Çocuğa "Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin," desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin ön önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır - bu bakımdan yapılan uyarı bir durumdan başka bir duruma geçişin daha zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.
[franz kafka, mavi oktav defterleri, s.47]
29 Mart 2012 Perşembe
28 Mart 2012 Çarşamba
Jonlar Üzerine
Metrobüs turuncuları hayatımı şenlendiriyor. Napoleon Dynamite filmiyle tanıdığım aktörden mülhem onlara kısaca Jon adını vereceğim.
Geçenlerde metrobüste arkadaki dört karşılıklı koltuktan birine oturdum ve çantamdan kitabımı çıkardım. Yanımda oturan adam elimdeki kitaba doğru eğilerek onun hakkında bir şeyler söylemeye çabaladı. Ona yöneldim ve turuncu saçlarından onun Jon olduğunu anladım. Sordu:
-Ali Şeriati mi okuyorsun? (Karadenizli bir Jon’du fakat maalesef şiveli yazma konusunda iyi değilim.)
-Evet.
-O mezhepsizmiş!
-Mezhepsiz mi? Mezhepsiz ne demek?
-Hani dört mezhep var ya Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli.
-İyi de hepimiz bir Allah’a, onun peygamberine, indirdiği kitaba inanıyoruz. Biz Rasulullah’ın ümmetiyiz, mezheplerse sonradan ortaya çıkmış ayrımlar. Bu insan ki Müslüman bir yazar, Müslümanların dertleriyle dertlenmiş bir yazar, onu okuduğum zaman öğütler alabiliyorum. Kaldı ki Müslüman olmayan bir yazarı okumakta da bir beis görmüyorum. Okuduğum her şeyi kabulleniyorum diye bir şey yok, onları ölçüp tartabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim.
-Ama..
Anlamadı. Sanırım acıdı bana biraz, yanlış yola sapmışım gibi. Sonra bir hocayı sordu, tanıyor musun onu dedi. Tanımıyordum. Çok önemli olduğundan bahsetti o hocanın. Akabinde çantasından çantası kadar büyük bir kitap çıkardı:
-Kitap okuyorsun, sana o hocanın kitabını hediye edeyim, onu da oku.
Olmaz, adını alsam yeter bulurum kitabı, hem daha okumam gereken başka kitaplar var dedimse de yok. Biz basıyoruz bunu, bende daha var dedi. Çaresiz kabul ettim.
Karadenizli Jon’dan çok önce kaptan Jon’la karşılaştım. Tıklım tıklım bir metrobüse, yanımda arkadaşımla ön kapıdan binmiştik. Burun buruna geldiğimiz adam uçları sivri bıyıkları olan bir turuncu saçlıydı. Otobüsün doluluğundan şikâyetle muhabbete girip öğrenciliğimizden konuyu derinleştirdi. Nezaketen onun da ne iş yaptığını sorduk.
-Kaptanım, dedi. Ülkeler geziyorum, insanlar türlü türlü. Denizdeyken çok yalnız kalıyor insan, uçsuz bucaksız sular üstünde bir gemi. Ama kıyılar öyle değil, insanlar var hareketli.
Hindistan’a, Çin’e gittiğinden bahsetti ve Romanya’ya ve Ukrayna’ya. Birçok dil öğrenmek istiyordu kaptan. Böyle hikâyeler, tecrübeler anlatan insana etraftakiler de kulak kesiliyordu.
-İstanbul’u özlüyorum ama uzun süre kalınca da sıkılıyorum, dedi. Seyahat güzel, ah yalnızlık olmasa.
Önce indiğim için arkadaşım kaptan Jon’la yalnız kalmıştı. Son durakta birlikte inmişler ve kaptan kim bilir dile getirip durduğu yalnızlık derdiyle de bağlantılı olarak kahve içmek istediğini söylemişti arkadaşa. O ise tabi reddedip kaçar gibi oradan uzaklaşmış.
Ve yıllar önce yine bir metrobüsün o dörtlü kısmına oturup elime bir kitap almıştım ki karşı çaprazımda oturan, turuncu saçlı bir adam seslendi:
-Kitabınıza bakabilir miyim? Cemil Meriç mi okuyorsunuz?
-Tabi, buyrun. Cemil Meriç’in kendi kitabı değil, Ümit Meriç babasını anlatmış bu kitapta.
Kitabı aldı, arkasını çevirip sesli olarak okumaya başladı. Ses tonu zengin, diksiyonu düzgün, vurguları monolog yapar gibi belirgindi. Sonuna kadar okudu, bitince:
-Güzelmiş, dedi. Cemil Meriç çok önemli bir düşünürümüz. Öğrenci misin?
-Evet, dedim.
Konu İngilizce hazırlık okumakta olduğuma geldi. Ve eğlenceli teklifsiz adam İngilizce konuşmaya başladı. Başından beri çevremizde üstümüze bakan gözler, ses tellerimizin titreşiminini dinleyen kulaklar artık daha da dikkat kesildiler. İngilizcesi çok iyiydi. Okuldan, bölümden, dilden, memleketten, İstanbul’dan konuştuk, konuşturdu da denebilir. Bu Jon’la ilk tanışmamızdı.
25 Mart 2012 Pazar
tekne
hikayeler karanlıkta yol alıyordu
sonun karanlık olması kaçınılmaz.
içinde bütün kışlara yetecek bahar biriktiren kız
teknede her şeyin
duaya bağlı olduğunu mırıldanırken
ipe gözyaşlarımızı serdik
kurutup
ağıt yakacağız
ve bugün de geçecek.
bir ikindi vakti daha
şehir yıldız sesine hasret, beklerken
gözleri meryem kokan kız
biliyordu ki
hala rüya görebiliyorken
gündüzü arzulamak anlamsız.
değil mi ki bütün kadınlar
ve adamlar
rüyalarda makyajsız.
not:
bu şiir nafilefilintalar.blogspot.com'da yayınlandıktan sonra izdiham.com'da yayınlanmıştır.
20 Mart 2012 Salı
Ya ben ÖSYM'yi imtihan ederim ya da ÖSYM beni! *
Soru bankalarıyla gezerken devrimci olunmuyor.
Bir yerlerde birileri destan yazarken, ben
Ben ve bıkmışlığım dershaneye gidiyoruz.
Anlamı paragraf sorularında arayan
Zavallı şuurum ve gözlerim yorgun.
Hayır, direnmeliyim; vazgeçmek özgürlüğüm yok
Ah şu sınavı bi atlatsam
Hayır, direnmeliyim; vazgeçmek özgürlüğüm yok
Ah şu sınavı bi atlatsam
Hem ne çok soru sordular, yüzümü ezberledi sorular:
"Sınava mı hazırlanıyorsun, nasıl gidiyor çalışmalar
Hangi bölümü istiyorsun, ne durumda puanlar?"
Boş bıraktık bunları kararsızlığımla
Konuyu değiştirdik.
Yine de vazgeçmiyor ki sorucular; bazen arkadaş kılığında,
Bazen akraba, bazen virüs olur protein kılıfında.
"Sana güveniyorum, sen yaparsın. Şöyle, güzel bi sonuç...
Başarılar sınavda sana, sınavda başarılar sana.
Başarı, sınav, başarı, sınav... yaparsın sen, inanıyorum..."
Keşke sussalar.
Keşke sussalar.
Böyle işte sevgili ÖSYM
Hep bunlar sen beni imtihan edecekmişsin diye
Yalan halbuki,
Ben seni bilirim, sorduğun sorudan
Ama sen beni ancak tanırsın tc kimlik numaramdan
Ben sana soru hazırlaman için bir yıl mühlet verdim
Sen benden yüz atmış dakikada sorulara bakmamı istiyorsun
Dikkat et sen yanlış yaparsan iki milyon kişiye mal olur
Ben yanlış yaparsam, sade titrerim mücrim gibi.
Şimdi bekliyorum beni sınayacağını sandığın günü
Sınav yerinde görüşürüz.kib.
*Anlatım bozukluğu var bu cümlede, yüklem eksikliğinden ötürü ; ama düzeltmiyorum.
19 Mart 2012 Pazartesi
şiirli çay
"yenisini doldururken çayımın, dibini döksen
kanım ısınsa sana"hep kısık ateşte kalsa sevdalar
çayımız da
kaynamasa, ama soğumasın da
ince belli bardağa dolsa acılarımız
çalkalansa bir süre ve toprağa savrulsa.
kara gözlerin kararlaştırsa
dem dolsa sonra, ince belli bardağa
göz kararlarına saygı duysa insanlar,
en mühim kararları gözler verse mesela.
kaynamasa, ama soğumasın da
ince belli bardağa dolsa acılarımız
çalkalansa bir süre ve toprağa savrulsa.
kara gözlerin kararlaştırsa
dem dolsa sonra, ince belli bardağa
göz kararlarına saygı duysa insanlar,
en mühim kararları gözler verse mesela.
kaşık çaya değil de
gözlerin gözlerime karışsa
şekere gerek de kalmasa
parmakların dokununca.
çay içene yılan bile karışmasa
doktorlar yaraları çaylasa
şekere gerek de kalmasa
parmakların dokununca.
çay içene yılan bile karışmasa
doktorlar yaraları çaylasa
çaycılar memur kabul edilse yasayla
şairler kaçak çay karıştırsa şiire
ve
ve
bağlanmasa gönüller,
şiir okumayana
şiir okumayana
Etiketler:
çaylı şiir,
feridun demir,
refidun
16 Mart 2012 Cuma
bir kaşık meşk

arabaşı içerken başbaşa aynı tastan
yapılmış bir uçaktı turnusol kağıdından
tepemizden seğirten renk cümbüşü zımbırtı
eğiliverdik hemen hissederek sarsıntı
nasılsın dedim sana sanki meczupmuş gibi
şivlilikte meşguldün ben seni farkedince
atmosfer her zaman iç güveysinden hallice
geldi kulağıma şol bir fısıltı, en başta sanırdım sade kuruntu
tadı noksansa yenmez pırasa, içine çekinme sodyum klor at
kapı ve menteşe molekülleri, ki insan ölmeye pek bi müsait.
6 Mart 2012 Salı
sonra
sonra
iki kaş iki de göz gelir
kalem gelir sonra
kağıt gelmez
eller görünür
gel etmez
bir mendil yere düşer
gönlüm gönlüne
sonra
güller ayılır
bülbüller bağ'a girer
bir dilber kara üzüm yer
ağustos böceği karıncaya güler
masal dinleyen çocuk yorganı üstüne çeker
bir balık oltaya aşık olur
ben sana
sonra
dağ tavşana küser
kırmızı başlıklı kız başlığını kaybeder
cüceler prensi döver
güvercin buğdaya
kedi güvercine doğru ilerler
kediyi kovayım derken
güvercin de uçar gider
sonra
uykum gelir
ardından ve hemen gider
mecnun çöle
başım yastığa
gözlerim gamzelerine
sonra
gömülür gider
19 Şubat 2012 Pazar
natürel yarim
aklım plastik top olur natürel yâri görünce
seviyorum hakim bey
iki yüz elli sene yatarım hapiste
tek suçlu ben olmalıyım bu gezegende
natürel yâri sevdimse
san marino’ya kaleci olayım
eğer yalan söyledimse!
gönül söz dinlemiyor, dimağ ile sözleşince
ronaldo ile messi'yi kim tutar ki birleşince?
ofsayt taktiği boş, yârin gözleri forvetse
sen best anlarsın george el at şu işe
yörüngesi kayar dünyanın
natürel yârim ekseni etrafında dönünce
"uzaklarda bir yerde türküler söyleniyor duyuyorum dönence..."
hep böyle olur ekinoksa girer dinleyince yörünge
meridyenler birbirine yaklaşıyor
yar yanıma gelince
saat farklarına aldırma sev(m)iyorsan söyle
istersen greenwich de buluşalım
saat istediğini istediğin geçe
bekliyorum ben
kutuplar eriyip, afrika semizleyinceye
ama iyi bak sen, kontrol et yine de
büyük ihtimalle temassızlık var kalbinde
17 Şubat 2012 Cuma
Bir Aşk Masalı
Bir aşk masalıydı bu ve bu aşk masalının her gün konuştukları çatıda bitecek olmasını aklının ucundan bile geçiremezdi. “Yediremiyorum kendime” diyordu. Çünkü bazen konuşmaları önce kimin kapatacağını tartışarak beş dakika uzardı, bazen “-seni seviyorum” “-ben daha çok seviyorum” lar on dakika uzatırdı konuşmayı. Bazen iki dakika sonra tekrar arayıp yarım saat daha devam etmeler… Özledimler… Gülüşmeler… Ve bunca şey bu çatıda gerçekleşirken bu aşk masalının da bu çatıda bitmesi…
Öğle vaktiydi, güneş suratını yakıyordu gün. Fakat Kemal içini yakan ayrılık acısının yansıması olduğunu düşünüyordu suratındaki sıcaklığın sebebini. Kemal güneşi göremiyordu çünkü. Görebildiği tek şey telefonun ekranıydı. İkinci defa kısmi körlük yaşıyordu Kemal. İlkini onu ilk gördüğünde gözlerine bakarken, ikincisini ise o an telefonuna bakarken yaşıyordu. Bir aşk masalının son demlerinin özetine bakarken yaşıyordu.
“Seninle uğraşamam artık.”
“Sende hiç yüz yok mu?”
“Biraz gururun olsun.”
“Ya bi rahat bırak diyorum sana.”
“Hayatta olmaz.”
“Salaksın çünkü.”
“Benim için bir ilişki tamamen bitti. Bırak da, izin ver de seninle geçirdiğim günlere küfredeyim. Sıkıldım sana küfretmekten.”
“Kısacası mı?”
“Defol git.”
Yanlış bile tanıyamamıştı onu. Tanıyamamıştı işte. Küfretmeye başladı sonra, onunla geçirdiği her saniyeye, fazladan konuştuğu her dakikaya, onu beklediği her saate, onsuz uyuduğu için hüzünlendiği her geceye, onsuz hiçbir şey yapmadığı hafta sonlarına, onlu aylara… Küfrediyordu kemal. Aklına gelen ilk kelimelerle küfrediyordu. Sonra yıllara küfredemediği için küfre devam ediyordu… Bu karışık duygularda savrulurken dili damağı kurumuştu. Yutkunamıyordu. Bi hevesi de yoktu aslında, ne kursağında kalmış olabilirdi ki?
Çok sinirliydi. O kadar sinirliydi ki kendine, az önce sevgilisinden ayrıldığı için intihar etme düşüncesi şimdi kendisine duyduğu nefretten dolayı sürekli kafasında dolaşıyordu. Az önce sevgilisinden ayrıldığı için ağlayan kemal, şimdi kim bilir neden ağlıyordu?
Ellerini çatıdaki korkuluklara koyup aşağı bakmaya başladı. Aşağı baktıkça hayatın hala devam ediyor olmasına küfretti. Ve aşağı bakmaya devam ederken gözlerinden süzülüp aşağı akan gözyaşlarını takip ediyordu.
Bir an için doğuya doğru sarsıldığını hissetti. Dünya durmuştu. Ya da çok yavaş hareket ediyordu. Kemal bu durmanın ve ya yavaşlamanın baktığı sokakla bi alakası olduğunu hissetti. Aşağıda apartmanın önünden geçen kızla bi alakası olduğunu… Ve o kızın gözleriyle bi alakası olduğunu hissetti… Ve birçok şey daha hissetti kemal. Fakat o sözlerin nasıl söyleneceğini nasıl dillendireceğini bilemedi. Sadece bakmaya devam etti.
Yukarı doğru bakıyordu kız. Gözyaşlarından biri suratına çarpmış olabilir ve “yağmur mu?” şaşkınlığıyla yukarı bakmış olabilirdi. Ya da evlerinin buralarda bir yerlerde olmasına binaen, annesinin balkondan ne söylemeye çalıştığına bakıyor da olabilirdi. Ya da güneşe bakıyordu. Güneşle konuşuyordu… “ Sen” diyordu “gereklisin… Dünyanın sana ihtiyacı var. Fakat dünyanın hala dönüyor olmasında benim de payım çok yüksek” diyordu.
Sonra batıya doğru sarsıldı dünya. Tam olarak elini saçına götürdüğü anda, tam olarak eliyle saçını geriye doğru atıp yürümeye başladığı anda dünya hareket etmeye başladı. Ne kadar zaman geçmişti? Normal miydi? Gözyaşları dinmişti. Yutkuna da biliyordu. Ve küfretmiyordu. Küfrettiğini bile unutmuştu. Sadece gözlerini görebildiği kişinin yüzünü görmek istedi. Ve aşağı baktığında sadece alnını gördüğünü fark etti.
“Acaba” dedi içinden. Çatının sonuna doğru koşmaya başladı. Dizinin hemen üstüne gelen korkulukların hemen yanından koşmaya başladı. Yirmi iki metrelik çatının sonuna yaklaştığında yeterince koştuğunu düşünüp aşağı bakmak için hızlı bi şekilde dizinin hemen üstüne gelen korkuluklara elini koyup aşağı bakmak istedi. Fakat sadece isteyebildi. Çünkü sağ eli korkuluğu tutturamamıştı. Ve aşağı doğru gitmeye başlamıştı. Sonra sol eli takip etti sağ elini, sonra gövdesi, bacakları, ayakları…
Dizinin hemen üstüne gelen korkuluk onu korumadı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. En önde giden sağ eli çatının etrafını saran su gider borusuna takılsa da ağırlığını taşıyamadı. Ve çatıdan tamamıyla ayrıldıktan sonra aşağı doğru düşmeye başladı. Sekiz kat… Düşünceler için yılları alabilir içine…
Öncelikle dokuz ay boyunca dokuz doğurtan sevgilim dediği kişi yüzünden intihar etmediği için, sonrasında kendisine duyduğu nefretten dolayı intihar etmediği için sevinmişti. Hatta kendisini öyle bir şeye inandırmıştı ki yüzünde gülücükler açmıştı. Adrenalinle beraber sevinç güzel bir duygu karışımı olmuştu. Ve gülmeye devam ediyordu. Havayı yararak aşağı doğru savrulurken elleri ve ayakları istemsiz bi şekilde daha bi havaya savruluyordu.
Sonra yüzünü hayal etmeye çalıştı. Kafasında yüzünü çizdikten sonra hayatlarını da çizdi. Çocuklarını, yaşayışlarını, kavgalarını, çocuklarının evliliklerini, torunlarını… Yere sert bir şekilde çakılmadan önce son düşündüğü şey gözlerinin rengini düşünemediği oldu. Yeşil miydi?
Yere çarptığı anda hiçbir şey hissetmedi. Bilinci yerindeydi. Gözlerini açabildi sadece. Başka hiçbir şey yapamadı. Ve etrafında kalkan toz bulutlarını seyretti.
Betül ise on metre önüne düşen et yığınının kendisinin yüzünü görmek için aşağı atladığını düşünen kemal olduğunu bilemezdi. Kemal yere ilk çakıldığında çıkan sesten irkilmesiyle beraber avazı çıktığı kadar bağırdı Betül. Fakat kendisini toparlaması uzun sürmedi. Tıpta okuyor olmasının ağırlığını üzerinde hissediyordu. Yardım etmeliydi. İlkyardım etmeliydi. Kemale doğru koştu. Nabzını ölçmek için elini tuttu. Kemal ise onun için atladığımı biliyor bana koştu ve elimi tuttu diye düşündü. Betül “kendini yorma.” dedi, Kemal “seviyorum sorma” anladı.
Kemal hiçbir yerini oynatamıyordu. Konuşmak için kendisini olabildiğince zorluyordu. Dudağını büzmesinden, “m” harfini çıkarmaya çalıştığı belliydi. Betül 112’yi arayıp kemale dönünce kemalin dili çözüldü. “Merdivenlerden” dedi. Ve hemen ardından kanlı bir öksürük geldi derinlerden. Kemalin susmaya niyeti yoktu. Devam etti. Kanlı bir ağızdan çıkabilecek en güzel kelimeleri söyledi. “gözlerinin rengini görmek için yetişemezdim.” Betül dinlemişti. Ve her sözcüğü ilk anlamlarıyla anladı. Merdiveni merdiven olarak… Gözlerinin rengini gözlerinin rengi olarak…
Betül o gün evine döndüğünde biraz geç olmuştu. İlk hastasına karşı hissettiği tarifi olmayan duygularla girdi eve.
Ameliyathanenin önünde beklediği her saniye yıl gelmişti Betül’e. Ve o anlar hiç aklından çıkmayacaktı. İlki kanlı bir ağızdan çıkan harika sözler… İkincisi ameliyathane yazan kapıdan çıkan doktorun temiz ağzından çıkan acı sözler… Tek kelime “maalesef”
Betül yatağına uzandı. Ve yeşil gözlerini kapattı. Ama renksiz gözyaşları çıkacak bir yer bulup akmaya devam ediyordu. Duygularımız gibi. Ota da konan boka da konan, kalbimizin en ücra köşesinde dahi olsa saklanamayan duygularımız gibi. Susmak için elimizden geleni yapsak da...
Öğle vaktiydi, güneş suratını yakıyordu gün. Fakat Kemal içini yakan ayrılık acısının yansıması olduğunu düşünüyordu suratındaki sıcaklığın sebebini. Kemal güneşi göremiyordu çünkü. Görebildiği tek şey telefonun ekranıydı. İkinci defa kısmi körlük yaşıyordu Kemal. İlkini onu ilk gördüğünde gözlerine bakarken, ikincisini ise o an telefonuna bakarken yaşıyordu. Bir aşk masalının son demlerinin özetine bakarken yaşıyordu.
“Seninle uğraşamam artık.”
“Sende hiç yüz yok mu?”
“Biraz gururun olsun.”
“Ya bi rahat bırak diyorum sana.”
“Hayatta olmaz.”
“Salaksın çünkü.”
“Benim için bir ilişki tamamen bitti. Bırak da, izin ver de seninle geçirdiğim günlere küfredeyim. Sıkıldım sana küfretmekten.”
“Kısacası mı?”
“Defol git.”
Yanlış bile tanıyamamıştı onu. Tanıyamamıştı işte. Küfretmeye başladı sonra, onunla geçirdiği her saniyeye, fazladan konuştuğu her dakikaya, onu beklediği her saate, onsuz uyuduğu için hüzünlendiği her geceye, onsuz hiçbir şey yapmadığı hafta sonlarına, onlu aylara… Küfrediyordu kemal. Aklına gelen ilk kelimelerle küfrediyordu. Sonra yıllara küfredemediği için küfre devam ediyordu… Bu karışık duygularda savrulurken dili damağı kurumuştu. Yutkunamıyordu. Bi hevesi de yoktu aslında, ne kursağında kalmış olabilirdi ki?
Çok sinirliydi. O kadar sinirliydi ki kendine, az önce sevgilisinden ayrıldığı için intihar etme düşüncesi şimdi kendisine duyduğu nefretten dolayı sürekli kafasında dolaşıyordu. Az önce sevgilisinden ayrıldığı için ağlayan kemal, şimdi kim bilir neden ağlıyordu?
Ellerini çatıdaki korkuluklara koyup aşağı bakmaya başladı. Aşağı baktıkça hayatın hala devam ediyor olmasına küfretti. Ve aşağı bakmaya devam ederken gözlerinden süzülüp aşağı akan gözyaşlarını takip ediyordu.
Bir an için doğuya doğru sarsıldığını hissetti. Dünya durmuştu. Ya da çok yavaş hareket ediyordu. Kemal bu durmanın ve ya yavaşlamanın baktığı sokakla bi alakası olduğunu hissetti. Aşağıda apartmanın önünden geçen kızla bi alakası olduğunu… Ve o kızın gözleriyle bi alakası olduğunu hissetti… Ve birçok şey daha hissetti kemal. Fakat o sözlerin nasıl söyleneceğini nasıl dillendireceğini bilemedi. Sadece bakmaya devam etti.
Yukarı doğru bakıyordu kız. Gözyaşlarından biri suratına çarpmış olabilir ve “yağmur mu?” şaşkınlığıyla yukarı bakmış olabilirdi. Ya da evlerinin buralarda bir yerlerde olmasına binaen, annesinin balkondan ne söylemeye çalıştığına bakıyor da olabilirdi. Ya da güneşe bakıyordu. Güneşle konuşuyordu… “ Sen” diyordu “gereklisin… Dünyanın sana ihtiyacı var. Fakat dünyanın hala dönüyor olmasında benim de payım çok yüksek” diyordu.
Sonra batıya doğru sarsıldı dünya. Tam olarak elini saçına götürdüğü anda, tam olarak eliyle saçını geriye doğru atıp yürümeye başladığı anda dünya hareket etmeye başladı. Ne kadar zaman geçmişti? Normal miydi? Gözyaşları dinmişti. Yutkuna da biliyordu. Ve küfretmiyordu. Küfrettiğini bile unutmuştu. Sadece gözlerini görebildiği kişinin yüzünü görmek istedi. Ve aşağı baktığında sadece alnını gördüğünü fark etti.
“Acaba” dedi içinden. Çatının sonuna doğru koşmaya başladı. Dizinin hemen üstüne gelen korkulukların hemen yanından koşmaya başladı. Yirmi iki metrelik çatının sonuna yaklaştığında yeterince koştuğunu düşünüp aşağı bakmak için hızlı bi şekilde dizinin hemen üstüne gelen korkuluklara elini koyup aşağı bakmak istedi. Fakat sadece isteyebildi. Çünkü sağ eli korkuluğu tutturamamıştı. Ve aşağı doğru gitmeye başlamıştı. Sonra sol eli takip etti sağ elini, sonra gövdesi, bacakları, ayakları…
Dizinin hemen üstüne gelen korkuluk onu korumadı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. En önde giden sağ eli çatının etrafını saran su gider borusuna takılsa da ağırlığını taşıyamadı. Ve çatıdan tamamıyla ayrıldıktan sonra aşağı doğru düşmeye başladı. Sekiz kat… Düşünceler için yılları alabilir içine…
Öncelikle dokuz ay boyunca dokuz doğurtan sevgilim dediği kişi yüzünden intihar etmediği için, sonrasında kendisine duyduğu nefretten dolayı intihar etmediği için sevinmişti. Hatta kendisini öyle bir şeye inandırmıştı ki yüzünde gülücükler açmıştı. Adrenalinle beraber sevinç güzel bir duygu karışımı olmuştu. Ve gülmeye devam ediyordu. Havayı yararak aşağı doğru savrulurken elleri ve ayakları istemsiz bi şekilde daha bi havaya savruluyordu.
Sonra yüzünü hayal etmeye çalıştı. Kafasında yüzünü çizdikten sonra hayatlarını da çizdi. Çocuklarını, yaşayışlarını, kavgalarını, çocuklarının evliliklerini, torunlarını… Yere sert bir şekilde çakılmadan önce son düşündüğü şey gözlerinin rengini düşünemediği oldu. Yeşil miydi?
Yere çarptığı anda hiçbir şey hissetmedi. Bilinci yerindeydi. Gözlerini açabildi sadece. Başka hiçbir şey yapamadı. Ve etrafında kalkan toz bulutlarını seyretti.
Betül ise on metre önüne düşen et yığınının kendisinin yüzünü görmek için aşağı atladığını düşünen kemal olduğunu bilemezdi. Kemal yere ilk çakıldığında çıkan sesten irkilmesiyle beraber avazı çıktığı kadar bağırdı Betül. Fakat kendisini toparlaması uzun sürmedi. Tıpta okuyor olmasının ağırlığını üzerinde hissediyordu. Yardım etmeliydi. İlkyardım etmeliydi. Kemale doğru koştu. Nabzını ölçmek için elini tuttu. Kemal ise onun için atladığımı biliyor bana koştu ve elimi tuttu diye düşündü. Betül “kendini yorma.” dedi, Kemal “seviyorum sorma” anladı.
Kemal hiçbir yerini oynatamıyordu. Konuşmak için kendisini olabildiğince zorluyordu. Dudağını büzmesinden, “m” harfini çıkarmaya çalıştığı belliydi. Betül 112’yi arayıp kemale dönünce kemalin dili çözüldü. “Merdivenlerden” dedi. Ve hemen ardından kanlı bir öksürük geldi derinlerden. Kemalin susmaya niyeti yoktu. Devam etti. Kanlı bir ağızdan çıkabilecek en güzel kelimeleri söyledi. “gözlerinin rengini görmek için yetişemezdim.” Betül dinlemişti. Ve her sözcüğü ilk anlamlarıyla anladı. Merdiveni merdiven olarak… Gözlerinin rengini gözlerinin rengi olarak…
Betül o gün evine döndüğünde biraz geç olmuştu. İlk hastasına karşı hissettiği tarifi olmayan duygularla girdi eve.
Ameliyathanenin önünde beklediği her saniye yıl gelmişti Betül’e. Ve o anlar hiç aklından çıkmayacaktı. İlki kanlı bir ağızdan çıkan harika sözler… İkincisi ameliyathane yazan kapıdan çıkan doktorun temiz ağzından çıkan acı sözler… Tek kelime “maalesef”
Betül yatağına uzandı. Ve yeşil gözlerini kapattı. Ama renksiz gözyaşları çıkacak bir yer bulup akmaya devam ediyordu. Duygularımız gibi. Ota da konan boka da konan, kalbimizin en ücra köşesinde dahi olsa saklanamayan duygularımız gibi. Susmak için elimizden geleni yapsak da...
Kemal Serdar ÇUHADAR
9 Şubat 2012 Perşembe
Kaset mi? Mp3 mü?

1.Bölüm
Teknoloji tüm zevklerimizi tüketmeye doğru giderken müzik zevkimizde bundan fazlasıyla etkilendi.Bizim ve bizden bir kuşak büyüklerimizin gençliğine damgasını vuran en önemli faktörlerden birisi de hiç tartışmasız ‘kaset ve teyp’kavramıdır. Hızla gelişen çok çeşitli müzik ürünlerinin hiç birisi kasetlerden dinlediğimiz müziğin zevkini bize veremedi.Köyden Şehirlere çalışmaya veya askere gitmiş olan büyüklerimiz gelirken mutlaka teyp getirmekle mükellefti.Orta yaş üzeri olan büyüklerimiz genellikle tek kasetli küçük teypler kullanırdı…Daha sonraları eli ekmek tutmaya başlayan her ağabeyimiz eski teyplerin en az 2 -3 katı büyüklüğünde ve en belirgin özelliği fazlaca büyük olması olan ,ağırlıklı olarak sunny, ve yu-ma-tu markasına sahip teyplerden getirmeye başladılar.İlk bakışta bir Japon markası zannedilen yu-ma-tu markasının Yusuf,Mahmut ve tuncer adındaki 3 kardeşin kurmuş olduğu bir marka olduğunu bilen ve bu bilgiyi de arkadaşlarıyla paylaşan genç; kültürlü olmanın verdiği gururla kasılırdı.Bu teypler odanın köşesie monte edilen tahtanın üstüne veya pencerenin kenarına koyulur üstüne de üçgen biçimine dantel örtü örtülürdü .En çok dinlenilen kasetler de teypin önüne konulurdu…Tuşların en solundaki tuşa basıldığı zaman kasetin direk öbür yüzü çalmaya başlardı ,bu tuş basılı durduğu zaman ise kaset atmadan öbür yüzünü çalmaya başlardı. Bu özellik; yatakta müzik dinleyerek uykuya dalanların zahmetini ortadan kaldırmıştı…Teyplerin iki yanında takılıp çıkarılan ve uzayabilen hoparlörler vardı, hiç gerek olmadığı halde sırf özelliklerini kullanmak adına takar çıkarırdık.Hatta bazı arkadaşlar bu özelliği iyice abartmıştı.Şabboyun Hüseyin hoparlörleri uzatıp evin köşelerine monte etmişti…mahallede ki kızlara caka satmak isteyen delikanlılar pencereyi açtıktan sonra sesini de yükseltir ve popüler olan şarkının birisini açardı.
Kaset kavramı ise teyp den daha çok etkisini bırakmıştır bizde...Eminin çoğu kişinin kasetlerle alakalı bir çok anısı vardır...Bazen müzik dinlerken teyp den kedi boğuşması gibi bir ses yükselince hemen kasetin sardığını anlar ve evin bütün ahalisi ayaklanarak ‘şu kaset sarıyor bakın’der ve paniğe kapılırdı.Hemen teybi açar ve kıvrım kıvrım olmuş kasetin şeridini işaret parmağımızla döndürerek sarardık.Bazende güneşte kalmış olan kasetler çalarken git gide ses kalınlaşır ve son haddini bulduktan sonra dururdu.bozuk kaset sesini çıkaramayacak hiçbir genç yoktur…ileri ve geri sarma tuşu bozuk olan teyp sahipleri eline aldığı kalemi kasetin bir deliğine yerleştirir ve başlardı tak tak diye döndürmeye.
2.bölüm: (ses alma, karışık kaset ve korsan kaset…)
7 Şubat 2012 Salı
yar'a açık
damlaya damlaya göl oldu acılarım
hiç üşenmem, mutlulukları tez zamanda acılarım
istemem solmasın(ı), mütemadiyen sularım
çok tatlıydı ağladıkça tuzlandı sularım
daha fazla dayanamadı, göle bıraktığım
tatlı su balıklarım
unutmadan, nerde tuzlu su görsem balıklarım
deli gibiyim, kafamı çok vurdum sanırım
gözlerinden oldu hep ince hastalıklarım
derdi dermanı bir açtığın yaralarım
ben hiç anlatmadım, sen sormadın
kapansın istemem yaralarım
4 Şubat 2012 Cumartesi
dört şey..
hikmet sahipleri demişler ki:
"dört şey güzeldir, fakat dört şey ondan daha güzeldir.
1- erkeklerin utanması güzeldir.
fakat kadınların utanması ondan daha güzeldir.
2- herkesin adil olması güzeldir.
fakat emir sahiplerinin adil olması daha güzeldir.
3. ihtiyarın tevbesi güzeldir.
fakat gencin tevbesi daha güzeldir.
4. zenginin cömertliği güzeldir.
fakat fakirin cömertliği daha güzeldir.
dört şey kötüdür. fakat dört şey ondan daha kötüdür."
1. gencin günah işlemesi kötüdür.
fakat yaşlının günah işlemesi daha kötüdür.
2. cahilin dünya işlerine dalması kötüdür.
fakat alimin dünya işlerine dalması daha kötüdür.
3. insanların ibadette gevşeklik yapması kötüdür.
fakat hoca ve talebelerin ibadette gevşeklik yapması daha kötüdür.
4. zenginlerin kibri kötüdür.
fakat fakirin kibri daha kötüdür.
27 Ocak 2012 Cuma
Platon'ik
Bir varmış bir yokmuş... Ya da diğer bir de varmış.
Evvel zaman içinde kalbur'un saman içinde olduğu yıllardan biraz daha önce, Akdeniz'in güzel plajlarıyla ünlü ülkelerinden, şimdiki adıyla Yunanistan eski adıyla Antik Yunan'ın Atina vilayetinde bir genç yaşarmış. Gerçek ismi Aristocles olan bu genç adama arkadaşları Latince"geniş omuzlu" anlamına gelen Platon derlermiş. [Kendisinin de hoşuna gitmiş olacak ki, böyle bir lakabı istemediğine dair veya arkadaşlarıyla bu yüzden kavga ettiğini söyleyen herhangi bir kayda rastlanmamıştır.]
Platon yaşıtlarından biraz farklı olarak matematik ve hocası Sokrates’in etki ve telkinleriyle felsefe konularıyla haşır neşir olmuş. Durmadan okur, çözer, düşünür, kendi kendine sorular sorup cevaplar verir, sokakta, pazarda, bağda, bahçede gördüğü insanlara enteresan sorular sorup bir şeyler anlatır, onların anlattıklarını da dinlemeyi ihmal etmezmiş. Bu koşuşturma ve konuşturmalardan arta kalan zamanlarda Akdeniz’in mavi sularında serinler, sonra bir zeytin ağacının gölgesinde çayını yudumlar sonra şekerleme yapar hülyalara dalarmış… Yine o şekerleme yapıp hülyalara dalarmışlardan birinin sonundayız...
Hayatında bundan sonra geçecek uykusuz geceleri hesaba katmadan gözlerini ovalayarak, ellerini iki yana doğru açıp"ııuuaaaa!" gibi, bir filozof adayına yakışmayan sesler çıkarırken, belini sağa sola çevirip kıtırdatarak uyanma evresinin kombosunu tamamlamaya çalışıyormuş. Son kıtırdatmada yani tam 90 derecelik açıdayken onu görmüş…
Ufuk çizgisinde görünen sıcak hava gözlerinde Meksika dalgası yaparken Plüton’un kızıl saçları, serseri dalgalar üzerinde süzülen bir yelkenli gibi yol alıyormuş.O andan sonra olanları ağır çekimde takip eden Platon gördüğü güzellik karşısında ömrünün son dakikalarını yaşayan bir kelebeğin halet-i ruhiye’sine bürünmüş ve son saniyelerinin keyfini çıkarmak için gözlerini Plüton’a çevirerek kendisini rüzgarın koynuna bırakmış.
Plüton;
kızıl saçları,
kırmızıya çalan gözleri,
Amasya elmasını kıskandıran elmacık kemikleri,
taze bir fındığı dalından düşürecek güzellikteki burnu
ve
çileklere nasıl olmaları gerektiğinin dersini veren dudaklarıyla
dünya’nın ve Platon’un yörüngesini kaydırmış. Zeyna’yı kıskandıracak derecede atletik olan bu hatun kişisi aslen Plütonluymuş.[ Zaten bu özelliklerin bir kızda toplanıp bir araya gelmesi için aslen Plüton’lu olması ama Marsta büyümüş olması gerekir.] Plüton’a ismini babası ve koloni başkanı olan Paraton vermiş. Paraton amcası ölünce koloninin başına geçmiş. Çünkü Plüton yasalarına göre taht amcadan yeğene geçmekteymiş. [varis olarak ortada bir yeğen olmaması ihtimaline karşı, ne olur ne olmaz diyerek küçük bir erkek çocuk yeğen olarak evlatlık alınırmış.] Amcasının zamanında başlayan iklim değişikliği ve küresel soğuma Paraton zamanında daha da şiddetlenip artarak devam etmiş.Plüton halkı soğuktan ölmeye ve ülke yavaş yavaş buz tutmaya başlayınca yaşanılmaz bir hal alan gezegenden bütün koloni gemilerine atlayarak Marsa göç etmişler. Marsta yeni bir hayata başlayan Plütonlular yeni yerlerine alışma ve eski yerlerini özleme arasında duygu çatışması yaşarken, küçük bir kız çocuğunun dünyaya! gelmesiyle moralleri bir nebze olsun düzelmiş. Baba Paraton kızının adının ne olacağını hiç düşünmemiş. Çünkü, gezegenden ayrıldıkları gün kızının adını zaten koymuş. Eski Plüton yeni Mars halkı bu habere çok sevinmiş. Aynı zamanda da çok duygulanmışlar. Anlayacağınız nur topu gibi yeni bir duygu çatışmaları olmuş.
Plüton göz açıp kapayıncaya kadar, bütün çocuklar gibi düşe kalka büyümüş ve artık genç bir kız ve tam bir afet olarak gelişimini tamamlamış.Alışveriş yapmayı galaksideki bütün hemcinsleri gibi çok seven Plüton ara sıra da diğer gezegenleri gezip görmeye bayılırmış.Bu gezip görmeye bayılırmışlardan birinin sonundayız...
Plüton Atina gezisini tamamlayıp taş yoldan gemiye doğru ilerlerken, Platon kendi çağdaşları olan heykellerden biraz farklı olarak ağzı açık duruyormuş,o ana kadar yunan topraklarındaki hiçbir kızın kendisini bu kadar etkilemediğini ve yaşadığı bu duyguyu daha önce hiç yaşamadığını fark etmiş.Böyle bir şeyin bir gün mutlaka başına geleceğini biliyormuş. Biliyormuş ama şuan uykudan yeni kalktığı bir anda başına gelmesinin adil olmadığını düşünmüş. Sonra içinden, “ Aşk dediğin insanı hazırlıksız yakalamalı ki kimin önceden dersine çalışıp, kimin çalışmadığı belli olsun.” Demiş ve kendi tezini çürütmüş.Bu kız platonda ne tez, ne anti tez, ne de sentez bırakmış. Bütün bunları düşünürken belinin 90 derecelik açıyla durduğunu ve ağzının hala açık olduğunun farkına nihayet varmış. Bu şekilde Plüton’un kendisini görüp spastik zannedebileceği ihtimalini hatırlayarak hemen kendine çeki düzen vermiş ve ayağa fırlamış. Boydan giydiği elbisesini düzeltip taş yolun kenarında tam Plüton'un geçeceği yerde bir filozof karizmatikliğiyle durmuş. [enteresan bir duruş tabi] Ve Plüton ceza sahası içine girmiş. Saçlarını rüzgara bırakıp bir sağa bir sola savurmuş. Platon durur mu? O da savrulmaya başlamış, tam devrilecekken yolun diğer köşesine koşmuş. Koşmuş koşmasına da, bu girişimi de Plüton için herhangi bir şey ifade etmekten ziyadesiyle yoksunmuş.
Platon bu durumu görünce aklına arkadaşlarına söylediği sözler gelmiş. “kızlara ilgisizmiş gibi davranacaksınız o zaman arkanızdan koşarlar. Zaten önemli olan, ilgisizmiş gibi davrandığınız kızlar değil, sizinle ilgilenmeyen kızlardır.” Plüton’un yürüdüğü taş yoldan alt yazı olarak geçen bu sözlerin ikinci parçası tam olarak Plüton’u anlatmaktaymış. Çünkü Platon’a doğru hiç bakmadığı gibi onu görmezden geliyormuş gibi halleri varmış. Platon İçinden, “ görmezden geliyorsa demek ki beni görmüş!" diye sevinecekken, gördükten sonra görmemezlikten gelmesinin daha kötü bir durum olduğuna karar vererek içinden düşündüklerini unutmuş.
Plüton bir daha bu diyarlara gelmemek üzere Atina taş yollarını, topraklarını ve semasını terk-i diyar eylemek üzereyken son ve ilk kez arkasını dönüp Platon’a bakmış. Zaten gözlerini ondan ayırmayan Platon’un mavi gözleri kırmızı gözlerle karşılaşınca bir patlama sesi duyulmuş. Ne olduğunu anlayamayan Platon şaşkın şaşkın etrafa bakarken Plüton gülümseyerek içeri girmiş ve geminin kapıları otomatik olarak kapanmış.Sağından solundan çıkan metallerin biri içeri girmiş, biri dışarı çıkmış, birazı yukarı çıkmış, birazı aşağıya inmiş,yerine başka bir şeyler çıkmış ve yine büyük bir gürültüyle gemi saniyeler içinde gözden kaybolmuş. Platon bu sayede sesin nerden geldiğini de anlamış olmuş.
Motor ateşinin yaktığı yerve Platon’un kalbi arasında çok bir fark da yokmuş.Çünkü bundan sonra her ikisinde de bir şeylerin yeşermesi mümkün görünmüyormuş. Platon uzun bir süre gökyüzüne baktıktan sonra Plüton’un son tebessümünü de yanına alarak arkadaşlarının yanına gitmiş. Olanları anlattıktan sonra arkadaşlarının, derdine derman olmasa da yoldaş olacağını söyledikleri tütünü yakmış.[ Sadece yakmış, çünkü daha önce hiç tütün kullanmamış.] "Seviyorsan git konuş kanka!" sözlerine aldırış etmeden, onu her zaman seveceğine and içmiş. Kısa zaman içinde yaşadığı bu zelzeleden derin yara ve sıyrıklarla kurtulmuş Platon. Kurtulmuş kurtulmasına da mecnun gibi ortalarda dolanır olmuş.Bundan sonra kendisini kitaplara ve bilime daha çok adayan Platon’un bu hikâyesi dilden dile, kıtadan kıtaya dolaşmış tabi. Bundan sonra Platon ve Plüton'un bu aşklarına yani sadece Platon’un aşkına "PLATONİK AŞK" uzaktan ve habersiz sevenlere de “PLATONİK AŞIK” demişler.
şimdi dinleyiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=rW75GWuyTPw
Etiketler:
feridun demir,
öykü,
platon,
platonik
16 Ocak 2012 Pazartesi
Duruyor
-duracakken-
sular sana akıyordu durmadan
çayın buğusunda olacaktı tadın
seni gitmek zorunda bırakmasam
-durunca-
her şey duruyor
dağlar duruyor
gökte bulutlar
günler nasıl koşuyorsa
geceler öyle duruyor
sen duruyorsun
kör bir aynada yüzün
ellerin görünmüyor
tırnakların ve dişlerin beliriyor düşlerimde
sen duruyorsun
asırları kusmuş buzdağlarında ismin
yoksa güneşi yutan ejderha sen misin
bir kuyuda soğutuyorlar şimdi sesini
parça parça açıp içini
bir anlam doldurmaya uğraşıyor klerkler
solak damlalar kesiyor önümü
bu yüzden hüzünlü bir kelime adın
andığım anda tuzla buz oluyor aynalar
içimde beslediğim ejderhalar
küresel bir katliamdan medet umar oldular
her şey kirlendi
toz tuttu kuyuları
her köşede bir örümcek hanedanı
bir mabed gibi dolanıyorum isminin çevresinde
içimde bir ruh var sanıyor insanlar
bir din gibi yorgunum aslında yaşamaya
solak damlalar biçiyorum bulutlardan
büsbütün günahsız kılıyor bu beni
sırf merhamet için
silmek lazımdı ismini
Etiketler:
duracakken,
durunca,
duruyor,
olgunbaşer
14 Ocak 2012 Cumartesi
profiterol kortex

alıştıkça deliriyoruz çok afedersiniz. alışık olmakla deli olmak arasındaki tek fark huni böylece. alışmak, mantığın daimî çalışma sistemine bi çay molası verir. çaya kraker batırır. ardından çiğdem çitler, meyveydi falan derken uzar gider. işte alışınca tezeği yeriz biz. alışırsak ölürüz. alışınca bağlantı hızı düşer, kopması ise an meselesidir. alışınca ayakta uyuruz. o yüzden alışmaya alışık olmayan birisiyle evlenelim dostlar. tabi bu durumu arabartıp psişik bir pokemona da dönüşmemek lazım.
hatta bu bağlamda namaza dahi alışmamak lazım. onu sürekli hissetmek, her an düşünerek kılmak lazım. kılınması gerektiğinin bilincinde olarak ifa etmek gerek.
bir başka mevzu ise düşünmek, düşünmek de hissizleştiriyor insanı. kalp kılcallarını sodyum bikarbonatla tıkıyor adeta. hani düşünüyoruz öyleyse varız ya, hissedersek eğer, hiçiz!
bazen gerçekler hayallere dönüşür. bazen de hayaller gerçek olur. işte hayat mühendisin otuz derecelik bakış açısından bu ikisi arasındaki alternatif akım gibidir. ve İslam voltajı yüksek bir dindir. dünyanın öbür ucunda biri şarap içerken sen nasıl evinde oturuyorsun, der sana. Hristiyanlık gibi evinin önünü temiz tut kimseye karışma demez.
buraya kadar 4 adet çelişki bulmalıydınız.
buraya kadar 4 adet çelişki bulmalıydınız.
mamafih aklımızı bindirdiğimiz treni kaçırınca, dörtnala kimsesizleşiyoruz!
münzevi hayallerde prens olabilmek dileğiyle...
Etiketler:
nafile civata,
profiterol kortex
12 Ocak 2012 Perşembe
Bir varmış bir yokmuş
düşsem bir dert
düşmesem dirilemem
ben bir şairim sen bir kadın
bu yüzden imkansız
senin beni sevmen
bir masal olsaydı yaşamak
ben çirkini oynardım lakin
düştüğümde diriltebilirsen ruhumu ellerinle
sen güzel bakmayı öğrenirdin
içimde şu tahripkar şüphe dürtüsü
ilk kim sorduysa neden diye
ben susturabilirdim artık onu
senden haberdar olmanın şevkiyle
artık bir uçurumluk zaman kalmış geriye
annemin her gece anlattığı
develerin beni uyarmaya çalıştığı
bir kervan şimdi giriş yaptı yüreğime
ses seda, müthiş bir uğultu var içimde
bir masal yaşayacağız
çakılana kadar yâr'a
bir varmış bir yokmuş
neden ne saçma bir kelime
11 Ocak 2012 Çarşamba
rüyâ
Uykuda bile seni düşünmenin, rüyâ koymuşlar adını.
10 Ocak 2012 Salı
Redâet neydi?
... post-modern algılamada, belirli çerçeve içinde, olayları değerlendirmek gibi bir hastalık vardır.
gelişen sorunlara yönelik geliştirilmeye çalışılan çözüm önerileri hep bu çerçeve içinde kalır, dışarıya taşmaz, taşırılmaz, taşırılamaz.
zira bu algı, mevcut yönetimin sorunlarına mevcut yönetimin ihtiyaçları doğrultusunda her türlü cevabı vermeye zaten muktedirdir.
eğer mevcut çözüm önerileriyle çözülemeyen bir sorunla karşılaştığı düşünülürse, sorunun aynileştirilmesiyle soruna yeni bir kimlik kazandırılır ve sorun mevcut çözüm önerilerinin çözebileceği hale getirilir.
bu, sorunun tamamiyle çözülmesini sağlamasa bile halihazırda "iş"e vereceği zararları minimalize eder, sorunu erteler, unutturur, ya da başka sorunlarla perdeler.
bu çözümsüzlük ise her zaman mevcut yönetimin işine gelir, çünkü çözümsüzlüğe doğru yönlendirmeleri hep onlar yapar.
rezilet, kadîm bir kavram olması nedeniyle bugünkü meselelerin çözümüne yönelik girişimlerin temel dürtüsü olsa da yaşadığı anlam kaymalarından ötürü işlevselliğini kaybetmiştir.
rezilet; kabaca, azlık ve çokluk olarak tabir edilebilecek her türlü aşırılığın verdiği zararla ortaya çıkan bir haldir.
anlamca olumlusu "itidâl"dir.
itidâl ise yine kabaca orta yol manasına gelir.
basitçe açıklamak gerekirse kişinin anoreksik olacak kadar az yemesi de obez olacak kadar çok yemesi de rezilettir.bunun orta yolu, doyacak kadar yemektir.
bu azlık ve çokluk sorununu kişisel düzeyde çözebileceğiniz gibi toplumsal düzenlemelerle kitlesel olarak da çözmeniz imkan dahilindedir.
bir kimsenin, normalde yemek olmayan bir şeyi (misalen toprağı) yemesini ise rezilet kavramından yola çıkarak çözemezsiniz.
doyacak kadar toprak yemesini öngörmeniz sorunu ne kişisel düzlemde ne toplumsal düzlemde anlamış olduğunuzu gösterir.
işte kâdim kültür azlık-çokluk kartelasında çözemediği problemler için bir kavrama daha sahiptir.
buna da redâet derler ki kabaca sapkınlık, sapıklık olarak tanımlanır.
bu kavram yukarıdaki örnekte görüleceği üzere toprağın az ya da çok yenmesini bir sorun olarak kabul etmez, toprağın yenmesini sorun olarak kabul eder.
çözüm olarak da toprağın yenmemesini sunar.
***
"kendi halkına zulmeden diktatörler" coğrafyasında yaşayan bizler bir sorun olduğunun farkında olsak bile anlam kaymaları nedeniyle çözümle ilgili bir fikir edinebilmiş değiliz.
halbuki dünya deveranı adına en basit ve en etkileyici çözümlere sahip olmamız gerekirken buna sahip değiliz.
zira biz artık o eski biz değiliz.
yıllardır yanıbaşımızda yaşayan insanların bir sorunları vardıysa bile mesele bizim gündemimize onbinlerce kilometre uzaktaki insanların gündemine girdikten sonra girebilmiştir.
bu gecikme nedeniyle de basit insanların aceleciliğinde bir takım kararlar almaya çalışmış ve post-modern algıların dışına çıkamayıp uygulanan politikalara destek vermek durumunda kalmışız.
işte tam da burda aklımıza takılan tek şey, bu desteğin az mı, yoksa çok mu olacağı?
zira redâet nedir duymadık bile...
7 Ocak 2012 Cumartesi
Siyasi Simge
islamcılar genelde kullanmaz bunu, siyasi özgürlüklerden, insan haklarından filan bahsederler ama meselenin mihenk taşını kırdıklarını bilmezler.
imam-ı azam'ın bir sözü vardır:"islam siyasettir." gibi bir anlama gelen...
siyaset toplumların yönetilmesiyle ilgili bir fikir sunmaktır,hatta bu fikir uğruna bazen deryayı kana bularlar.
islamcıların son yarım asırda "ılımlı islam" diye pazarlamaya çalıştıkları/çalıştırıldıkları şey, islamın asl'ından bihaber olmasa da temel olarak yöntem farklılığı içermektedir.
bu yöntem farklılığının farkında mıdırlar bilemem ama post-modern pazarlamacılık stratejilerinden yararlanılarak oluşturuldukları kesindir.
dünyanın her yerinde benzer adamlarla benzer okullar açarak geleceğin lobilerini oluşturmaya yönelik adımlar buna örnek teşkil edebilir.
mcdonald's tarzı şube açmaktan farkının ne olduğunu sorma gafletindeyseniz, size allah'ın rızasından bahsederler.
kapitalizmin tek-tipleştirme eylemine doğrudan ya da dolaylı olarak katıldıklarının ya farkında değillerdir ya da bağlı bulundukları dünya görüşünün gereğini yerine getirmek adına takiye yapmaktadırlar.
halbuki islam mevcut siyasi ortama göre oportünist yaklaşımlarla bir duruş sergilemek değildir.
çoğu islamcının bihaber olduğu medine senedinde hz. peygamber farklı toplumlarla birarada yaşamanın kurallarını belirlememiştir aslında.
tabir-i caizse, adeta racon kesmiştir.
"kurallar bunlar, bunlara uyarsanız emin bir şekilde yaşayabilirsiniz, yok uymazsanız, o zaman burayı ya kendi isteğinizle terk edersiniz, ya da biz sizi buradan süreriz" demiştir.
sonraki hadiseleri az çok bilen herkes durumun bundan ibaret olduğunu anlayacaktır.
türban vb. şeylerin siyasi simge olmasının asli sebebi de bu yöntem farklılığından kaynak alır.
islamcılar bu tip simgeleri sahiplenmesi beklenen kişiler oldukları halde, konuya yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerle kişisel özgürlük alanından yaklaşmayı yeğlemektedirler.
zira islam'ın siyasi bir duruş olduğunu kabul ettikleri takdirde pazarın kurallarına karşı koyamayacaklarını bilmektedirler.
ki ferasetlerinden midir bilemem, modern dünya görüşlerine entegre etmeye uğraştıkları şeye islam diyememiş, ılımlı islam demeyi tercih etmişlerdir.
işte bu post-modern algılamalar açısından dindarlarla islamcılar arasında bir bağlantı olmadığını bize gösteren işaretlerden biridir.
halifeliğin başladıktan 30 sene sonra saltanata dönmesiyle ezilen mazlumlar, post-modernizmin makyajladığı demokrasiyle yine ezilmeye devam etmektedir.
***
bizans imparatoruna giden peygamber elçilerine imparatorun sorduğu bir soru vardır.
-peygamberinize ilk önce zenginler mi biat etti yoksa fakirler mi?
+fakirler...
-öyleyse peygamberiniz haktır.
müslüman zengin olamaz mı diye bir düşünce peydahlanabilir...
elbette olabilir.
ama siz hiç fakir bir zalim gördünüz mü?
Etiketler:
ılımlı islam,
medine senedi,
olgunbaşer,
siyasi simge
5 Ocak 2012 Perşembe
Fusûsu’l-Hikem 2. Hakikat Hafızlaması

Hakk’ın zahiri âlem, Âdem’den görününce
Âdem büründüğü hakikati görmek istemiş
Hakk aynası kurulmuş Hazreti Âdem için
Aynanın Hakk olduğunu bilse Âdem, ne yazar
Göz gene göreceğini görmüş
Âdem Halife gömleğindeymiş.
...
Hakk göründüğü gözlere ihsan etmek istemiş
Âdem’e kendinden adam etmiş
Şit’in heybesine ‘dilemeyi’ koyuvermiş de
Kul dillendikçe kün denmiş
Kol Hakk, baş Hakk, kulak Hakk
Hakk Halifesinde aynadan çıkmış
Ayn, âyan oluvermiş.
...
İşin özü;
Âlem manalandıktan sonra
Ayn harfi belirmiş semada
İzdüşümü denizlerde.
Ayn, ayn, ayn.
Ayna, ayna, ayna.
Aynı, aynı, aynı.
Âdem büründüğü hakikati görmek istemiş
Hakk aynası kurulmuş Hazreti Âdem için
Aynanın Hakk olduğunu bilse Âdem, ne yazar
Göz gene göreceğini görmüş
Âdem Halife gömleğindeymiş.
...
Hakk göründüğü gözlere ihsan etmek istemiş
Âdem’e kendinden adam etmiş
Şit’in heybesine ‘dilemeyi’ koyuvermiş de
Kul dillendikçe kün denmiş
Kol Hakk, baş Hakk, kulak Hakk
Hakk Halifesinde aynadan çıkmış
Ayn, âyan oluvermiş.
...
İşin özü;
Âlem manalandıktan sonra
Ayn harfi belirmiş semada
İzdüşümü denizlerde.
Ayn, ayn, ayn.
Ayna, ayna, ayna.
Aynı, aynı, aynı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










