29 Temmuz 2012 Pazar

Esirge Ve Bağışla

                                               ESİRGE VE BAĞIŞLA
‘Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, Rabbin adıyla başlayan insanlarız’ ve O’nun adıyla başlamak boynumuzun borcu. Bizim O’nun adına, her isminin, her kelimesinin, her kıvrımına, muhtaçlığımızdan olsa da; bi türlü bu muhtaçlığı tam kabullenemeyiş bizimkisi. Koy verip gidememeler... Sadece dil ile tekrardan ibaret kalan kelimeler,La ilahe İlla’Allah’ lar, Hakkını veremeden söyleme cüretini göstersek de hep bir sığınış Rabb’e  O’nun büyüklüğüne yüceliğine. Maksat niyetimizin halisane olduğunu belirtmek istercesine.İbrahim’i yakacak ateşi söndürmeye çalışan karınca misali, safımızı belli etmek  için edilen kelamlar belki de, ACZ’imizin farkında olarak. Bu farkındalık içinde kalabilme  sürerliliği umudumuz… hep  bir umut…hep bir beklenti…  Kundağındaki bebeğin mama beklemesi gibi bir ACZiyet,  hasta yatağından kalkacak takati olmayan  bir yaşlı teyzenin başkasına muhtaçlığından daha büyük bir ACZiyet daha büyük bir muhtaçlık. Öyle bir muhtaçlık ki; bunun için hasta  ya da bebek olmaya gerek yok her anımızda O’nu hissetme varlığının  yanımızda olduğunu hissetme ihtiyacı…
 Tüm Kainat O’nu haykırırken yüzümüze bu  duymazlık  neyin nesi öyleyse?
Kimdir bizi O’na ulaşmaktan alıkoyan? En basitinden  sabah namazımıza engel olan, sünneti seniyyeyi bir teferruat olarak görüp uygulamaktan aciz olan  bizlerin kalbindeki bu rehavet  nereden? kimden? Var mı içeride olanları göreniniz? İçerdekini görmüşlüğünüz?  
Sadece içerdeki mi dışarıdakiler saymakla bitmezken; dışardakileri görmekten ve gözümüzü alamayışımızdan içimize dönemedik gitti.
Hani düsturumuzdu ‘bir lokma bir hırka’  hani  ne zaman uyduk aklımızdaki ideal portreye. Ve daha hangi mazeretleri üreteceğiz kendimiz için ,daha ne kadar ertelemek planımızı?  sanki biz erteleyince; ölüm saniyemiz, dakikamız, saatimiz, günümüz değişecekmiş gibi….
Dünyanın bütün sabahlarını alıp gitmeden buradan, karanlıklara gömülmeden;

'Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum...’
(‘Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’)

Desek ve başlasak sıfırdan.Adeta bir Necip Fazıl dönüşümü yaşasak içimizde. Ve dışa yansıtsak bunu. İşte O zaman Bir Hira Dinginliği kaplar mı her yanı?
                                               


12 Temmuz 2012 Perşembe

Ramazandan Bayrama


    "Medine bir numûnedir. Doruğa ulaşan toprağın bitekliği, katılığından parça parça olmuş, bulutları fevç fevç eritmiş ve ebediyyet çiçeğinin kıtalara açılımında yıldız suları olarak akıtmıştır onları. Savaşlar anne şefkatini aşan bir inceliğin ölçüsündedir.
    Mekke, sabrın tahammülle örüldüğü bir keyfiyet armasıdır. En çetin sınavlarla aşılan engeller ve olgunlaşılan bir ocaktır. Hicret, bir yığın serüveniyle kutsal aşamanın ebedî örneğidir.
Mekke ve Medine mührünü basmıştır kâinata. Şam, Bağdat, Kahire ve İstanbul bu mührün yankısını yansıtmakla şeref kazanmışlardır, asırlar boyu.
    Oruç ayı Allah'ın aylarından bir ay olduğu halde kutsanır hepimizce. Yakup'un oniki kardeş içerisinde Yusuf'a olan ilgisi gibi bir şey Mevlâ'nın Ramazan'a değer verişi çünkü. Bir sebep, bir kolaylık, bir şans. Rahman'ın taşan rahmet deryasından fışkırıp bütün âsileri kapsayacak kadar geniş olan mağfiretinin sergilendiği mübarek bir aydır o. Ruhlarımızı hicretten miraca kadar koşturup bin aydan daha hayırlı geceleri barındırır bir gecesinde. Ruhumuz onunla birlikte yeni bir muhasebe zeminine kavuşur. İmanlar tazelenir. Cennet ve Cehennem yaklaşırlar iyice. Kabirden yana ülfet fazlalaşır. Münker ve Nekir, isimlerinin ifade ettiği müphemlikten biraz olsun arınırlar. Vahyi, Cebrail’in yeni iletişi anındaki sıcaklığıyla algılarız o saffet halimizde. Mikâil ve İsrafil'in yükümlülüklerini hatırlayarak yeniden haykırırız yürekten tasdiklerimizi. Çünkü engeller büyük ölçüde etkilerini kaybetmişlerdir. Azrail'e "hoş geldin" diyebilme hünerini gösteriş derecelerine yükselme seyrimizin kutsallığıyla coşmaktadır artık ruhlarımız.
      Ferdinand'ın orduları alçakça üzerimize çullandığı an kendimizi savunma imkânımız yok değildir aslında. Ama ne var ki El-Hamra sarayının ziynetleriyle büyülenen beyinlerimiz şeytanların en büyük desteğidir. Kurtuba'nın elden çıkması için şer ittifakı kemal bulmuştur. Oruç bu büyünün panzehiridir. Bu ittifakı dağıtacak ve zaferin sıcak zevkini iftar saatlerinde ve Cennet bahçelerinde hissettirecek bir savaş muştusudur o.
      Oruçla birlikte safiyetine kavuşan ruhlarımız bin bir parçaya bölünen kutsal avizenin görkemli anlarını hatırlarlar. Buhara ve Semerkant'a ulaşan ışık huzmelerinin Konya ve Bursa'ya yansıyışının anısını duyumsarlar iftar öncesinde ve Ramazan seherlerinde. Bütün bunları hatırlarlar da Allah'ın(cc) asla tebdile uğramayan sünnetini afakî ve enfüsî boyutlarıyla sezinlerler.
      Toplumsal alanda gereği gibi temsil edilemeyen mukaddes inançların nefse tatbiki anında içine düşülen çıkılmazlar ve çarpıklıklar görülüp de artık rüyayı hayata tercih ederek bir Yahya Kemâl gibi hatırlara gömülmek. Ama bununla bitmez. Teravih hareketin ifadesidir. Kulluk halinin tekmilini simgeler o. Hülyalara yer olmadığını hatırlatır sürekli.
     Kutsal avizenin bir parçaya bölünmüş kıvılcımları çevrelerini fersiz bırakmamalı. Gerçek kimliğine kavuşup başkalarına alet olmamak için yeniden yekvücut olmak gerekliliktir. Boşlukta erimeyi, yok olmayı engellemenin tek çaresi. Varlığın hakiki gayesine ulaşmasının alternatifsiz biçimi.
     Oruç maddesiyle, mânâsıyla, ruhuyla bedeniyle aramızdadır. Kendisinden çıkan rahmet pınarlarını adeta gözlemliyoruz. O halde pınarın kaynağına daha bir yakınlık gerek. Bir daha uzaklaşmamacasına. Hoş, pınarın başında olmakla bitmiyor işimiz. Her birimiz kaplarımızın alabildiği kadarla yetinmek durumunda kalıyoruz.
Bayramlar zafer sonuçları ve sevinçleridirler bir anlamda. Evet, nefse karşı yoğun olarak verilen son bir aylık mücadeleyi bayramla kutluyoruz.
     Bir gün bahçemizin gülleri açılıp, şehitlerimizin kanlarıyla sulanan ağaçlarımız yemişlerini verdikleri an verilen gerçek mücadelenin, orucun nefis çapında temsil ettiği hakiki savaşın zafer çığlıklarının kulaklarımızda çınladığını hissederiz.
     Bir gün yüreğimizin ta derinliklerinden "bugün bayram" diyebilmenin hasretiyle kavrulan çilekeş müslümanların bayramları tebrike değerdir. Mübârek olsun."

 80'li yıllardaki bir Zaman Gazetesi'nden köşe yazısı.


8 Temmuz 2012 Pazar

zühdü seçemeyen zamanelerdik, biz.

http://zekizabeth.deviantart.com/favourites/#/d524wp5



hiçbir şey istememeyi iste'meli'yiz diyoruz
da;
hiçbir şey istememeyi, gerçekten istediğimizden emin olamıyoruz.

26 Haziran 2012 Salı

Keşfsever'in şefkatin büyüklüğünü fark edişi

Bouguereau / Young Mother Gazing At Her Child (1871)
merhamet sevgiden ve aşktan farklı bir histir. insan merhamet ettiğine aşık olmaz, merhamet ettiğini çok sever ama. insanlar merhamet ettikleri varlıkları çok severler. işte bu çok sevilen ve aynı zamanda merhamet duyulan varlıklara duyulan şey; sevgi ve merhametin karışımı olan şefkat'tir.

bu yüzden şefkat aşktan ve sevgiden daha kapsayıcı ve daha üstün bir duygudur.

24 Haziran 2012 Pazar

Sordum 3

Sordum sarı çiçeğe,
"Yokuş aşağı karizmatik yürünmez." dedi.

ZM / Sayısı Yaratılmışlar Adedince Olan Yollardan Biri Üzerine

Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır*
Bab-ı Aziz
Volume I
Biz tekçiyiz. Hakikatçiyiz. Doğrulardan bir doğru demiyoruz, en doğrusu, en kemali diyoruz seçtiğimiz’e. biz kendimizce bir cevap vermiyoruz hayatın belirsizliği sorusunun cevabına. Biz bir iddia sahibiyiz. Biz bir cümle sahibiyiz.
*
Biz rengârenk bir dünyada, herkesin kendince bir rengi seçip, o seçtiği renge en güzel dediği dünyada, bizim rengimiz beyaz diyenlerdeniz.

Biz seçtiğimizde, dinimizde, tüm renklerin ve tüm ben’celerin bulunduğu beyaz’ı seçenlerdeniz. Biz beyazı seçtiğimiz için değil, beyazda tüm renklerin olduğunu bildiğimiz için, beyazı yüceltenlerdeniz. Biz beyazın hakikat olduğunu belleyenlerdeniz.
 Volume II
Biz şüpheciyiz. Seçtiğimizin en olduğu inancı olsa da içimizde, diğer renklerin en’liğini bir düşünenlerdeniz. Şüphenin imanla bir gittiğini, şüphenin vesvese’ye dönüşmediği müddetçe güzel bir şey olduğunu öğrenenlerdeniz.
***
İtminan olmamış, sükûn bulmamış kimi huzursuz ruhların şüphelerinin –vesveseye dönüşmediği müddetçe- çok da zararlı olmadığı düşüncesinde olan bir beşerin yazdıklarıydı.
Başladığımız yere dönelim;
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.

19 Haziran 2012 Salı

Krikotrajik

sessizlik; sözsüzlük ve demsizlik demek
çokluğunu azaltmıyor hiç susuşlar
filistin’e daha çok hanzalalar gerek
masum sarsılıyor halen geçerken tanklar

senle dalgın geçen her dakika bir çağrı
sürülür, inletir kader; nizam-ı alem
el aksa’dan akdeniz’e doğru
tedavin grosbe, kötü ibranicem.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Krikolojik



sensizlik sonsuzluk ve densizlik demek
yokluğunu aratmıyor hiç kuluçlar
üsküdara daha çok altyapı hizmeti gerek
masam sarsılıyor halen geçerken araçlar

senle kırgın geçen her dakika bir ağrı
süzülür inletir keder, gam, elem
spatulamdan diz kapaklarıma doğru
tedavim ölümdür, malum neticem

10 Haziran 2012 Pazar

Her an


musa olabilirim her an 
git birkaç yahudi bul bana
tutkallı sehpalar gezinsin ipek halılarımda
musa olabilirim her an 
gel kızıldeniz ol bana 
seni biçmemin bir anlamı olsun 

baldırı çıplak dervişler dalaşıyor 
beynimin aileye mahsus kısmında 
musa olabilirim her an 
bir tokatlık müritler bul gel bana

dişlerimde bir koloni besliyorum 
gel ömer'in kapısını dik ağzıma
akrebin peşindeyim 
her an düşebilirim
ya israfili bul gel bana
ya da üfle benim suruma

6 Haziran 2012 Çarşamba

Safari


















kuşlara şarkı söylüyor bahçede kedi
aslanlarda ağlamadığım bir antilop sevgisi
balıkların üzerinden insin artık her gemi
sende bırak kovalamayı tom, haklı jerry

âşık oldum, vacip olsun diye gönlümün katli
biraz daha görmezsem ayılırım belki, gözlerini
istanbul'u bir şair fethetti mahlası; avni
yâr odur, gözleri gibi büyük olmalı kalbi

unutmaya çalışmak sanki unutmaktan daha iyi
biraz daha düşünürsem yitirebilirim dengemi -akli-
gönle kulaktan şifa olmaz der shakespeare'i
her şey olacağına varsın mutlu olsunlar
hayat fani

aklımdan çıkıp gönlüme giriyor yârin hayali
saçları bakır, belki bir nehir deme, olsun boyu selvi
kürk mantolu bir madonna sevmiş raif efendi
uykum bile benden kaçarken sana kızamam ki

"üstat" kelimesine inanmam öğrenileceklerin sonsuz olduğu dünyada"
der, bruce lee
nefesini tut, kapındaki düşman vasili!
kalbi kadar yumruğu da büyük bir şampiyon muhammed ali
kılıcı zalimden, kalemi kılıçtan keskin şah hazret-i ali

2 Haziran 2012 Cumartesi

Gel bi'şeyler yap



belki ölemem zamanında 
sen gel bi'şeyler yap
bi oyun kur 
mesela
uçurumdan at

zayıflık değil bu sıkılmak
bir sahilde durup beklerken
köpeklerin toplanması gibi yaşamak
inançsız bir file dönüyorum yavaş yavaş 
yönümü bulmama yardım et 
hiç olmadı 
gel bi'şeyler yap

"içim iyi değil sana" 
gel bi'şeyler yap
bi' kafatası çıkar topraktan 
gel kafama tak
bu ölmüş kafa da kiminse 
git sahibine bırak

25 Mayıs 2012 Cuma

Müslüman


Penceremden hayatı gözlüyorum
Elimde ucu dişlenmiş kuru kayısı zaman
Gün batımını çiğner gibiyim
Buruşmuş dudaklarım arasından

..
..
Saçlarım yüzüme dokunuyor
Perdeler akıyor omuzlarımdan
Akşam vakti huzur esiyor sokaklarda
Ölüm lambanın hep yeşil yandığı yer!
..
..
Mutlu sona yaklaşıyorum domur domur
Güller açıyor nevresimde, yorganımda
Bedenim kendini tazeliyemeyegörsün /ne çıkar
Ruhum ihya oluyor, kalbim müslüman.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Katilim Caiz













içimde istasyonlar işletiyorum
gemiler ve trenler kaçırıp kalp ve damar yollarına
seferler düzenliyorum çok uygun fiyatlara
-istersen bir ara uğra-

adımı bir katliama karıştırıp geliyorum
katledilmezsem, seviyorum
içinden geçenleri içimdekilerle birleştirerek
seyrediyorum dünyayı
ölmek kolay sanıyorlar
seni her gördüğümde ben tekrar ölemiyorum

kitaplar arasında gül besliyorum
bütün dertleri bir bir geçip, sende(n) kalıyorum
her gün erkenden uyanıp seni göremezsem
ve geçerken yanımdan ayakkabıların
kalbime bir ayakkabı topuğu saplıyorum.

13 Mayıs 2012 Pazar

Uykuluk

Şiir peşinde şiir peşi
Peşi dedimse nerde eşi?
Gördü güldü güneşi
Aranan bu çak beşi

Bulduysa yanıldı
Kaybetmeyen bulur mu?
Cüda yok, yok cüda yok
Kanat var. Ankanın, güvercinin.
Bir de sanat var

Hepsinde olan cevizi yiyene
Kabuk anlatmayın, dikkat söyleyene
İsterim yükselmeyi, kibir nereye gidecek?
Ya haset
Yakarım beni yakmadan
Soğuk yangında
Ve aşk.

11 Mayıs 2012 Cuma

Sudan Sebepler














karın boşluğunda kelebek kolonisi katlediliyor
yâri görünce
böyle olur demiş şair
erkin koray da söylemiş,
"
durma koş ardından" sevince
gönül dağlanıyor göz görünce katlanıyor gönül, 
bilmem kaç bin kere
sudan sebepler arıyorum seni sevmeye
ellerin tutuşuyor bir hayalde, ellerimle
sebepleri döküyorum sonra sularla birlikte
tutuşan ellerime.

çapraz koşu yapıyorum ciğerden kalbe
gönlün ceza sahasına yar girince –daha nazik, burası abdominal bölge-
şık bir çalımla geçip ciğeri
teke tek kaldım derken yürekle
düdüğü çalıyor annem;  “tabağındakileri ye!”

sözü dinlenir annenin
cenneti ayağının altında bilince
anadan geçilmez hasan! yâr tembihleyince -
“çay demledim,” deyip ekliyor bir ses; “içmeden gitme.”-
çay içilir, düşman bile demleyince
harareti de alırmış, artık nereye götürürse
bunlar bizi ilgilendirmez sen gülünce
iki şahit yeter, her yer saray bize.

Sanat devlet içindir




sanat sanat içindir,devletse toplum için...
devletin sanatla olan ilgisi ancak toplumsal düzeyde kalabilir.
aksi halde "sanat devlet içindir" gibi absürd bir temellendirmeye gitmek zorunda kalınır ve sanat da devlet de asli vasfını yitirir.
devlet, bünyesinde barındırdığı insanların hayatını minimalize ederek, sınırlar koyarak ancak ve ancak süründürebilir. 
devlet bu amaç için mi vardır? 
devletin gayesi, insanların hayat standartlarını daha iyiye götürmek, refahı ve huzuru en üst düzeyde sağlamak değil midir?
devlet güvenlik adına muhafazakar bir tutum sergileyebilir. bu tutum çeşitli algılar tarafından eleştirilebilir, yadsınabilir hatta yok sayılabilir.
devlet, devamiyetini sağlamak adına muhafazakar bir takım kararlara sahip olabilir; bunlar mevcut durumların gerektirdiği tedbirler olabileceği gibi muhtemel tehditlerin bertaraf edilmeleri için de olabilir.
sanatın sınırlarını belirlemek isteği bunların hangisine girer?
sanat ve felsefe minimal şartlarda yaşamak zorunda olan kalabalıkların tasasında değildir hiçbir zaman.
sanat felsefesi ise aristokrat bir kavramdır ve sanatla felsefenin kesiştiği daracık bir alandır.


bu ülke körlerin ve sağırların birbirlerini ağırladıkları yer olma vasfını da yitirmeye başladı.
artık körler, duymuyorsunuz diye sağırlara kızarken, sağırlar da görmüyorsunuz diye körlere sataşır oldular.
bir öğrenci üniversitede hocasına aydın olmak için ne yapmam gerek diye sorar.
- üç üniversite bitirmiş olmalısın.
- hangileri onlar?
- hayır hepsini sen bitirmeyeceksin! ilkini deden, sonrakini baban üçüncüyü de sen bitirmelisin.
işçi ailesinden gelen birinin devlet başkanı olması bize sinematografik bir haz verebilir.
bundan fazlasını hissetmek kişinin kendi tembelliğini gizlemesinden başka ne olabilir?


bizler modern pazarlamacılık stratejileriyle kuşatılmış insanlar olarak daha iyisinin olmayacağına inandırıldığımız için daha kötüsünden korunmaya itilmekteyiz.
şiddet eğiliminin günden güne arttığı mükemmel bir ülkede yaşıyoruz.
korkunun ecele faydasının olmadığını bildiğimizden korkunç şeyler yaşamamak için kendimizi evlere, sitelere, güneşe hapsediyoruz.
hakkımızı yiyenleri Allah'a havale edip hakkımızda hayırlı olanın bu olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.
anlaşılmak gibi bir derdimiz yok.
anlatmak, farkımızda olmalarını sağlamak ve her şeye rağmen aslında bizim de insan olduğumuz ön kabulünü görmekten başka gayemiz var mı ?
freudyen bir yaklaşımla, devlet ana'nın zulmettiği eksik-yetersiz kişiler olarak, kendimizi ona kabul ettirmeye, onu memnun etmeye -huysuz ihtiyarın teki olduğunu bilmemize rağmen- çabalamamızın sebebi ne?


muhafazakar sanatla daha büyük bir ülke olmanız modern algılamalarla imkan dahilindedir.
ancak modern devletlerde insanlar sayılardan ibarettir.
nitelikleri hiç mi hiç önemli değildir zira verdikleri oy anayasal olarak eşittir.
bir devlet başkanının bir köyde yer sofrasına oturup ev halkıyla yemek yemesi ne devlet başkanını yüceltir ne de hane halkını...
bir sanat eserinin karşısında devlet başkanıyla halktan birinin aynı estetik hazzı duyması ise her ikisini birden yüceltir.
bu yüceliğe erişmek, sanatta muhafazakarlıkla sağlanacaksa, bunu ne sağırlar görür ne körler duyar.
bu tartışma bir transatlantiğin çocuk havuzunda yüzdürülmeye çalışılmasından daha anlamlı değildir.

7 Nisan 2012 Cumartesi

iyi dertler arkadaşlar












ey tüm geçmemişliğim buradayım şimdi
gençliğimin baharında
yeni geldim, biraz duralım
kaç oldu bu saymadım -sayılarla-
baharları saymaya, sayılarla kıyaslamaya kıyamadım
iki martı alıp simitlere atalım önce
sonra müsait bir yerde göğe bakalım
kağıt kalem alalım unutmadan
adını fısıldarım

gemi yaparım kağıtlardan
olmadı uçak yapıp kaçarım
anlatamazsam derdimi buruşturup atarım.
içim sığmayınca içime, içimi dökerim içine
kelime kelime
bütün kelimeleri sana bağlar sonra şiir yaparım.

bir kelamın duyup ağladım
mürekkebi kağıda döküp sonra,
bir miktar kanadım
tedavilere cevap vermedi uçamayan kanadım
merhaba tanışamadığımıza memnun olmadım
kan adım.

29 Mart 2012 Perşembe

pasta

Çocuğa "Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin," desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin ön önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır - bu bakımdan yapılan uyarı bir durumdan başka bir duruma geçişin daha zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.

[franz kafka, mavi oktav defterleri, s.47]

28 Mart 2012 Çarşamba

Jonlar Üzerine

Metrobüs turuncuları hayatımı şenlendiriyor. Napoleon Dynamite filmiyle tanıdığım aktörden mülhem onlara kısaca Jon adını vereceğim.

Geçenlerde metrobüste arkadaki dört karşılıklı koltuktan birine oturdum ve çantamdan kitabımı çıkardım. Yanımda oturan adam elimdeki kitaba doğru eğilerek onun hakkında bir şeyler söylemeye çabaladı. Ona yöneldim ve turuncu saçlarından onun Jon olduğunu anladım. Sordu:
-Ali Şeriati mi okuyorsun? (Karadenizli bir Jon’du fakat maalesef şiveli yazma konusunda iyi değilim.)
-Evet.
-O mezhepsizmiş!
-Mezhepsiz mi? Mezhepsiz ne demek?
-Hani dört mezhep var ya Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli.
-İyi de hepimiz bir Allah’a, onun peygamberine, indirdiği kitaba inanıyoruz. Biz Rasulullah’ın ümmetiyiz, mezheplerse sonradan ortaya çıkmış ayrımlar. Bu insan ki Müslüman bir yazar, Müslümanların dertleriyle dertlenmiş bir yazar, onu okuduğum zaman öğütler alabiliyorum. Kaldı ki Müslüman olmayan bir yazarı okumakta da bir beis görmüyorum. Okuduğum her şeyi kabulleniyorum diye bir şey yok, onları ölçüp tartabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim.
-Ama..
Anlamadı. Sanırım acıdı bana biraz, yanlış yola sapmışım gibi. Sonra bir hocayı sordu, tanıyor musun onu dedi. Tanımıyordum. Çok önemli olduğundan bahsetti o hocanın. Akabinde çantasından çantası kadar büyük bir kitap çıkardı:
-Kitap okuyorsun, sana o hocanın kitabını hediye edeyim, onu da oku.
Olmaz, adını alsam yeter bulurum kitabı, hem daha okumam gereken başka kitaplar var dedimse de yok. Biz basıyoruz bunu, bende daha var dedi. Çaresiz kabul ettim.

Karadenizli Jon’dan çok önce kaptan Jon’la karşılaştım. Tıklım tıklım bir metrobüse, yanımda arkadaşımla ön kapıdan binmiştik. Burun buruna geldiğimiz adam uçları sivri bıyıkları olan bir turuncu saçlıydı. Otobüsün doluluğundan şikâyetle muhabbete girip öğrenciliğimizden konuyu derinleştirdi. Nezaketen onun da ne iş yaptığını sorduk.
-Kaptanım, dedi. Ülkeler geziyorum, insanlar türlü türlü. Denizdeyken çok yalnız kalıyor insan, uçsuz bucaksız sular üstünde bir gemi. Ama kıyılar öyle değil, insanlar var hareketli.
Hindistan’a, Çin’e gittiğinden bahsetti ve Romanya’ya ve Ukrayna’ya. Birçok dil öğrenmek istiyordu kaptan. Böyle hikâyeler, tecrübeler anlatan insana etraftakiler de kulak kesiliyordu.
-İstanbul’u özlüyorum ama uzun süre kalınca da sıkılıyorum, dedi. Seyahat güzel, ah yalnızlık olmasa.
Önce indiğim için arkadaşım kaptan Jon’la yalnız kalmıştı. Son durakta birlikte inmişler ve kaptan kim bilir dile getirip durduğu yalnızlık derdiyle de bağlantılı olarak kahve içmek istediğini söylemişti arkadaşa. O ise tabi reddedip kaçar gibi oradan uzaklaşmış.

Ve yıllar önce yine bir metrobüsün o dörtlü kısmına oturup elime bir kitap almıştım ki karşı çaprazımda oturan, turuncu saçlı bir adam seslendi:
-Kitabınıza bakabilir miyim? Cemil Meriç mi okuyorsunuz?
-Tabi, buyrun. Cemil Meriç’in kendi kitabı değil, Ümit Meriç babasını anlatmış bu kitapta.
Kitabı aldı, arkasını çevirip sesli olarak okumaya başladı. Ses tonu zengin, diksiyonu düzgün, vurguları monolog yapar gibi belirgindi. Sonuna kadar okudu, bitince:
-Güzelmiş, dedi. Cemil Meriç çok önemli bir düşünürümüz. Öğrenci misin?
-Evet, dedim.
Konu İngilizce hazırlık okumakta olduğuma geldi. Ve eğlenceli teklifsiz adam İngilizce konuşmaya başladı. Başından beri çevremizde üstümüze bakan gözler, ses tellerimizin titreşiminini dinleyen kulaklar artık daha da dikkat kesildiler. İngilizcesi çok iyiydi. Okuldan, bölümden, dilden, memleketten, İstanbul’dan konuştuk, konuşturdu da denebilir. Bu Jon’la ilk tanışmamızdı.

25 Mart 2012 Pazar

tekne













hikayeler karanlıkta yol alıyordu
sonun karanlık olması kaçınılmaz.
içinde bütün kışlara yetecek bahar biriktiren kız
teknede her şeyin
duaya bağlı olduğunu mırıldanırken
ipe gözyaşlarımızı serdik
kurutup
ağıt yakacağız
ve bugün de geçecek.
bir ikindi vakti daha
şehir yıldız sesine hasret, beklerken
gözleri meryem kokan kız
biliyordu ki
hala rüya görebiliyorken
gündüzü arzulamak anlamsız.
değil mi ki bütün kadınlar
ve adamlar
rüyalarda makyajsız.

not:
bu şiir nafilefilintalar.blogspot.com'da yayınlandıktan sonra izdiham.com'da yayınlanmıştır.