25 Haziran 2013 Salı

karışık çerez













- "saat kaç?" dedi adam.
+ "bilmiyorum, sürekli değişiyor." dedi çocuk.

- "her şeye bir mazeret buluyorsun." dedi anne.
+ "on parmağımda on mazeret var" dedi çocuk.

- "neden yuvaları dişi kuşlar yapar" dedi ayşe.
+ "dişi kuşlar mimardır" dedi ali.

çok
sıkılıyorum
dedi
-limon

- selamun aleyküm
- ve aleyküm selam.
[selam vermek sünnet almak farz, gelsin sevaplar.]

- eller yukarı! bu bir duadır.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Taksim ve Pasif Direniş





   Takvimler 1917 yılını gösterirken, Hindistan’da Mahatma Gandhi adında bir adam, İngiliz sömürgeciliğine karşı ilginç bir protesto başlattı. Başlarda İngilizlerin umurunda bile olmadı bu protesto; Çünkü basit bir oturma eylemiydi sonuçta ve bir süre sonra etkisi kaybolacaktı. Ne var ki, işler İngilizlerin umduğu gibi gitmedi. Değişik bir olaydı bu ve gün geçtikçe bu pasif direnişe katılanların sayısı hızla artıyordu. Önceleri İngiliz mallarını boykotla başlayan bu pasif direniş, gitgide emperyalistlerin canını çok daha sıkmaya başladı. Dünyada birçok halk isyanı görülmüştü. Kimisi başarılı oldu kimisi başarılı olamadı ama hepsinde kan dökülmüştü. Ama burada tek kurşun bile atılmamıştı ve kimsenin burnu bile kanamamıştı henüz. -Şimdi burayı iyi okuyun ve neden Gezi Parkı protestolarını Gandhi’nin direnişiyle örneklendirdiğimi anlayın.- Kurnaz İngilizler bu pasif direnişi provoke etmek için önüne gelen Hindu’yu öldürmeye başlar. Amaç bir karşı ateş alıp bu eylemleri silahla dağıtmaya çalışmaktır. Lakin Gandhi akıllı bir adamdır ve lideri olduğu bu direnişin provoke edilmesine izin vermez, şiddetten kaçınır.

   Ama biz Taksim’de bu provokasyonlara izin verdik! Şimdi sizlere bu olaylar nasıl başladı ve nasıl devam etti kısaca anlatayım. Olaylara en başından beri tanık olan arkadaşımın anlattıklarından yola çıkıyorum. İlk başta küçük bir grup oradaki ağaçların sökülmesine karşı tepkisini gayet masumane bir eylemle gösteriyordu. Basit oturma eylemleri, oradaki ağaçların altında kitap okuma eylemi gibi… Sonra bu eylemlere polisin orantısız güç kullanarak müdahale etmeye çalışması işleri çığırından çıkardı. Oradaki insanlar pasif direnişini koruyamadı ve birkaç gün içinde meydan savaşına dönüştü bu protestolar. Pasif direniş bozulduktan sonra tepkiler hükümete döndü. İçlerinde hala bu kışkırtmalara uyulmaması gerektiğini bilenlerde vardı ama onların çabası yetmedi. Ki sizlerde biliyorsunuz o iyi niyetli eylemcilerin Akaretler’deki çevre temizliğine katılan, polise taş atan diğer protestoculara “yapmayın!” diyen insanların olduğunu.
Şimdi bu protestoların nasıl bir anda kanlı eyleme döndüğünün sebeplerinin yarısını gördük. Bir diğer yarısı var ki bu hepsinden daha önemli. Başta demiştik ya polis orantısız güç kullandığı için olaylar büyüdü diye… Polisin orantısız gücünün öncesinde Taksim’deki küçük protestocu gruptan çok daha küçük başka bir provokasyoncu grup gelip o pasif direniş esnasında polise taşla sopayla saldırmaya başlar. Asıl ipler burada kopmuştur aslında. Polisin asıl hatası bu provokasyoncu grupla gerçekten oradaki ağaçların sökülmesine karşı olan grubu birbirinden ayıt edememesidir. Neticede kurunun yanında yaşta yandı. Durum böyle olunca bu haksızlığı kendine yediremeyen insanlar ve onların tepkileri çığ gibi büyüdü. Buna benzer halk hareketleri manipülasyona açıktır. İstendiği takdirde çok kolay bir şekilde iç savaşa dönüşebilir. Bahsettiğim provokatörler orada birkaç polisi şehit etse bu olaylar sadece muhalif kesimle kalmaz, hükümet yanlısı kesimle muhalifleri karşı karşıya getirir ve asıl o zaman “Türk Baharı”nı yaşarız. O sebepten dolayı tepkilerimizi şiddete başvurmadan dile getirmeliyiz. Sağduyu, bu tür manipülasyon tehditlerini engelleyici bir unsurdur. Bunlara çok dikkat edilmeli.
 Şimdi haklıyken haksız duruma düşen Gezi Parkı direnişçileri mi suçlu, yoksa iyiyle kötüyü ayırt edemeyen polis mi suçlu? Biz bunları düşüneduralım bu felaketin meyvesini de provokatörler yesin.

   Hepsinden önce acaba şunu düşündük mü? “ Neden bu pasif direniş provoke edildi?”
Benim canım milletim! Biraz önce Gandhi’nin pasif direnişini kimler nasıl provoke etmeye çalıştığını ve amaçlarının ne olduğunu anlattım size. Eğer Taksim’deki pasif direniş aynen devam etseydi bugün Recep Tayyip Erdoğan çıkıpta demokrasi naraları atamazdı. O insanları “anti demokrat” diye yaftalayamazdı. Hepsinden önce bu direnişin altından kalkamazdı. Benim şahsi fikrim o gün pasif direnişi bozan provokatörlerin hükümet eliyle desteklendiğidir. Katılırsınız ya da katılmazsınız size kalmış. Yalnız şunu bilmekte fayda var ki; Eğer küçük esnaftan topladığı eşek yüküyle vergi ve o vergileri ödeyemediği için tonlarca faiz bindirdiği paraları “yetim malı” diye adlandıran bir başbakan olsaydınız, büyük şirketlere ve holding patronlarıyla kanka olup, burjuvazinin önünü açıp, işçinin sosyal hakkını elinden alıp, günde 10 – 12 saat mesai yaptırıp, yaşama hakkı bırakmadıysanız sizde o pasif direnişten korkardınız. Çünkü sizde bilirdiniz ki şiddetsiz tepki en masum tepkidir ve indiremeyeceği zalim yoktur. Bana istediğiniz kadar “pis komünist, lanet solcu” diyebilirsiniz. Ama size yıllardır ideolojilerin topluma olan zararlı etkileriyle uğraştığımı bildireyim. Ben komünizm, sosyalizm, kapitalizm vs. her türlü ideolojinin bir araç olduğunu ve ideolojik çatışmalardan doğan kaosun rant elde etmek için eşsiz bir silah olduğunu anlattım şimdiye kadar. O yüzden Size cevap olarak ancak “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu!” diyebilirim.

   Dipnot: Hegel’in Diyalektiğini hatırlayın:
Tez: Pasif direniş
Antitez: provokasyon
Sentez (işin kaymağı): kaos ortamı ve sevgili başbakanımızın elde ettiği rant!

1 Haziran 2013 Cumartesi

Mesafe

Mesafe
                                           
                       olurda birini görürde seversen, 
                       sakın arkasından gitme, 
                       yüzüne bakma ve konuşmaya çalışma.                             
                       karnında kelebeklerin uçuştuğunu hissedersen, 
                       lepidopteroloji uzmanına git,
                       bilip de acı çekme bilmeyip de acı çekmekten beterdir,
                       çünkü gördüğün kişi sevdiğin kişi asla olamaz!                        
                       "mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir,
                       bunun üzerine çıkış yolları kapanır"        
                       ve unutma büyük şairler hep uzak mesafeden sevmiştir.
                       Not: sayın görülen kişi "birine verilicek sevgin yoksa,
                               ona ümit dolu gözlerle bakma".

30 Mayıs 2013 Perşembe

finaller kadir kıymet bilmiyor anne

okula kem düşende
hocaya daş düşende
ruhum yerinden oynar
notuma F düşende

bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala

sınavlar olmayaydı
şarkılar baymayaydı
ne finalim ne bütüm
heç biri olmaydı

bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala

yov yov.

nafile filintalar, 2013
orhan gencebay binerken arka kapıdan inilmez kaptan.
http://www.youtube.com/watch?v=F0TVreXkxlg

19 Mayıs 2013 Pazar

Toprak

temsili; cenin uykusunda bekleyen tohum.
Ben hep zannederdim ki tohum’dur asıl olan. Tohumu iyiyse ve güzel, muhakkak patlayacaktır bir yerlerden kendi ağacımızın. Ve tohumun niteliğidir ağacı ağaç yapan. Ve ben hep sevinmiştim tohumuma, dokusuna ve niteliğine.

Ama yanıldım. Çünkü toprağın değiştirilemez, o sert gücünü yıllarca yok saydım. Toprağı ve mahiyetini öğrenemedim. Mütevazı, kararlı ve yerli yerinde, hiç sağlam olamadım, duramadım. Çünkü hassas, zayıf ve salaktım.

Topraktan yaratıldım, pişmiş çamurdan; Alak! Ama ben başlamam gereken ilk yeri bilememişim. Toprağa baksaydım hikâyemi görecektim, aslımı ve mahiyetimi. Ama ben tüm bu zamanın veletleri gibi ateşe, ateşten yaratılana içten içe imrendikleri gibi göz diktim. Ukdeli bakışlar parlattım gözlerimde. Yetmedi içimdeki ateşi ayan ettim, uzağımdaki alevlere imrenip içimde kara ateşler büyüttüm. Kara ateşi, ah o çaresiz kıskançlığımı.

Su’yum geldi imdada ama buharlaşıp uçtu o da. Hava’mda yeller esti ama o da serinletemedi. İçimi serinletecek tek bir şey bulamadım.

Bir türlü patlayamamış, hala cenin uykusunda bekleyen tohumum; filizlenmeni, yeşillenmeni beklemiyorum artık. Ağaç olman gibi bir düşüm de yok. İstersen o mahiyetini bir türlü anlayamadığım toprağın altında sonsuza kadar kal. Belki gübre olursun.

Şeytanın dahi çamur diye horladığı, kendi ateşinin yanında çorak ve değersiz gördüğü mahiyetim, seni anlayamadığım müddetçe bir .ok olmayacak benden.

Toprağın çorak’sa, suyun az’sa ve havadan, güneşten yana nasibin kesikse ve ateş’lere atılamayacak kadar aşktan uzaksan sakın ağaç olma düşü kurma içinde.

Yakınmayı kes ve sonsuza kadar bekle içinde. Çorak toprağının, memleketinin ve de içinin, içinde. Seni ol(a)madığınla sınayan, belki de toprağın mahiyetini anla diye toğrağa gömen Zat’ının izzetine.

*

Ah.. Aklıma dindar ama çorak gençlerin pek sevdiği, ah benim de ufakken sevdiğim Necip Fazıl mısrası düştü, şaka gibi, inadına düştü şimdi.

Google’den bulup, iğneleyelim güzelce;
Tüm bu mızılamalara Necip Bey’in o kendinden pek bir emin sesi, tane tane söylüyor;

Tohum saç, bitmezse toprak utansın! 
Hedefe varmayan mızrak utansın!

*

Kendi’mi, ben’imden başka acıtacak; yoktu iç’imde.

2013, Mayıs 19.
Gece.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Nirengi


türbülansa girsem elimde karizantemler
çıkaracak sen misin beni rüveyda
bilmem sana ne kadar mühlet versem
takvimler şah-mat, hiç olur vefa
müsait bir türbülans ve karizantemler

kuru üzüm yersen güneş doğarken
zihninde yer eder, yarin sureti
unuttu, unutcak, unutur derken
aya hüzün kalır tek mahareti
güneş doğar kuru üzüm yersen

kişi başıma düştükçe gelir giderim
yolunu gözlemekten hasılam şaştı
dünya mı ay mı karar verirsen
üstü açık atımla gelir alırım.
sonsuz mutluluk kısa bir soluk

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe




Hay ve Robinson, ölüm tehlikesi atlatıp, bir kurtuluş olarak ıssız adaya düşen iki ayrı insan. Doğaya, kendilerine,  insanlara karşı tavırları; düşünceleri, inançları, soruları, değerleri birbirinden çokça farklı iki insan, iki dünya, iki farklı medeniyet.. 
Hay Doğu, Robinson Batı..

Hay, ıssız adaya geldiğinde yanında hiçbir şey yoktur; tecrübesi de, bilgisi de, adı da, eşyası da yoktur. Robinson'un yanında gemiden adaya taşıdığı onlarca işine yarar malzeme, silahları, tecrübeleri, bilgisi, hırsı, ferdiyetçiliği, arzuları vardır.

Hay, gözünü kendisinden başka insanın olmadığı bir doğaya açmıştır ve kendisini tabiatın, çevresinde olan bitenlerin bir parçası olarak görmüştür. Doğaya karşı korumacıdır, doğaya hizmet eder. Çekirdekli meyvelerden yer ve çekirdeklerini de toprağa eker. Kendisini diğer canlılarla mukayese eder. Robinson ise ıssız adaya gelmeden önce sosyal yaşamında hayli aktif biridir, ki ticaretle uğraşıyordu. Issız adadaki yalnızlık onun için çok zordur. Fakat o bu yalnızlığı bir fırsat olarak görür, adanın tek hakimi olabilecektir. O doğanın bir parçası değil, sahibidir, adadaki her şey onundur, ona hizmet eder. Doğaya karşı acımasızdır, müsriftir. Her şey onun varlığının devamı içindir.

Adada diğer insanlarla ilişki kurarken Hay, kendisini onlarla aynı seviyede tutar. Onları arkadaş ve birlikte hayatını sürdüreceği insanlar olarak görür. Robinson ise adaya gelenleri köle ve uşak olarak görür. Kendisine 'efendi' denmesini ister. Diğer insanlar hayatlarını ona borçludur, gerekirse onun için ölmelidirler. Hiç kimse yokken bile adada o bir kraldır. Müthiş bir iktidar arzusu vardır.

Hay, hayatını ulaştığı doğrular ve yanlışlar çerçevesinde sınırlar. Bedenini bir emanet ve Tanrıya ibadet etmesine bir araç olarak görür. Bedenini korur, temizliğe ve güzelliğe dikkat eder, sade yaşar. Robinson'un sınırı yoktur. Canı ne isterse onu yapar. Bedenini amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak görür,  ancak daha fazla çalışması için değer verir bedenine. Temiz değildir, güzelliği de önemsemez. Onun için mühim olan faydadır.

Hay için Tanrı en yüce varlıktır, insan kendi varlığını o varlıkla bütünleştirmelidir. Evrenin merkezi tanrıdır. Hay'ın amacı Tanrıya ulaşmak, onun rızasını kazanmaktır. Robinson'un Tanrıyla ilişkisi de pragmatiktir. Tanrı kendisini tehlikelerden koruduğunda, ona yardım ettiğinde, onu mutlu kıldığında aklına gelir ve ona bağlanır. Ama çeşitli sorunlarla karşılaştığında Tanrıya olan inancı sarsılır. 

7 Mayıs 2013 Salı

melâl


                                        kaligrafinin en güzel örnekleri içimde,
                                          içimde yemyeşil bir bahçe var,
                                           içimde armut ağaçları var; empati kurduğum,
                                             mineralleri bonkör bir toprak,
                                          ve huzur, ve sükunet, hepsi içimde
                                      içimde böyle kesif bir mezarlık var.
                                   sabır-zaman grafiği var içimde,
                                    kolumniyalar var, kurumuş,
                                     suyla dolu ibrikler taşmakta,
                                       ve mezar çiçekleri var içimde.
                                      ziyaret ederim her gün.

5 Mayıs 2013 Pazar

Kaderimize Razıyız


Bazen anlamadığın müzik.
Bazen de anlamadığın insanlar mutlu eder seni.
''Kaptan'nın ustalığı deniz durgunken anlaşılır mı?''
Zaten anlaşılmak hayatın en bedbaht hali....

8 Nisan 2013 Pazartesi

Dinlenmek, ne kadar da yorucudur...


Düşünmek, birikim ister..
An denen kavram, hızdır aslında,
Bitmeyen..
Elde olan kocaman bir ömür derler,
Yalan..
Akıl hep kandırır, gerçek,
Asla bilinmez..
Birikim; öğrenmek mi?
Dinlenmek, ne kadar yorucudur...

22 Mart 2013 Cuma

çekilmemiş film replikleri -üç-















- neden resim çiziyorsun?
+ çünkü bazı şeylere sadece çizerek ulaşabiliyorum.

20 Mart 2013 Çarşamba

Yakın Ve Uzak

Kavurucu bir yaz günüydü...
Güneşin çarpan sert ışıkları altında, elini alnına koyarak siper etmeye çalıştı siyahlar içindeki kız...
Sebebini bilemediği bir merakla, o yabancıyı beklemeye devam etti. Denizin kenarındaydı biliyordu ki oraya gelecekti. Buluşma noktalarıydı. Birbirlerine ulaşamayacak kadar uzak, bulduklarında ise ayrılmayacak kadar çok yakındılar.
Yolda tanışmışlardı ve sadece yolda devam etmişti yolculukları. Bir arpa boyu yol aldılar ama yolda kalakalmışlardı.
  Siyahlı kız, çok geç göstermişti ayağındaki prangaları ama  artık çok geçti. Çocuk denize, semaya,yola ve kıza  çoktan Aşık olmuştu bile...

18 Mart 2013 Pazartesi

Yazar Bu Yazıya Bir Başlık Dahi Bulamadı







Gözlerimi kapayacak bir yer bulamadım
Bana cevap verecek bir dost bulamadım
Beni alıp götürecek bir dalga bulamadım
Endişemi dile dökecek bir tek söz bulamadım
İnsandaki nefreti söküp atacak tek bir ezgi bulamadım
Halkımı bulamadım, ailemi, mutluluğumu, yolumu
Bulamadım
Hislerimi tutuşturacak bir köz
Bulamadım.

17 Mart 2013 Pazar

Filistince Yaşamak



İnsan…

Yürür yürür de hüzün kapatır yollarını.
Bazen Gazze’den gelir çığlıkları,
Bazen içi boş bir ruhtan.
İkisi de duyar ıstırabını,
Biri içten biri dışarıdan.
Gazzeli…
Onurlu ve kederli,
Yanı başındaki
Hatta bedenindeki,
Kederli ve kederli.
Fakat asla ölmeyecekti onun gibi
Çünkü yaşamadı ki…
Ve sakın şunu unutma!
Ama önce hatırla,
Bir Filistinliye her an gelebilir bir kurşun
Seninse yüreğindeki paslanmış bile,
Ne hissedebiliyorsun artık
Ne de tedavisi var…
Biz,
 Filistinliler kadar şanslı olamadık
Çünkü onlar gibi yaşamadık
Ki onlar gibi ölmeyi
Hak edelim.

11 Mart 2013 Pazartesi

ne hikmetse

adına şiir yazdığım ilk kızdı hikmet
adı devlet gibi korkuturdu
boyu kısaydı ama ben daha kısa olduğumdan uzun gelirdi
vücudu zayıf kendisi naif
korkulacak kız değil, sevilecekti

erkek gibi saçları vardı.
yakıştıramadım kimseye çok sonraları
onunki kadar kısa saçları
elleri..
bilmiyorum nasıldı
alnına düşerdi onu biliyorum saçları
ama korkulacak kız değildi, sevilecekti

doğuştan sürmeli sanki orta asya kokardı
kısa bir çizgiydi gözleri
ağzı kutu gibi küçük, dudakları incecikti
taze bir fındığı kıskandırırdı burnu
kirpikleri kara bir ok
dedim ya
korkulacak kız değildi, sevilecekti

beli gibi sesi de inceydi
hiç konuştuk mu hatırlayabilmiyorum
konuşurken izlemiştim onu biliyorum
korkulacak kız olur mu hiç sevilecekti
sevmiştim

orta birdi
şiirin ne olduğunu bilmeden
adının baş harflerini alt alta yazıp
şiir yazdığım kızdı hikmet
onun bunlardan hiç haberi olmadı
olmasındı

5 Mart 2013 Salı

Saydım


bir martı olsaydım eğer,
bütün martıları
öldürmenin bir yolunu bulurdum.
bir savaş pilotu olsaydım, ikaz lambası
en parlak binaya bindirirdim.
bir soda kapağı olsaydım,
boş bir koridora düşerdim
yavaşça.
seçmen olsaydım bir,
mora ve çikolataya oy verirdim.
adam olsaydım, olanın, yok olmadan kıymetini bilirdim.
tesadüfen olsaydım.

4 Mart 2013 Pazartesi

Karambolde Duyulmayan Sesler





“senin bana ihtiyacın olmayabilir ama çocuklarımın sana ihtiyacı var.”
çünkü çiçeklerin yeşerebilmesi için güneşe ihtiyacı vardır.

“nasibin olduğu yerde şansa yer yoktur”
çünkü Allah çizdiği yola ihtiyaçlarımızı bırakmıştır. şans ise ayağımıza takılan hurafelerdir

“aslında yollar uzun değil bindiğimiz araçlar yavaş”
çünkü bir uçakla vosvos yarışamaz ama motoru gönülden oluşan bir kuş herkese kafa tutabilir.

“aşk yaşayamayacağın duyguları hayal etme sanatıdır”
çünkü bir şeyi elde ettikten sonra artık heves seni terk eder. ve heves aşkın gölgesidir.

“insanların adalet terazisi kuyumculardaki hassasiyete erişmedikçe güven yeşermez”
çünkü altından daha değerli olan şey kalptir, o kırıldığı zaman güvenin değeri düşer.

“her mevsimin bir görevi vardır” 
çünkü güneşin soba, rüzgârın süpürge, yağmurun yıkama, kar’ın mikrop kırıcı görevlerini görmezden gelemezsin.

“toprağın besini yağmur ise emeğin besini de alın teridir”
çünkü hiçbir şey sebepsiz açıklanamaz.

“çocuk olsam ve tek derdim hiçbir derdimin olmaması olsa”
çünkü büyüdükçe taşıdığın yükte ağırlaşıyor.

“omuz omuza mücadelenin yaşandığı en güzel yer camilerdir”
çünkü aynı istikamete eğildiğin dostların yok denecek kadar az.

“kalbine kurt düşmüş olabilir, olsun”
çünkü kurtlar ilaçlanmış ağaçların meyvelerinde bulunmaz, hep saf ve doğal meyvede bulunur.

duygu değil his


















- sen harika bir doktorsun
+ nerden biliyorsun?
- çünkü hissediyorum.
+ zayıf bir kanıt.
- gözlerini kapat!
[elini avucunun içine alır ve işaret parmağıyla avuç içinden parmak ucuna kadar dokunur]
- ne yapıyorum?
+ dokunuyorsun.
- dokunmak, evet. nasıl anladın?
+ hissediyorum.
- hislerine güvenmelisin.

[city of angels, 1998]

25 Şubat 2013 Pazartesi

ÜÇ NOKTA



Karşımda yuvarlak,  eliptik yapıda tombik dünya bana avuçlarının içinden ateş topu fırlatır gibi sıkıntılar yollamaktan hiç vazgeçmiyor. Arada bir durduğunda ise ; bunun  bana acıdığı için mi yoksa daha büyüğünü yollayacağı  fırtına öncesi sessizliği midir bilinmez, kısacık bir soluklanma bahşeder işte bize. Dünyanın da olayı da budur zaten. Zorlukkolaylıkkolaylıkzorlukkolaylıkkolaylıkzorluk…ÖLÜM.(tek nokta) bu dünyayı noktalayan bir nokta. Devam olmayan 2 noktası eksik tek nokta.
Zahire takılıp kalmada üstümüze yok.  Hep görünenle uğraşmaktan bir adım öteye  gitmeye cesaret edemiyor oluşumuz , modern zamanın ‘advertisement’ dünyasının, bize  uyguladığı dayatmaları kayıtsız şartsız kabul edişimizden midir? Bilmem,  belki…
Oturduğumuz sıcacık yuvamızdan 2 sıkıntı görünce sanki tombik dünyayı sırtımıza koymuşlar gibi sızlanmalar neden?   Çöl sıcağı altında  gövdesine kaya oturtulan Zat’ın halini  bir nebze de olsun  hissetmenin verdiği  mutluluğu neden çok görüyoruz ? Emmare’mizi şişirmeye doyamadık gitti.
Şişkin benliklerimiz kapılardan geçemez oldu. Vücut  obezliği yanında nefis obezliği yaşıyor günümün insanı. En  büyük diyeti  en yağsız, en tuzsuz olanı  yazıyor manevi doktorlarımız  reçetemize. Ama biz beceriksiz eczacı gibi doktorun yazısını okumakta güçlük çekiyoruz.  Manevi diyet, manevi ilaç fayda etmez oldu bu hallerimize kullanım talimatına uymadığımızdan olsa gerek.
Kendimize buğz etmeleri bir kenara bırakıp  ‘vardır bir hayır’ deyip devam edelim öyleyse tombik dünyayla tombikleşmeden rejimimize. Eh fit kalmak önemli tabi maddi, manevi.

nefes al nefes ver nefes al nefes  ver me ver me ver me ver me 2 dakika verme.  tüm kilolar elveda! tek nokta.

24 Şubat 2013 Pazar

ZM / Put

"ibrâhîm, içimdeki putları devir
elindeki baltayla, kırılan putların yerine, yenilerini koyan kim?"

Asaf Halet Çelebi
 
kendilerini onlara vaad edilen cennetle avutanlara/teskin edenlere avam gözüyle bakıyorlar.
onlara altlarından ırmaklar akan cennet vaad eden'i yalanlıyorlar. fakir avuntusu edip, beşeri icatlardan sayıyorlar herbirini.

saysınlar.

sorsanız herbirinin içlerinde ömürlerince arayıp bulamadıkları huzuru(!) dayayıp döşedikleri, mekanları, odaları, adaları, landları vardır.

onları haz ve zevkten az-haber, koca bir yaşamı "öbürdünya" beklentisinde, koca bir dünyanın zevklerini heba ediyor gözüyle görüp, alay ediyorlar.

etsinler.

onlara göğüsleri tomurcuklanmamış, iri gözlü, yalnız onlara bakan, kendi yaşıtı kızlar vaad edeni de alay ediyorlar.

edemezler..

aptallar. aptallar. varsın bir bok olamayayım, sap duramayayım bu dünyaya, hepsini aşağı'dan görüyorum.

*

sorsanız, ah bir girebilseniz o erkek gözlerinden içeri, ne kadınların vücutları doludur iç'leri. fransız tavırlı, rus şehvetli, kuzey evropa kadınlarının doku torbası bedenleri. ah o bir çoğunun o güdük bedenlerinin ne hülyalarla parıldar gözleri. doymaz resim/videolarla birikmiş/kokuşmuş aç gözleri de, en heveskar gözlerle soyarlar el-alemde ortalık kızlarını.

deyiniz bana. deyiniz. ey kadınperestler; vücutperestler; putperestler deyiniz. ah o "bir dünyabedenleri"nizin kadından başka oyuncağı var mı. ah sizi gidi siziler, o billur ruhlarınızı(!) latif etmeye(!) kadından daha güzel oyuncak var mı. bakıp pür-i arzu, ebleh suratlarınıza da gülsünler halinize şeytan'ın kızları.

ha-ha!

madem öyle, madem aç gözlerinizin en heveskarane düşü bu, o halde niçin bok atarsınız size vaad edilen cennet'e, hurikızlara. arapçasını sevmiyorsunuz diye mi düşlerinizin.

*

yaksın 1 tasdikin hazımsızlığının acısı, hala, içimi
büyütsün gediği daha, acınası gölge kibir bir daha
yeis'e düştüm, mahva düştüm, af'fa mazhar olamadım
ama susulur mu, hiç susulur mu, hem hiç sormazlar mı adama?

haset ettim. nefret ettim. lanet ettim. sonra da tutup İsmet Özel'i taklit ettim.


2012, şubat 23.