Kürdistan kurulsun dersin!" diye çığıran tüm vatanperver arkadaşlara hazırda tuttuğum bu yazdıklarımı okutturacağım artık ve bence vakitten baya bir tasarruf etmiş olacağım. Çünkü şaşırırsınız, haritada görmek dışında Kürt coğrafyasıyla hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen 14-15 yaşındaki çocukların bile PKK ve Kürt meselesiyle ilgili bir takım düşünceleri var. Ve evet sanırım konuya burdan girebiliriz. Bu arada yazının başlığından da anlaşılacağı üzere bu sorunun derin bir çözümlemesini yapacağımı iddia etmiyorum, sadece meseleyle ilgili kendi düşüncelerimi toplu bir şekilde ifade edeceğim.

14-15 yaşındaki çocuklar da dahil olmak üzere bu topraklarda yaşayan insanların çok çok büyük bir kısmı PKK ve Kürt meselesiyle ilgili görüş bildiriyor. Bu görüşler de pek tabii ki genelde anne, bacı vb. türevleri etrafında şekilleniyor. Geri kalan, kendiliğinden görüş bildirmeyen küçük kesimden de eğer siz görüş bildirmelerini isterseniz onların çok büyük kısmından da gene aynı eleştirel (!) düşünceleri duyuyorsunuz. Fakat mesele şurda, bu insanların yüzde biri dahi, sözgelimi Rojin Canan Akın ve Funda Danışman'ın hazırladığı Bildiğin Gibi Değil - 90'larda Güneydoğu'da Çocuk Olmak isimli kitabı okumuyor. Haberdar olmadığını düşünebiliriz, okuma gereği duymadığını da düşünebiliriz, fakat ben asıl olarak okumayı istemediklerini düşünüyorum. Öğrenme gereği duymadıklarını değil, kasıtlı olarak öğrenmek istemediklerini düşünüyorum. Zira öğrendikleri zaman, Kürtlerin barış için şimdi onları yapmaya zorladığı şeylerin çok daha fazlasını yapmak için vicdanları kendilerini zorlayacaktır. Pek tabii ki olanları öğrense dahi kendini suçlu hissetmeyecek kadar vicdanı kararmış insanlar da var. Az da değiller. Yine de onların da öğrenme gereği duymama durumundan çok öğrenmek istememe durumunda olduklarını düşünüyorum. En azından kendi çocuklarının yüzlerine bakabilmek için.

Devlet tapınıcılığı insanların ruhlarını emer. Çünkü bir devletin işlediği insanlık suçlarını taşımaya bir insanın gücü yetmez. Devletinin işlediği suçlar karşısında suspus olup bu suça ortaklık eden insan ruhunu kaybeder. O da artık devlet gibi bir mekanizma halini alır. Vicdanını bir kenara bırakır, devletin insanlar için var olduğunu unutur ve devletin bekasını kendi varlığını savunur gibi savunur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 90 seneye yakın süreli kısa tarihine muhteşem derecede fazla insanlık suçu sığdırmayı başarmış bir devlet. Fakat vatandaşları bununla da yetinmiyor, 600 yıl dünyaya hükmetmenin, İstanbul'u fethetmiş olmanın vs. gururunu yaşayabilmek için Osmanlı Devleti'nin işlediği insanlık suçlarını da üzerine alıyor. Sonuçta da ortada vicdanıyla ilişiğini kesmiş kocaman bir halk yığını var. Ve ben de Kürtler açısından artık bu halkla gerçek anlamıyla bir barış sağlanabilme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum evet.

Halbuki PKK ve Kürt meselesi anlaşılması zor bir mesele değil. Tabii ki daha meseleye girerken PKK ile Kürtleri ayırmaya kalktığınızda meseleyi anlaşılmaz bir hale sokmuş oluyorsunuz. Halbuki Kürt halkının içerisinde PKK gibi bir hareketi doğurmak için yetip artacak kadar sebebi var, dolayısıyla PKK'yi Kürt halkından ayırmak anlamsız. Kolektif hafızası sıfıra yakınsayan bir halkın sadece şu güne bakarak "sırf kürtçe eğitim için adam öldürüyorlar" kanısına varması, Kürt coğrafyasında yaşamayan ve o coğrafyada neler yaşandığını öğrenmemekte direten kesimi için beklenilebilir bir durum. Halbuki PKK ortaya çıkmadan önce, çok uzak bir tarih de değil, 1970'lerde Sarı Hoca İsmail Beşikçi yalnızca Kürtlerin var olduğunu söylediği için ömrünün 17 senesini hapislerde geçirmek zorunda kalıyordu. Durum şu anda böyle değil, fakat böyle olmaması iyi olduğu anlamına gelmiyor. örneğin gene aynı İsmail Beşikçi'ye bu kez türkçe ismi Kandil olan Qandil dağını Kürtçe ismiyle, yani Q harfi kullanarak yazdığı için terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla hapis istemiyle dava açılıyor. Ve çok daha açık ve ortada olan bir durum olarak, devlet Kürt çocuklarına bu ülkede Türk çocuklarıyla eşit şartlarda eğitim hakkı sağlamıyor.

İki çocuğa aynı eğitimi vermek, ikisine de eşit şartlarda eğitim vermek demek değildir. Bu çok basit bir şey. Örneğin bir Japon ve bir Alman çocuğu alıp bir okula yerleştirip her ikisine de Almanca eğitim verdiğinizde aynı eğitimi vermiş olursunuz fakat doğal olarak eşit şartlarda eğitim vermiş olmazsınız. Kürt çocuklarına kendi dillerinde eğitim vermeyip Türkçe eğitim verdiğinizde, devlet olarak en temel göreviniz olan vatandaşlarınızın eğitim hakkını sağlama görevinizi yerine getirmemiş oluyorsunuz. Kürt çocukları Türkçe bilmedikleri için okula başladıklarında anlatılanları anlamıyor, bir kısmı bu sebepten ötürü eğitimine kaynaştırma öğrencisi olarak devam ediyor, bunun sonucunda da ilköğretimi ancak toplama-çıkarma vb. işlemleri öğrenerek tamamlıyor, doğal olarak da orta öğretime devam edemiyor. Yani eğitim hakkı gaspediliyor.Keşke bu şekilde geri zekalıya anlatır gibi anlatmak zorunda olmasaydık. Yeni kapitalizm kültürünün doğal ve doğal olduğu kadar da insanlık dışı bir sonucu olarak günümüzde eğitimsiz insanlar ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. Ve siz, devlet olarak bir halkı topyekün eğitimsiz bıraktığınızda açık bir şekilde o halka ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmış oluyorsunuz. Üstelik artık aymazlığın da sınırına vararak tamamen kendi sorumluluğunuzu yerine getirmemiş olmanızdan kaynaklanan bu durumu sürekli bu halkın yüzüne vuruyorsunuz, utanmadan bu halkı eğitimsizlikle suçluyorsunuz. Bu durum anne ve babalarda da görülebilir. Örneğin şişman bir çocuğa sahip bir anne veya baba, yabancı bir insanın yanında karşı taraf bu konuyu açmadan çocuğunun şişmanlığından bahseder. Bunu önce kendisi söyler çünkü bu şekilde kendisini meselenin dışına çıkarabileceğini düşünür. Devlet de bunu yapıyor, durmadan Kürt halkını eğitimsiz olmakla suçluyor ve kendisini bu sorunun dışına çıkarmaya çalışıyor. Düpedüz haysiyetsizlik. Evet, devletler genel itibariyle haysiyetsizdir.

Donanımlı (!) Türk vatanseverlerinin ağzından düşürmediği bir başka konu da Kürt hareketinin dışardan desteklendiği, hatta dışardan bir takım müdahelelerle ortaya çıktığı. Burda bunun böyle olmadığını kanıtlamam mümkün değil, kesinlikle buna inanmadığımı söyleyebilirim, fakat kanıtlayamam. Ama şunu sorabilirim, bu neyi değiştirir? Cevabını da verebilirim: hiçbir şeyi. Bu ne ortada bir hak gaspı olduğu gerçeğini değiştirir ne de çözüm için yapılması gereken şeyleri. Eğer ırkçı bir dünya görüşüne sahip değilseniz bir halkın ırksal olarak ayrılık çıkarmaya, isyan etmeye, ortalığı karıştırmaya yatkın olduğunu düşünemezsiniz. Dolayısıyla herhangi bir halk, dışardan birilerinin dürtmesiyle yaşadığı yeri cehenneme çevirmeye karar vermez. Ya zaten cehennemde yaşıyordur, ya da cehennemde yaşamayı göze alacak kadar eziliyordur. Birincisi ikincisini de kapsıyor ve Kürdistan'daki durum da bu. Yani eğer ırkçı bir dünya görüşüne sahip değilseniz, Kürt hareketinin dışardan birilerinin fişteklemesiyle ortaya çıktığına inansanız dahi, ortada Kürt halkına yapılmış büyük haksızlıklar olduğunu kabul etmeniz ve dolayısıyla meselenin çözümünü de Kürt hareketini ortadan kaldırmakta değil, bu hak gaspına son vermekte aramanız gerekir. Fakat aramıyorsunuz. Niye aramıyorsunuz? Ona da geleceğim.

Türk halkının PKK'ye düşmanlığının sadece "şehit" meselesiyle alakalı olmadığı kesin. Devletin bu konuda da, pek çok konuda olduğu gibi medya aracılığıyla yaptığı büyük bir manipülasyon daha var. Durmadan devletin "doğu"da "terör" dolayısıyla çok yüklü askeri harcamalar yaptığı söyleniyor, milyar dolarlar hesaplanıp duruyor, devletin ekonomisinin gelişememesi ve dolayısıyla halkın refah seviyesinin düşük olması bu askeri harcamalara bağlanıyor, ve halk aslında bu "terör" durumu olmasa ekonomik olarak çok daha rahat yaşayacağına inandırılıyor. Halk zaten sefaletinin hesabını devlet dışında herhangi bir yerden sormaya ziyadesiyle eğilimli. Halbuki bu bir yalan. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğundan beri her zaman Kürt coğrafyasında büyük bir askeri güç bulundurmuş ve dolayısıyla yüklü askeri harcamalar yapmıştır. Bunu yapmak durumundadır çünkü cumhuriyetin resmi ideolojisinin en temel meselelerinden biri Kürtleri yok etmektir. Yok etmekle direkt olarak öldürmeyi kastetmiyorum fakat öldürmek de buna dahil tabii ki. Bu temel ideoloji, ilk basamak olarak Kürt kimliğini yok etmek, ikinci basamak olarak da Kürt kimliğinde diretenleri ezmek, hapishanelerde çürütmek ve katletmek şeklinde işliyor. Devletin Kürt coğrafyasında binlerce faili meçhul cinayet işlediğini artık konuyla en ilgisiz vatandaşlar bile biliyor. Bu da ilginç. Yani iki açıdan. Birincisi, evet, devletlerin hiçbir zaman yasadışı olamamalarının yanında bir diğer doğaüstü özelliği de faili meçhul cinayetler işleyebilmeleridir. Devletler dışında hiçbir güç bunu yapamaz. Diğer ilginç olan ise askerler hayatını kaybettiğinde bu "insan ölümleri"ne inanılmaz derecede duyarlı yaklaşan halkın devletin işlediği cinayetleri artık çok net bir şekilde biliyor olmasına rağmen bunları çoğunlukla gerçekten hiç umursamıyor olması. Bana göre, halkın neredeyse fire vermeden PKK'ye düşman olması için "insan ölümleri" tam olarak yeterli değildi, dolayısıyla ekonomik durumları da PKK'yle ilişkilendirilmeliydi. Ve öyle de oldu.

Son olarak bir de Kürtlerin aslında PKK/BDP'nin savunduğu haklarla ilgilenmediğini iddia eden bir takım Türk nihilistleri var. Kendileri mesela Kürt halkının eğitim hakkı gaspedilmiş olmasına rağmen bununla ilgilenmediğini düşünüyor ve dile getiriyorlar. Bir takım da gerekçeleri var. Örneğin Kürtçe kurslarının açılmış ve ilgisizlikten dolayı pek çoğunun kapanmış olması. Birincisi, bu konuda en yüzeysel bilgiler dışında bilgi sahibi değiller, ikincisi de "eğitim" meselesini hiçbir şekilde anlamış değiller. Kürtçe kursları pek tabii ki var olması gereken şeyler. Fakat Kürtçe kursu açmak, Kürt meselesinin çözümü açısından binde bir ilerlemeyi ancak sağlayabilecek bir adım. Kürtçe bilen ve bu yüzden Kürtçe eğitim almak isteyen insanlar neden Kürtçe kursuna gitsin? Hiçbir anlamı yok. Kürtçe kurslarının küçük yaştaki Kürt çocuklarına dillerini erken yaşta daha iyi öğrenmeleri açısından bir faydası olabilirdi, tabii ki ilköğretim çağındaki Kürt çocuklarına bu kurslara kaydolmak yasak olmasaydı. Kürtçe eğitim meselesini anlamak zor değil. Kürt çocukları Kürtçe konuşuyorlar, çünkü dilleri bu, basit, ve devlet bu çocuklara eğitimi kendi dillerinde vermek zorunda. Ben resmi bir üst dil olarak Türkçe'nin sabit kalmasına da karşıyım, Kürt halkı Türkçe'yi öğrenmek zorunda değil. Anadilinde eğitime karşı olduğunu söyleyen insanlar bunu gerekçelendirirken Kürtlerin Kürt coğrafyası dışında bir yerde çalışmak ve yaşamak istediklerinde büyük zorluklar çekeceğini söylüyor. Pek çoğunun şehirlerinde Kürtlerin varlığından rahatsız olduklarını açık bir şekilde dile getiren insanlar olmalarını bir kenara bırakıp bu endişelerinde samimi olduklarını düşünsek bile bunu inanılmaz büyük bir problemmiş gibi öne sürmeleri anlamsız. Kürtçe eğitim gören bir insan Kürt coğrafyası dışında çalışmaya ve yaşamaya karar verdiğinde Türkçe öğrenebilir. Veya zaten halihazırda Kürt coğrafyası dışında çalışıyor ve yaşıyor olan Kürt vatandaşların çocukları okullarında yabancı dil dersi olarak Türkçe alabilir. Aynı şekilde, bir Türk vatandaş da eğitimini Türkçe aldıktan sonra Kürt coğrafyasında çalışmaya ve yaşamaya karar verirse Kürtçe öğrenmek durumunda olur. Burada bir kırılma noktası var. Bunu duyan bir Türk vatanseveri şu soruyu sordu: "Kendi dilim kendi ülkemde yaşamaya yetmeyecek mi?" Bu insan bu soruya kadar gelebildi. Eğer bu insanın gözü kendinden başka birini de görebiliyor olsaydı, bu soruyu sorduktan sonra her şey çözülmüş olacaktı. Ama gözü kendinden başka birini görmüyor. Ve bu yüzden bu soruyu sormuş olmasına rağmen hiçbir şey çözülmedi. Bir insanın gözü kendinden başkasını görmüyorsa ve bu insan haksızlık yapan tarafta duruyorsa onunla hiçbir şekilde "gerçekten barış"amazsınız. Dolayısıyla ben bağımsız Kürdistan'ın kurulmasından başka bir çözüm görmüyorum. Fakat pek tabii ki Kürt hareketine bu konuda akıl verecek durumda da değilim. Bana düşenin her halukarda onlarla birlikte mücadele etmek olduğunu biliyorum.

15 Temmuz 2011 Cuma

Does An Apple Have To Love You Because You Love It?

In first place, I want to expand the title into two questions. How an apple shows its love? And what the lover of apple may expect a lover apple to do as respondent? Think an apple that has an attractive color dark red, light yellow or sour green with cute spots on it. Appearance, fragrance can be a way for apple to show its love and in fact this is the cause for lover to be in love with. This finds an expression in the statement “Aşk odu evvel düşer maşuka andan aşıka.” of Fuzulî. Admirer does love the apple because of already existing fire of love. So, lover should not expect more than seeing, smelling. However, some lovers ask further. They want to disturb that apple and pluck it from its branch. The branch is what apple resides in and is nourished, watered by. They separate apple from the branch of the tree in which fellows of the apple live. Then, they want to taste that apple, to feel its sweet or sour, add it into their body and stir its juice and glucose to their blood. They convert that apple to energy, pulp and a part of their entity.
If we skip to humane love, its sparkle is fired by seeing beloved and then grows up in heart. According to my perception of love, admirer wants sweetheart to be always in peace. Admirer is afraid of hurting beloved, so cannot force beloved to love him/her. For lover seeing beauty, catch sweetheart’s eye is enough; lover should not urge further response.
This is a reality that lover wants to be noticed by beloved. When the lover reveals his/her love, it is the decision of sweetheart to deign response. The lover who attains any grace must consider himself/herself lucky, should be conscious of favor and appreciate it. Reciprocal love is, of course, a beautiful thing. It gives more strength, energy, happiness, and cheer to love. Admirer wonders about beloved, this makes easier to get wind of beloved. This also provides chance to talk love, to tell feelings, to share suffering of love. Then the nights start lasting longer which ustad Fuzulî says:
“Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-yı aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler”
Apart from all these, some admirers believe their loves grow and maturate with missing, keeping away, separation, turning the knife to retain love fresh and to appreciate value of being closer. Rumî recites:
“Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk”
When we back to apple matter, I think the question in the title is asked in order to emphasize that beloved doesn’t have to love you. If not, it is an unfortunate question. There is a single sided love that you love something. Admirer doesn’t quit loving because apple or sweetheart doesn’t answerback. We can say that admirer loves independent of beloved’s response. However this “platonic love” shouldn’t happen selfishly. Admirer cannot despise beloved since his/her wonderful, deep love is not responded. Furthermore, when admirer gets response from beloved, he/she cannot compare his/her love to beloved’s. Because lover only loves, admire, follows, wonders beloved. And Zeynep Arkan inquires in her gorgeous verse:
“Hey gözleri doğuştan sürmeli aşk
Sürmeni kim milledi?”
which refers to Turkish saying “love is blind” meaning lover doesn’t notice any fault of inamorato. Even some approve that love ends when lover starts to see imperfections of beloved. As a result, love is a kind of obsession, disease affecting only lover that doctors are not able to cure but remedy is love itself. I want to end with a line from ustad Fuzulî:
            “Aşk imiş her ne var alemde.”

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Sanchez ve Ramirez – 2



Yollar uzun. İstikamet güzel dünya lakin kilometrelerle ölçülemez Sanchez ve Ramirez’in kutsal yolculuğu. Sağa mı sapılacak, sola mı sapılacak? Allah kimseyi yolundan saptırmasın. O zaman düz devam etmek gerek. Peki düz devam etmek doğru yolda ilerlemek demek midir? Hayat karmaşasında hiç mi bir şey garanti değildir yahu?!

-         Nereye gidiyoruz Ramirez?
-         Ne önemi var ki?
-         Yeterince uzaklaştım mı ondan Ramirez? Neden hala çözülmedi boğazımdaki düğümler?
-         Bu yolda yürürken döktüğün terlerle bir hasret ağacı büyütemediysen yeterince uzaklaşamadın demektir Sanchez.
-         Nerde benim ağacım Ramirez?
-         İçinde Sanchez. Eğer göremiyorsan yeterince büyümemiştir. Daha yolumuz var.
-         Neden göremiyorum Ramirez?
-         Çünkü henüz küçük bir fidan Sanchez. Büyüdükçe içine sığmayacak ve zamanı gelince dışarı çıkacaktır. Meyvesinden yiyeceksin ve onu tamamen unutacaksın artık sevgili dostum.
-         Sahi mi Ramirez, unutabilir miyim onu?
-         Hasret ağacının meyvesinden yediğinde anlayacaksın beni Sanchez.
-         Anlaşılan bu hasret beni öldürecek Ramirez.
-         Ölmeden kurtulamazsın sevgili dostum.

Yıllar ve yollar… Ne kadar benziyorlar. Her ikisi de yoruyor insanı. Her ikisine de bir şeyler bırakıyor insan. Bir şeylerden vazgeçmek, bir şeyleri unutabilmek ve kurtulabilmek…
Sanchez’in iliklerine kadar işleyen bu aşka ne yollar nede yıllar çaredir. Terk edildiği günden beri hayatın anlamını sorgulamaya başlamıştır. Kimse derdine derman olamaz. Kimse onun dilinden anlayamaz. Bunu öğrenen Ramirez yardımına koşmuştur biricik dostunun.

-         Hatırlıyorum da Ramirez ne çok severdi beni.
-         Biliyorum Sanchez.
-         Hüzün birikti gözlerimde Ramirez. Uzaklaş buradan boş bir havuzun içerisindeyim ağlarsam boğulursun.
-         Uzaklaşırsam sende boğulursun Sanchez seni kurtarmak için yanındayım.
-         Şiirden balıklarım var benim Ramirez. Duygularını sömürür her biri. Onlar yaşasın diye ağlıyorum Ramirez. Ben yaşayamam bu hüzün denizinde onlar yaşasın Ramirez.
-         Gidelim Sanchez yolumuz uzun sevgili dostum.
-         Gidelim Ramirez gidelim. Hatıralarım yeminiz olsun benim güzel balıklarım. Umarım hepinize yetecek kadar vardır…

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sanchez ve Ramirez - 1

Sanchez şizofreni hastası bir kişiliktir. Hayali dostu Ramirez’le yaşadıklarını dile getireceğiz serilerimizde. Bir insanın yalnızlıktan, ihanetlerden, terk edilişlerden ve dünyanın bozuk düzeninden fazlasıyla nasibini alması sonucunda ruhani durumunun nasıl etkilendiğini göstereceğiz. Deli olmanın belki de çokta kötü bir şey olmadığını göreceğiz…
İnsanın yalnızlığına rağmen ruhunun derinliklerinde yatan sadık dostunu hayali bile olsa bulabilmesinin güzelliklerini göreceğiz…

-         İnsanlar neden mutlu böyle Ramirez? Neden mutlular Ramirez? Bir yerlerde bir sokak çocuğunun sefalet içinde yaşadığını bilmiyorlarmış gibi davranıyorlar. Düşün Ramirez, bir fabrika işçisi var ve ailesine bakmak zorunda. O yüzden aldığı üç kuruş maaşından dolayı patronuna “ yeter artık!” diyemiyor. Ve alçak patron bunun farkında biliyor musun Ramirez? Bu yüzden her türlü eziyeti ediyor o işçilere. Tekrar soruyorum Ramirez, insanlar neden mutlu? Tüm bunların farkında değiller mi? Söyle Ramirez söyle değerli dostum!
-         Sanchez! Unutma biz Hansel ve Gratel gibi kaybolmuş kardeşleriz. Yolumuzu kaybettik. Neden kaybettik bilmiyor musun? Artık yaşanılacak bir dünyada bulunmuyoruz Sanchez. O yüzden geçmişimizden gelen izleri takip ederek güzel bir dünya arıyoruz kendimize.
-         Neden benimle geliyorsun Ramirez? Git artık ben yalnızlık damlalarının koca bir deniz oluşturduğu yerde kulaç atıyorum.
-         Gidemem Sanchez. Ben senin aklındayım çünkü. Her aklına geldiğimde yanında olacağım o yüzden gidemem. Evim barkım sensin. Unutma Sanchez ben sende yaşıyorum. Gitsem bile yine sende olurum sevgili dostum.
-         Ne yapalım Ramirez. Bizde mutlu görünelim mi onlar gibi? Bana deli demelerinde sıkıldım. Belki onlar gibi davranırsak bizde normal oluruz ne dersin Ramirez?
-         Olamayız Sanchez. Çünkü o sokak çocuğu hala sokakta. O işçi hala işçi. O patron hala işkenceci. Kalbin dayanır mı Sanchez? Sessiz kalabilir misin?
-         Kalamam Ramirez.
-         Kalma Sanchez kalma sevgili dostum…

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Gülümsetir

O'na, sadece O'na...

ben çocuktum şeyhim ağlıyordu.
sokaklarımızda oynanabiliyordu giderayak,
bizler her akşam evlerimizde uyuyorduk.
ben çocuktum hayali bir şeyhim vardı.
geceleri bana kısa öyküler anlatıyordu.
ben gülüyordum ama şeyhim ağlıyordu.

bir yerlerde bilge kral diye biri...
evladıymış bize çok merhameti olan birinin.
merhamet nedir diye soramıyorum. 
çünkü merhametsizlik nedir bilmiyorum.
ben böyle sessizce dinliyorum.
şeyhim seslice ağlıyor, üzülüyorum.
üzülmeyi her nasılsa biliyorum.
şeyhler hüzünlendirmek içindir,diyor
ferahlıyorum.

ne zaman yıkıldıysa ömerin kapısı,
-kim ne için yıktıysa artık-
O'ndan beridir ağlıyorum, diyor şeyhim
bu bana inandırıcı gelmiyor aslında,
hayali bir şeyh kadar inandırıcı oluyor gece.
kelli felli adamlar çıkıyor isimleri hatırsız,
büyük yalanlar söylüyorlar,
inanmıyorum.
ben çocuğum ama inanmıyorum.
kandan bahseden cümleler hatırlıyorum.
biri adalet diyor, 
ömer ve ali ve O...

zülfikâr diye bir şeyden çok korkuyorlar.
zalim diye bir kelime öğretiyor bana şeyhim.
"adaletten başka verecek bir şeyimiz yok"muş onlara.
uykusuzluk şaşırttı sanıyorum şeyhimi,
ya benim küçüklüğümü unuttu,
ya kendi şeyhliğini...
O, diyor benden çok ağlamıştır şimdi.
gülümsetiyor bu itiraf beni.
O gülümsetir diyor şeyhim.
O gülümsetir...

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bir kızılderili şefinin abd başkanına yazdığı mektup *

1854 yılında a.b.d. başkanı yazdığı bir mektupla amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirdiği mektuba karşılık topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan kızılderili reisi seattle bir söyleviyle a.b.d. başkanına yanıt olarak gönderdiği mektuptur.

mektubun tam metni:

yüzyıllardir halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir.
bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir.
sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
şef seattle her ne söylerse, washington'daki büyük şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
washington'daki büyük şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş.
onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. 
merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
bunu anlamak bizler için çok güç.

bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı.
çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.
bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.
çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.

ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.
beyazlar için durum böyle değildir.
bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur.
bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz.
çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

washington'daki büyük beyaz reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.
bu bizim için büyük bir fedakarlık olur.
büyük beyaz reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor.
bu önerinizi düşüneceğiz.
ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.
çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. 

nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir;
atalarımızın kanıdır aynı zamanda.
bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. 

biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? 

biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez.
beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.
beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder.
çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır.
beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. 

beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
o'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir. 

beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz kızılderililer.
bu kentlerde huzur ve barış yoktur.
beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. 

belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka.
insan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? 

bir kızılderiliyim ve anlamıyorum.
biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz.
çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. 

hava önemlidir bizim için. ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
beyaz adam için bunun da önemi yoktur.
ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir.
hem nasıl kutsal olmasın ki hava? atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır.
ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? 

toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz.
eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var:
beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. 

ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum.
yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm.
beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için.
dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.
biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.

bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?
canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize.
unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. 

şu gerçeği iyi biliyoruz:
toprak insana değil, insan toprağa aittir.
ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır.
bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

bildiğimiz bir gerçek daha var:
sizin tanrınız bizimkinden başka bir tanrı değil.
aynı tanrının yaratıklarıyız.
beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir.
siz tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.
ama hepimizi yaratan tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.
ve kızılderililer gibi tanrı da toprağa değer verir.
bu toprağa saygısızlık, tanrının kendisine saygısızlıktır.

beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren tanrının adaletini anlayamıyoruz.
tıpkı buffalo'larin öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. işte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

gündüz ve gece bir arada olamaz.
kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır.
bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız.
ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve büyük beyaz şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.

böylece ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek.
bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki?
tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor.
bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek;
son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesedleriyle kaynaşacak.
çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.
dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır.
beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.
beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
ölü mü dedim? 
... ! 
ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

şef seattle, 1854


* http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=1801533  adresinden kopyalanmıştır.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Sağlıklı ve zinde

ilhan irem bana seni hatırlatmıyor.
birçok şey var geçmişime ait
ve bunlar seni hatırlatmıyor.
yarına bıraktım her şeyi.
her şeyi dün yaşamak isterdim halbuki.
yarın düne duyduğum özleme kahrediyor olacağım.
ve bu böyle sürüp gidecek.
ben seni çağırmadığım sürece sen gelmiyor olmayacaksın.
dün gelseydin çok mutlu olurdum.
yarın gelirsen neler hissederim kim bilir.
bugün gelmeyeceğini söyleme!
bana bildiğim şeyler söyleme!

rüyamda eskilerden bir günü yaşıyorum.
seni sağlıklı ve zinde görüyorum.
bir bavulla bir hastanede...
sağlıklı ama hastanede.
nasıl içiçe, birlikte ölümle yaşam?
sen öyle hastalıklısın zihnimde.
çok hayalperest değilim belki de...

seni sürekli düşünemem
üstüme aldım sorumluluklarını
tanımadığım birçok kimsenin.
dertli görünmek zorundayım,
biraz üzgün hatta.
ağlayabilsem ne güzel olurdu
herkesin ortasında.
insanlar çok acımasız,
mutsuzsan, ancak susuyorlar yanında.

ucuz şaraplar içmiyorum,
kalitesiz tütün nedir bilmiyorum.
sağlıklı ve zinde yaşıyorum.
sağlıklı ve zinde...
çok küfrediyorum
hayatını mahvedenlere...
çok, ne kadar az geliyor nefsime.
nedense seni bekliyorum
her gün her gece...
seni ne çok bekliyorum, diyorum.
üretiyorum, tüketiyorum
bütün modernliğimi gecelerde.
sağlıklı ve zinde ölüyorum.
sağlıklı ve zinde...

10 Haziran 2011 Cuma

BABAM

Sırtında taşıdığı kokulu çuvala inat
Yüzünde güneşe çalan sarı bir tebessüm
Vanilya doldurur burun deliklerimi
Saat 5tir ve hava soğuk

Ayağına geçirdiği çamurlu çizmelere karşı
Savaş açar taranmış sarı saçları
Gözleri doğal bir baraj
Taşmasın şefkatı ötelere.
Saat 6dır ve taşlar soğuk.

Üstünde iğreti duran eski hırkasının
Üzerinde önceki günden kalma bir ütü kokusu
Henüz çıkmalı kızıl sakalı
Barbaros yüreğini gizleyemez.
Saat 7dir ve güneş soğuk.

Pazar malı Meksiko şapkasının gölgesinde
Ucuz ve uzun bir polyestere düşer hülyaları.
Tek ayağının üzerine verirken tüm ağırlığını
Bir kıpırtı uyarır tüm hücrelerini.
Saat 8dir ev yollarında ve ilk balık.
Yakalamıştır hayalini balıkçı Öğretmen.

9 Haziran 2011 Perşembe

Oy Vermek Onay Vermektir

Pazar günü yapılacak olan seçimler milletimiz için bir fırsattır, dönemeçtir. Çünkü insanlar seçimlerde, aslında partileri değil, kendi geleceklerini seçmektedirler. Herkesin geleceğini oy verip desteklediği partinin zihniyeti ve icraatı belirleyecektir. Oyumuzda sadece kendimizin ve yakın çevremizin değil 70 milyonluk milletimizin, milyarlarca ezilen İslam aleminin ve tüm insanlığın hakkı vardır. Çünkü oy verdiğimiz partilerin bütün iyilik ve kötülükleri ile bunların yan etkilerine ortak olunmaktadır.

Bu yüzden, oy vereceğimiz parti barajı aşar mı, oyum boşa gider mi, gibi sığ düşüncelerle oy vermek ezikliktir, kendi görüşüne, inancına, savunduğuna saygı duyamamaktır.

Oy verdiğin partinin yaptığı iyi veya kötü işlerine sebep olmanın hesabını vermek kaçınılmazdır ve eğer hesapta zorluk çekmek istemiyorsak iyi bir analiz şarttır. O halde oy verirken çok dikkatli olmalıyız. Bizim bir inancımız vardır ve o inancımız çerçevesinde kim varsa ona oy vememiz gerekmektedir. Bunun için de oy vermeyi yalnızca bir parti mücadelesi olarak değil, hak-batıl mücadelesi olarak görmemiz bir zorunluluktur. 

Büyük devletler yeryüzünde hakkı ve adaleti sağlamak mecburiyetindedirler. Bugünkü büyük devletlere bakarsak, adaleti sağlamasalar bile, sağlıyormuş gibi yaptıklarını görebilirsiniz. (Bkz: Irak’a demokrasi ve özgürlük getiren Amerika) Atalarımız yıllarca bütün dünyaya adalet dağıtmıştır. Bu yüzden bütün İslam alemi hala bizi Osmanlı olarak görmektedir ve bizden bir şeyler beklemektedir. Bugün eğer Türkiye o halde olsaydı dünyadaki bu ateş ortadan kalkardı. Ne Irak’ta, ne Libya’da ne Afganistan’da, ne de Filistin’de bu zulümler olmazdı. Bu yüzden yeni bir Dünya kurmak ve kalbi sökülmüş çağı onarmak mecburiyetindeyiz. Bunun bilincinde olmalı ve oyumuzu ona göre vermeliyiz.

Yani;

Ülkemizdeki insanların mutluluğuna, İslam dünyasının huzuruna, dünya insanlığının barışına önem veren, dünya ve ahiret mutluluğunun birlikte yürütülmesini isteyen maneviyat ağırlıklı olan partiye oy vermeliyiz.

İslam kardeşliğinden vazgeçmeyen, yerli ve milli düşüncelere değer veren, fıtratımıza uygun olan partiye oy vermeliyiz.

Tek -tek fertleri kucaklayan, onlara istikamet veren, toplumsallaştıran, cemaatleştiren ucu evrenselliğe açık olan partiye oy vermeliyiz.

Dünyalık iktidar için değil, ebedi iktidarı kazanmanın yolu olan “inancının iktidarı” için çalışan partiye oy vermeliyiz.

Ahlak ve maneviyatı ön planda tutan, maddi ve manevi kalkınmaya önem veren, Kur’an ve sünnet ışığında yol alan, yerli ve milli düşüncelere değer veren partiye oy vermeliyiz.

Kendi içinde farklı dışarıda farklı olmayan, olduğu gibi görünen, muarızlarına şirin gözükmek için inancından asla taviz vermeyen partiye oy vermeliyiz.

"En tehlikeli batıl hakka en yakın olandır." sözünü iyi idrak ederek, gri'nin; "ben beyazım" iddiasına aldanıp onu siyahla karşılaştırarak beyaz olduğuna inanmak yerine, onu siyaha alternatif olarak görmek yerine, alternatif değil tek çare olan beyaz'ı bulup oy vermeliyiz.

Bütün bunları özetleyerek, önce yaşanabilir bir Türkiye'yi, sonra Osmanlı gibi büyük Türkiye'yi, daha sonra da yeni bir Dünya'yı kurmak için; sana diyorum ki;

Ahlak ve maneviyat bayrağı neredeyse onun altına koş! Adil düzen bayrağı neredeyse onun altına koş!
Milletimiz yeni bir dünya kurmak mecburiyetindedir. Çünkü bugünkü kurulmuş olan dünya bir ifsad dünyasıdır.
Bu dünyayı ifsad yerine, islah üzerine, saadet üzerine kurmak için Pazar günü oyumuzu kullanacağız.
Kim yeni bir dünya kuracağım diyorsa biz oradayız, orada olacağız. Bütün insanların saadetini istemek bizim insanlık görevimizdir. Bu sebepten dolayıdır ki, bu zulümlere müsade edemeyiz! Adil bir düzen kuracağız, Türkiye'ye de, bütün insanlığa da huzuru ve adaleti getireceğiz!

7 Haziran 2011 Salı

Olmayan Kitabın Önsözü

sana ve ona,
birbirinden bağımsız gibi görünen her zerreye...


Bir kitap daha ortada yokken yazıldı bu yazı. “Şair kimdir?”, “Şiir neye denir?” soruları bir dönem zihnimi meşgul etmişti ama artık kimin umurunda?

İnsanın his dünyasına ait olduğunu düşündüğüm bu kavramların, doğru ya da yanlıştan ziyade, gerçekte ne olduklarını, bundan önce öğrenemediğimiz gibi bundan sonra da öğrenemeyeceğimiz kanaatindeyim. Belki bir gün bir alem içinde yaşarken anlayacağız bunların ne olduğunu. Zira ben kainatın bir şiir olduğunu hissettiğim halde bugün bunu anlatabilecek donanıma sahip değilim. Hoş, anlatılabilir bir şey olduğunu da sadece zannediyorum zaten. İşte bu yüzden kainatı asla anlayamayacağımızdan şiiri de yaratanın yarattığı gibi anlamanın bir ütopya olduğunu düşünüyorum. Zaten bu konunun en dehşetengiz yanı da kainatın en büyük şairinin tek bir şiir bile söylemeden çekip gitmiş olduğu gerçeğidir. “Çünkü o kendi hevasından konuşmaz…” Şair anlatan olduğu kadar anlayandır da; hatta şair anlayandır, anlatamaması kelimelerin suçudur, insanların anlayışsızlığıdır, medeniyetin medeni olamayışıdır, kalıplara hapsolmuş algıların dağılmaktan korkmasıdır…  İçinde duyduğu hissi anlatabilecek kelimenin icat edilememiş olması şairi suçlu kılar mı?

Şair, duyduğunuz zaman içinizde bir şeyleri kıran sözlere sahiptir. Bir dilcinin mekanik algısından çok, hisleriyle yepyeni bir kelime çıkarabilecek içgüdüye sahiptir. Tüm bu sahipliğinin farkında bile değildir. Amacı, içinde yaşadığı o his ülkesinde duyduğu huzuru herkese anlatmaktır, hiçbir zaman anlatamayacak olduğunu bildiği halde… Kaybetmeye girdiği bir savaşın adam gibi yapılmasından yana olan adamdır.

İyi şiirin ne söylediğine bakılmaz, neyi neden söylemediği düşünülür. Örttüğü manaların işaret ettiği hisler duyumsanamıyorsa, kişi kendini kimsenin bilmediği, görmediği bir alana hapsedemiyorsa şiirin şiirliğinden yoktur eser. İsmet Özel, bir yerde her şiir okuyucusunun ister istemez biraz şaire dönüştüğünden söz ederken sanırım bunu da anlatmıştır ister istemez. O yüzden korkulur şiirden; bir kitaba sığıştırılmaya çalışmaktan, bir mana kalıbında daraltıdan çıldıracak şekilde sıkılmasından ve kelimeye dökülmesi olanaksız bütün hisleri söylemediği halde tam otomatik bir silah gibi zihninize boşaltmasından…  

Her şair cennetin bir remzidir ve her dil cennetin bir şairidir. Çünkü cennetle ilgili bilinen en gerçek hakikat, onun sonsuzluğudur…

2 Haziran 2011 Perşembe

Regaib Kandili

Üç aylara gün itibariyle girmiş olduk.
"Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan"
"Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır"

Kelime anlamı olarak; dilemek, arzu etmek, meyletmek anlamlarına gelmekte olan Regaib Kandili'nde en çok "bağışlanmayı dilemek" temennisi ile, kandiliniz mübarek olsun.

Bir güzel sureyi iki güzel sesten dinleyelim;

Ahmet el Acmi - Tekvir Suresi



Sudeys - Tekvir Suresi

Şair, yazar tanı(MA!!!)

şairi görmek, yazarı görmek neden önemli addedilir oldu?
en nihayetinde şairler de yazarlar da bir nevi yalancılardır.
ve aslında yalancılar bilinmeyi istemezler, istememeliler en azından.
bugün söz sanatlarıyla uğraşan bir kimse yeterli nevrotikliğe sahip biriyken bir de bilinmek istiyorsa, bu onun sanatçılığını tartışılır hale getirir.
bu herkesin kendi içinde hesabını yapacağı vicdani bir muhasebe...
içlerinde olanı ancak onlar bilir...

zamanın fanusunda, güvenli bir hapsedilmişlik içinde, tarihin hiçbir döneminde bu kadar iç içe olmadığımız, insanlarla ve gerçeklerle, aramıza perde germesini umduğumuz, bize bir parça özgür olduğumuzu, kendimiz olduğumuzu hissettiğimiz eserleri yaratan kimseleri elle tutulur gözle görülür kılmanın ne manası var?
rasyonalizmin modernize edilmiş ahlakı, kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesi, hepimizi psikosomatik rahatsızlıklara maruz bırakıp patolojik bir "bilme" histerisine itti.
artık tanrı'nın varlığını bile bilişsel yetenekleriyle "kavramak" isteyen post-modern insanlar çıktı ortaya.
konuşan bir tanrı'dan var olduğunu ispatlamaya zorlanan, bunu belirli bir akademik düzeyde yapması istenen, aksi halde söylediği şeyler hurafe yaftalamasıyla toplum içinde değersizleştirilen, kalabalıklardan uzaklaştırılan, yalnızlaşan bir tanrıya döndü artık inancımızın mabudu...
bu seviyenin olduğu bir mekanda, elbette söyleyecek sözü olduğunu düşünen insanlar da kendilerinin varlığını kanıtlamak zorundalar.
yoksa bir kimsenin kendisini değerli görmesi, "narsistik" kırılmalar taşıyan bir elmas gibi göz alıcı olmaya mahkum!
ki bugün o camdan elmasın da taliplisi bulunur.

Mozart, kralın sarayında, bir gece bir hizmetçiyi kovalarken krala yakalanır.
ikisi de olayın vehametinden kızarmıştır.
Mozart, "ben aşağılık bir insan olabilirim, ancak eserlerim kıymetlidir!" diyerek odasına çekilir.*
Murat Menteş, bir söyleşisinde bütün önemli addedilen şahsiyetlerin, karşılaşıldığında, insanda ister istemez "bu muymuş?" hissi uyandırdığından bahseder.
bu karşılaşmalarda insanın kendi olgunluğu arttıkça yaşayacağı hayal kırıklığı azalır.
ne var ki bugün meyveler hormonla olgunlaştırılmaktadır, tıpkı "sanatçı"ların reklamla olgunlaştırıldıkları gibi...
hasılı kelam, siz siz olun sevdiğiniz yazarı, şairi yakından filan tanımaya kalkmayın,kendinizden de tiksinmeyin...

*hikaye Dücane Cündioğlu'ndan bir tv programında dinlenilmiştir.

24 Mayıs 2011 Salı

Sen Susunca

Berna Ç.'ye...

tehlike yakmadan kulaklarımı,
sessizce akar içime.
kimse bilmez bu hali,
kimse duymaz ki senin sesini...
tenindeki bıçak keskinliği,
doğramaz oldu hayallerimi.
kimseyi özlemedim ben,
seni özlediğim gibi...

sen gittin diye ölmüyor insanlar.
ölmek onların işi...
kimse farkında bile değil sanki,
herkes her şeyi biliyor gibi.
ben acemilik nedir bilmezdim;
karıncalar taşıyormuş meğer dünyayı.

cinayetten arıyorlarsa beni,
şaftım kaymışsa artık gecelerde.
seninle bile konuşmuyorsam mesela,
söylesene bitmedi mi bu çılgınlık hala?

sen gidince ölmedi kimse.
ölmek ne iğrenç bir kelime!
sen susunca susmadı kimse.
ben, sağır oldum sadece!

20 Mayıs 2011 Cuma

Otobüsün İçinden Hayat

18 mayıs 2011 Selçuk Üniversitesi’nde Kahraman TAZEOĞLU  Bey’in söyleşisine katıldık. Çok samimi ve esprili bir insanmış kendisi. Tabi bu benim  1,5 saatlik izlenimimden anladığım.  Belediye otobüsleri üzerinden hayatı anlattı bize.  Hayata bir de belediye otobüsünün camından baktık. Otobüse binip etrafa baktığımızda, aslında onlarca kendiniz vardır. Farklı ruh hallerine bürünmüş bir sürü siz.  İnsanların gözlerindeki çizgilerden hayatlarını okumaya çalışırsınız. Kimisi ayakta uyuyordur, kimisi uyuyordur, kimisi dışarıyı seyrediyordur, kimisi yanındaki huysuzun çenesine katlanıyordur., kimisi saklanmıştır kulaklıklarının arkasına, dinlediği müzikle bambaşka alemlere girmiştir, hiçbir şeyin farkında değildir… Buralara çok girmiyorum.
Ha, en güzeli de, bir sürü kişi durakta beklerken, otobüsün sizin önünüzde durması ve kapının tam önünüzde açılması. İşte o an bütün sıkıntılar unutulup önünüzdeki kapıya bakarsınız. Hangi ruh halinde olursanız olun bu sizi çok mutlu etmiştir. O an’ı uzatmak için yavaş hareket edersiniz. Gerilirsiniz, arkadakilere hava atarak bakarsınız, “ben binmezsem siz binemezsiniz” der gibi. İçeriye girdiğinizde bir sürü boş koltuk varsa hangisini seçmeliyim diye tereddüt edersiniz. Kimisi de hep aynı koltuğu seçer. Her ne olursa olsun otobüsün içinde bir hayat vardır.

***

“Otobüs dolu, en önde liseli birkaç çocuk sürekli yüksek sesle konuşuyorlar, birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar. Tüm otobüs rahatsız oluyor ama kimse bir şey diyemiyor. Şoför de öyle. Ama sabrı taşıyor şöförün ve biraz iyimser şekilde diyor ki;
-Evladım susun ama kaza yapıcaz şimdi bakın.
Çocuklar birbirlerinin yüzüne bakıyor, sonra birisi şoföre diyor ki;
-Tamam amca tamam sustuk sen yap kazanı.”

***

“Şoför otobüste kalkış saatini beklerken elindeki sigarayı püfür püfür tüttürmektedir. Arka koltukların birinde oturan bayan kalkıp şoförün yanına gider ve eliyle sigara yasağı uyarısını gösterek;
-Bakın burda ne yazıyor; sigara içmek yasaktır.
Şoför bir kadına bakar, bir yazıya. Sonra eliyle işaret ederek der ki;
-Ona bakarsan “şoförle konuşmak yasak” da yazıyor.”
bkz: kadın cevab veremedi.

***

Tabi Kahraman TAZEOĞLU konuşur da konu aşka gelmez mi? Belediye otobüsünü sevgiliye benzetiyor Kahraman Bey.
Ehem, hemen kötü anlamda düşünmeyin canım. Diyor ki;
-İkisini de sokağın başında görünce heyecanlanırsınız.
-İkisi de hep geç gelir.
-Ve ikisine de “niye geç kaldın?” diye sorulmaz.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Çocuk Şarkısı

Kutu kutu pense taşırdım yanımda, hatalarını onarmak için.
Bir de elmam olurdu, acıktığında yersin diye alırdım yanıma.
Ya hayat arkadaşım bir gün bana arkasını dönerse? Ağlıyorum için için…
Yanında oldum her zaman bilirsin hayat boyu.
İçimde ürkek bir titreme düşünüyorum koyu koyu.
Öyle bir sevmişim ki seni bilemezsin. “Ama şurası eksikti” diyemezsin.
Tam tekmil sevdim seni eminim.
Hastalıkta sağlıkta senin yanında olmaktı yeminim…
Yağ sattım bal sattım, yine de aldım en beğendiğin ayakkabıyı.
Hevesin geçince çöpe attın, öldürdün bu talihsizlik ustasını…
Dilim kopaydı da “seviyorum” demeseydi sana…
Gerçi kalp sevince dil neylesin? Onu da koparamazdım ya.
Koca ömrüm heba oldu ya, sağlık olsun ya…
Portakal istedin bir gece yarısı hiç unutmam.
Ama gönlünü edemeyince uyuyamam.
Çulsuzum, param da yok ama bir yalan uydurup ikna etmiştim Manav Hayri’yi…
Soydum, başucuna koydum. Bir teşekkür etmedin ama olsun en azından rahat uyudum.
Böyle geldi geçti hayat, sana hep fırından yeni çıkan ekmeği yedirirdim, bense bayat…
Bir gün adıyla ekmeğe bir yağ sürüp vermesen de, mutluydum yinede.
Kahvaltı sofrasındaki gülücüklerini izlemek yeterdi.
Mini mi mini bir kuş konmuştu bir gün penceremize.
Merhametini ilk o zaman görmüştüm. Kıyamadın aldın ya onu içeriye, çok şaşırtmıştın beni.
Bu kadın mıydı bana bir gün olsun minnet duymayan?
Bu kadın mıydı gözlerine baktığımda değersizliğimin yansımasını gördüğüm?
Kuş kadar olamamıştım anlaşılan senin gözünde. Yalan yok kıskanmıştım minnacık kuşu.
Pırpır edip canlanmasına izin vermeden ezmiştim ya onu, hala kulaklarımda o nefretle “Aptal!” deyişin. Anılarımda canlanır yaptığım her hata da senin sesinden yankılanan o “Aptal”…
Sevmedin belki de beni hiç ama hep mutlu görürdüm seni. Buydu tek tutunacak dalım.
“Kusura bakma başkasını seviyorum” diyene dek.
Hep mi talihsizliği işaret ederdi benim kahve falım?
Seninle geçen her yıl için bir kurşun saydım ömrüme tek tek…
Geriye pek bir şey kalmadı zaten. Doktor en fazla altı ay yaşarsın dedi ama sanmam.
Senin için yazmayı bile beceremediğim bir şiirden sonra ölürüm herhalde.
Biliyor musun akıllandım artık, hiçbir yalana kanmam…
Ölüyor olsam bile dayanamam koşa koşa yetişirim son nefesimde, sen yeter ki gel de…
Ve bir gün geldim eve, her zaman ki gibi kimse yok…
Dolaptaki ilaç gözüme takılır. Dedim ya akıllandım artık diye,
“Aptal!” falan değilim senin o gün dediğin gibi. Şeker falan sanmadan bitirdim hepsini.
Ne kurtarmaya gelecek bir annem vardı,
Ne de “Aptal!” deyip yaptığımdan utandıracak bir "SEN"…

15 Mayıs 2011 Pazar

İnternete Müdahale Meselesi


Az önce malum "İnternetime Dokunma" yürüyüşündeydim, meselenin ele alınış şekli beni hiç tatmin etmiyor olsa da sonuçta bu olay en temelinde internete yapılan müdahaleye tepki göstermek amacı taşıdığı için ne olursa olsun destek vermenin zorunluluk olduğu kanaatindeyim. Ama işte ortada en temel sorunun üzerini kapatabilecek ve çözümünü engellebilecek kadar ciddi bir yanlış yönelim var çünkü protestolar neredeyse tamamen 22 Ağustos'a odaklanmış. Yani internetin filtrelenmesine. Şimdi bu filtre olayı o kurumun başkanının da söylediğine göre tee Şubat ayında ortaya çıkan ve kurumun internet sitesinden de tee o zamandan açıklanmış bir şey. Ama işte saçma sapan bir şekilde seçimlere bir buçuk ay kala gündeme getirildiğinde ne oluyor? Provokasyon bik bik bik. Hayır provokasyon olsun canıma minnet, senelerdir uyuyan internet kullanıcılarını uyandıracaksa provokasyon olmasının benim için hiçbir mahsuru yok. Ama uyanmıyorlar. Filtre de filtre diye tutturulmuş, tüm tepkiler onun üzerine bina ediliyor. Sonra BTK Başkanı açıklama yapıyor, standart paket değişmeyecek diyor, şu anki internetiniz güvende, onunla ilgili herhangi bir değişiklik olmayacak diyor. İlk başta tepki veren insanların pek çoğu "aa, bak yalanmış, provokasyonmuş" diyor geri çekiliyor, öbürküler kuruma güvenmiyor (e haklılar da) "yalan söylüyorlar, değişecek" diyor. Sanki zaten yıllardır saçma sapan, geri zekalıca bir şekilde internet kullanmaya mahkum edilmiyormuşuz gibi, bu filtre meselesine kadar her şey güllük gülistanlıkmış gibi bütün tartışmalar filtrelerin üzerinden dönüyor. Filtrenin şu an kullandığı internete dokunmayacağını öğrenince rahatlayan adamla zaten işim yok, bu sıra youtube da açık nasılsa, o mutlu mesut internetini kullanmaya devam edebilir ama protestodan geri adım atmamasına rağmen tepkisini filtreye endeksleyen topluluk önemli bir hata yapıyor çünkü sansürcü devletin eline açık bir şekilde koz veriyor. Filtreler geldikten sonra gerçekten standart paket denilen seçenekte bir değişiklik olmazsa (ki gerçekten olmayacağını düşünüyorum) ne diyeceksiniz? Devlet, "bakın biz demiştik provokasyon bunlar diye" diyecek. Çünkü devletler böyledir, yalancıdır, yüzsüzdür. Filtre olayı ortaya çıkana kadar neredeydiniz demiyorum tabi ki, çok fazla kişinin dikkatini çekmesi açısından iyi de oldu bu ama dediğim gibi tepkinin odak noktası bu şekilde kalmaya devam ettikçe pek çok şey boşa gidecek maalesef. Yine de, her şeye rağmen "internete müdahale" ile ilgili ilk defa bu kadar kamuoyu oluşturulmuş olması önemli evet. Umudumuz var, en nihayetinde biliyoruz ki; "umut inatla yaşamaya devam ediyordu, cehennemde bile."

Not: Konunun bütünlüğü dışında bir şey ama bu sansür protestoları karşısında "pornocular, pornolarınız elinden alınacak diye sokağa dökülüyosunuz" diyerek akıllarınca meseleyi basitleştirmeye çalıştıran bir insan çeşidi de var. Bir devletin kendi vatandaşının porno izlemesine karışmasını kafalarında nasıl bir yere oturtup kendileri için normalleştirebiliyorlar bilmiyorum ama evet porno da bu sansür meselesinde çok önemli bir yerde duruyor. Sadece porno içerikli siteler yasaklanıyor olsaydı da vatandaşa yapılan saygısızlığın ve terbiyesizliğin boyutu değişmeyecekti.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Öğrenciyken Yapabileceğiniz 10 Şey

1- Alışveriş merkezinde kasada sıra beklerken sıra size gelince başörtülü kasiyere bakıp; “aa bu kasa kapalıymış, tüh!” deyin.
(yalnız kesinlikle başörtülüleri küçümsemek için değil, sadece sıra size gelince “efendim bu kasa kapalı sizi yan tarafa alalım” diyen kasiyerlere iğneleme amaçlı)

2- Kitapçıya gidip, herhangi bir arkadaşınızın adını söyleyerek son kitabı geldi mi diye sorun;
“Halit Çetin Sözer’in son kitabı var mıydı acaba?”
Eğer Konyalıysanız muhtemelen “Bitti ama haftaya gelecek.” Cevabını alacaksınız.

3- Tramvaya binerken tam sıra size geldiğinde dolduğu için binemediğiniz zaman, daha kapı kapanmadan içerdekilere;
“yaa hep siz biniyorsunuz, Siz çok bindiniz inin de biraz da biz binelim, hem siz evde de binersiniz” gibi şeyler söyleyerek saçmalayın.
(eylül koç – çok lül ye)

4- Erikli marka su veren kantinciye;
“bunun sadesi yok mu?” diye sorun.

5- Zevkine ÖSS’ye girip, (veya adı her neyse) daha kitapçıklar dağıtılmadan, herkesin tam heyecanlı heyecanlı dua okuduğu anda;
“hocam test mi klasik mi?” diye sorun. Çıkışta da “hocam ne zaman okursunuz?”

6- Zabıta dayınız ya da tanıdığınız varsa, ayak dinlendirme makinasında ayaklarına masaj yapan arkadaşınızın yanına gönderip ceza yazdırın;
“görmüyor musun kardeşim ‘ayak dinlendirMe’ yazıyor, sen de oturmuş ayak dinlendiriyorsun!”

7- Sınıfta uyuyan arkadaşınızı, “Abdurayim kalk yerine yat oğlum, abdurayiiiim hadi oğlum” “abdurayim kalk lan devrim oldu” “abdurayim uyan geldik” gibi sözlerle rahatsız edin, uyandırın.

8- Otobüsü durdurup “falan yerden geçiyor mu?” diye sorun. “geçmez” derse;
“öpiyim de geçsin” deyip kaçın.

9- Maraş dondurmacısına parayı uzatıp çekin, uzatıp çekin. Hep o mu bizi kandıracak, birilerinin intikamımızı alması lazım.

10- Hocalarınızla işbirliği yapıp, "Bahar Şenliği" adı altında organizasyonlar düzenleyin ve o organizasyonlara gelen herkesi "Bu çocuk okumaz" diye okuldan atın.

NOT; Öğrenci değilseniz hobi olarak yapılabilecek bir şey; Geziye gittiğiniz şehirde, otobüsün içindeyken, aşağıdaki yayaları sanki bir şeyleri varmış gibi hayretle izleyerek fotoğraflarını çekin. Neler olduğunu anlayamasınlar.

13 Mayıs 2011 Cuma

Bundan Anlıyorum

beni kıskanman gereken tek şey çaydır.
seni çay kadar sevdiğim zaman anla ki
artık vazgeçilmezsin,her şeysin.
ki ben şu hayatta en çok çayı sevdim.
sevdim dediğime bakma,
bizimki bir çıkar yol bulamama durumu.
alkol haramdır bilirsin,
tütün konusu tartışmalı.
sekr halinde geçsin diye ömrüm,
bir çayı sevdim,bir seni...
ara sıra puro içerim,özellikle geceleri
sanki daha az günahmış gibi,
şahit olmazsa insan,Allah affeder belki
dünya benim için cehennemdi.
Allah affetti,seni gönderdi.
***
bilmiyorum ki edebiyatın lisede kaçtı.
ben sana devamlı hayaller kuruyorum,
bütün şairler paslı bir bıçaktı.
su çiçeğine yakalanmışsa bir kadın
ya hamiledir,ya fakir
çayı şekersiz içmedikçe anlayamazsın,
seni peynir gibi sevmek nedir?
***
benim edebiyatım hep kötüydü.
saçma sapan şeyler öğretmek istediler...
ben saçma sapan şeyleri sevmem.
sevdiğimde saçma sapan olurum.
seni saçma sapan seviyorum.
saçma sapan ne demek bilmiyorum.
***
sana güzellemeler yazıyorum.
şiir varsa,her şey var olabilir hayatta,
aşıklığımı bundan anlıyorum.
gündüzleri seni insan gibi görüyorum,
gece olunca ben şair oluyorum,
sen külkedisi...
hiçbir şair cesur değildir;
katiller şiiri çok sever,
kelimelerle öldürür çünkü şairler.
sana şiirler yazıyorum çünkü,
çünkü seni kelimelerden koruyorum,
çünkü şairler hep korkaktır.
terziler bu tip şeyleri fark etmezler.
bir bıçak şairinse kesin paslıdır,
kılıçları kınlarında yaşlanır.
aşıklığımı bundan kanlıyorum.
sen dedikçe fena yoruluyorum.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Bir Şeyler Yapmalı


Bir şeyler, bir şeyler..
Mesela ölürken çocuklar masum,
Zalimken bir yanı dünyanın,
Ve kıyılırken cana hadsiz
Bir şeyler yapmalı.

Ya da şeytanı, gölgede pabuçsuz
Bırakmışsa diktatörler,
Bir şeyler yapmalı artık!

Dera'da bu haykırılıyorsa
Kuzeye doğru:
"Neredesin Türk insanı?!"
Bir şeyler yapmalı!

Bir şey nedir bilmiyorum.
Buazzizi'nin yaktığı ateş,
Bu bir şeydir ,
Hayır çok şeydir.

Bir şey nedir bilmiyorum.
Ölmek midir mesela, en şereflisinden?
Ölmek nedir bilmiyorum,
Ben Suriye için ölürüm,
Hiç ölmediğim kadar.

Bir şeyler yapalım, ki ölmesin çocuk.
Bir şey nedir bilmiyorum,
Diktatörün Allah bin belasını versin!
Bir şeyi biliyorum;
Bir şeyler yapmalı..

Ve bu bir şey, asla;
Olanı biteni,
Öleni gideni
El kol bağlı seyretmek değil!.
Bir de bunu biliyorum.