20 Ağustos 2012 Pazartesi

Sessiz deyişler


hep gölgesizlik unutturdu seni bana
bir çalgında almıştın onu benden
kimileriyle gülümsedin
kimileriyle ağladın
bir şairin diliyle bana sen dedin
çoğaldık sen bana sen dedikçe
fakat ben seni hep benden habersiz sandım

bir geceyi böyle manalı kılan da sendin
beni böyle manasız kılan da
olsun demiştim yine de ben
mana manayı aramakta
halbuki hiçbir anlam ifade etmiyordu seni
sözlüklerde adın bulunamıyordu
sen söylemeden bilemezdim
söylemedin ve ben bilmedim

yola revan olmak gerekiyordu gündüzleri
beni hınca hınç bir boğuntuya iten sendin
mavi bir kafes sarmalıyordu beni
bu savaşı haklı kılan da buydu
çünkü sen kılıç tutacak eller vermiştin bana
kaçılabilir yolların da vardı
yönümü ne tarafa çevirsem
oysa kaybolmuştum ben
fakat kaybolmak yetmiyordu bulunmaya

tarihi iyinin ve kötünün mucidi bildim
ders almaya çalıştıkça ondan çirkinleştim
hiç kurtuluşu yoktu bu çarpık gülümsemenin
devasını vermediğin bir dertle yosun tuttu içim
oysa dalınabilir derinlikte görüyordum hayatı
bu iç boğucu sıcakta biraz ıslanmanın zararı yoktu
bilemezdim bu rutubet kokan diyarın
beni kendi terimde boğacağını

şimdi uyandırsan beni artık asırlık uykumdan
bitse bu rüya içinde yaşadığım rüya
kimin suretine girdiysen sıyırıp atsan simalarını
bilmesem neresinden alçaldığını denizin
kayıp kıtamın nerede olduğunu bana buldursan
yahut bir salih göndersen tutsa elimden
iki ömerden hangisiysem
beni kendi elimle ona biçtirsen

17 Ağustos 2012 Cuma

güle gül'e


balığa...














ben gidemem yar olmadan yanımda, güle güle
bülbülü de yanımıza alıp öyle gidelim gül'e
göçüp gitsem bu alemden üç beş güne
isterim yarin yüzü ağlamaya, hep güle.

resim: "still life with plaster torso, a rose and two novels" -van gogh-

12 Ağustos 2012 Pazar

BİR'denBir'e

   Dehr içinde mest-ü hayran gezerken, dedi sırrım bana aşıklara karış aşık ola gör. ne cevherler vardır kaynak içinde... Derde düştün, niçin derman ararsın? Aşıklar dert arar derman içinde.

Sonunda olanlar oldu BirdenBire oldu...

-Hayırdır  nereye yolculuk?
-Aslımıza gidiyoruz.

 Ben bu satırları okurken dışaırda okunmaya başlayan cenaze salası. Herkes bir şeyleri okur her gün, herkesin bir şeyleri elbet okunur bir gün. Bu yolculuğa talip olmak ölmeden önce ölmek gibi bir şey. İnna lillahi ve İnna ileyhi  raciun. 'Muhakkak ki O'na döneceğiz.'

Bazı kitaplar vardır, tamamıyla seni anlatır ama anlık olan seni belki 1 ay önce okusan sana bir şey ifade etmeyecek olan kitap, öyle bir zamanda  karşına çıkar ki kalbinin kalemiyle yazmışlar hissi oluşur. bitmesin istersin her satırında yoğunlaşmak uzun uzun düşünmek istersin.
Yokluk yolculuğuna çıkmış bir üniversite hocasının ilk adımlarını gençlik yıllarını  içindeki yangına su ararken aslında yangını körükleyecek OD'unu bulma yolculuğunu anlatan bir yazar... Seyr-i süluka çıkmış bir kula verilebilecek en güzel satırlar... her seher vaktini O'nu aramaya adamış kullar ile  artık minicik de olsak ortak bir paydada bulunmanın verdiği sevinç, belki de hüzün hakkını veremiyor olmanın...
İşte ağlıyor yine şehir ağlıyor benim sevgilim içimi serinletsin diye gözyaşları, herkesten daha çok derviş bu şehir,herkesten daha içli ve duygulu, o ıslatırken gönülleri bir damla da biz akıtsak hüznümüzle...Sebepsiz hüzünle daha çok yaklaşırken O'na, O'nsuzluğun da verdiği hüznü aynı anda yaşar insan...

İşte yazarın ve benim yana yana söylediğim o cümleler ;
'Allah'ım ben de onlar gibi olabilir miyim? Ben de Hallac gibi kanımla abdest alıp eşiğinde 2 rekat aşk namazını kılabilir miyim? Ben de Rabia gibi dünyadan ahiretten geçebilir miyim? Çoğu Bir'e indirebilir miyim?
Bir'i gönlüme sindirebilir miyim? Sadece seni sevdiğim için namaz kılabilir miyim? Ne cehennemin ateşinden ne cennetinin sevdasından değil sadece senin için... Allah'ım ben de Harakan'lı bilge gibi12 yıl  geceleri uykusuz eşiğinde niyaz edebilir miyim? Göz yaşıyla seccadeleri ıslatabilir miyim? Ben de kırk yamalı hırka giyip Gazneli Mahmud'un önüme serdiği altınları elimin tersiyle itebilir miyim? Yunus gibi kırk sene dergaha düzgün odun taşıyabilir miyim? Mısri gibi geceleri sabaha dek aşkla inleyebilir miyim?'... diye devam eden aşkla yazılmış satırlar. Bize Bir'e doğru giden yolun üstünde  neler varmış diye gösteren satırlar.

ikibinonikininhaziranayındayayımlanmışbirkitapdervişbirkalptençıkansatırlarSadıkAbiyesonsuzteşekkürler...

Sadık Yalsızuçanlar'ın Birdenbire romanın kesitleriyle oluşan bu yazıyı bir de http://www.youtube.com/watch?v=o-Ecp605xUc bu melodi eşliğinde okuyun...

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Ağlamak

ağlamak bir bebeğin ihtiyacını duyurma yöntemi
bebeklikten çocukluğa geçenin naz hâli ağlamak
bir bulut tutumu bazen
bir duygu yoğunlaşması gözyaşı
aklın, belki mantık demeli, işlemediği, hislerin esamesinin okunduğu bir kriz biçimi
kâh sinirden kâh neş'eden ağlamak
ağlamak Allah'ın kullarıyla ilgili ayetlerini duydukça ağlamak
ağlamak pişman oldukça, tövbe ettikçe
ya ümitlendikçe
ağlamak dertlenip hâlimize
ağlamak kırılan hayalimize
ağlamak ayrılıkça, ağlamak vuslatça
ve ağlamak kalp burkuldukça

29 Temmuz 2012 Pazar

Esirge Ve Bağışla

                                               ESİRGE VE BAĞIŞLA
‘Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, Rabbin adıyla başlayan insanlarız’ ve O’nun adıyla başlamak boynumuzun borcu. Bizim O’nun adına, her isminin, her kelimesinin, her kıvrımına, muhtaçlığımızdan olsa da; bi türlü bu muhtaçlığı tam kabullenemeyiş bizimkisi. Koy verip gidememeler... Sadece dil ile tekrardan ibaret kalan kelimeler,La ilahe İlla’Allah’ lar, Hakkını veremeden söyleme cüretini göstersek de hep bir sığınış Rabb’e  O’nun büyüklüğüne yüceliğine. Maksat niyetimizin halisane olduğunu belirtmek istercesine.İbrahim’i yakacak ateşi söndürmeye çalışan karınca misali, safımızı belli etmek  için edilen kelamlar belki de, ACZ’imizin farkında olarak. Bu farkındalık içinde kalabilme  sürerliliği umudumuz… hep  bir umut…hep bir beklenti…  Kundağındaki bebeğin mama beklemesi gibi bir ACZiyet,  hasta yatağından kalkacak takati olmayan  bir yaşlı teyzenin başkasına muhtaçlığından daha büyük bir ACZiyet daha büyük bir muhtaçlık. Öyle bir muhtaçlık ki; bunun için hasta  ya da bebek olmaya gerek yok her anımızda O’nu hissetme varlığının  yanımızda olduğunu hissetme ihtiyacı…
 Tüm Kainat O’nu haykırırken yüzümüze bu  duymazlık  neyin nesi öyleyse?
Kimdir bizi O’na ulaşmaktan alıkoyan? En basitinden  sabah namazımıza engel olan, sünneti seniyyeyi bir teferruat olarak görüp uygulamaktan aciz olan  bizlerin kalbindeki bu rehavet  nereden? kimden? Var mı içeride olanları göreniniz? İçerdekini görmüşlüğünüz?  
Sadece içerdeki mi dışarıdakiler saymakla bitmezken; dışardakileri görmekten ve gözümüzü alamayışımızdan içimize dönemedik gitti.
Hani düsturumuzdu ‘bir lokma bir hırka’  hani  ne zaman uyduk aklımızdaki ideal portreye. Ve daha hangi mazeretleri üreteceğiz kendimiz için ,daha ne kadar ertelemek planımızı?  sanki biz erteleyince; ölüm saniyemiz, dakikamız, saatimiz, günümüz değişecekmiş gibi….
Dünyanın bütün sabahlarını alıp gitmeden buradan, karanlıklara gömülmeden;

'Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum...’
(‘Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’)

Desek ve başlasak sıfırdan.Adeta bir Necip Fazıl dönüşümü yaşasak içimizde. Ve dışa yansıtsak bunu. İşte O zaman Bir Hira Dinginliği kaplar mı her yanı?
                                               


12 Temmuz 2012 Perşembe

Ramazandan Bayrama


    "Medine bir numûnedir. Doruğa ulaşan toprağın bitekliği, katılığından parça parça olmuş, bulutları fevç fevç eritmiş ve ebediyyet çiçeğinin kıtalara açılımında yıldız suları olarak akıtmıştır onları. Savaşlar anne şefkatini aşan bir inceliğin ölçüsündedir.
    Mekke, sabrın tahammülle örüldüğü bir keyfiyet armasıdır. En çetin sınavlarla aşılan engeller ve olgunlaşılan bir ocaktır. Hicret, bir yığın serüveniyle kutsal aşamanın ebedî örneğidir.
Mekke ve Medine mührünü basmıştır kâinata. Şam, Bağdat, Kahire ve İstanbul bu mührün yankısını yansıtmakla şeref kazanmışlardır, asırlar boyu.
    Oruç ayı Allah'ın aylarından bir ay olduğu halde kutsanır hepimizce. Yakup'un oniki kardeş içerisinde Yusuf'a olan ilgisi gibi bir şey Mevlâ'nın Ramazan'a değer verişi çünkü. Bir sebep, bir kolaylık, bir şans. Rahman'ın taşan rahmet deryasından fışkırıp bütün âsileri kapsayacak kadar geniş olan mağfiretinin sergilendiği mübarek bir aydır o. Ruhlarımızı hicretten miraca kadar koşturup bin aydan daha hayırlı geceleri barındırır bir gecesinde. Ruhumuz onunla birlikte yeni bir muhasebe zeminine kavuşur. İmanlar tazelenir. Cennet ve Cehennem yaklaşırlar iyice. Kabirden yana ülfet fazlalaşır. Münker ve Nekir, isimlerinin ifade ettiği müphemlikten biraz olsun arınırlar. Vahyi, Cebrail’in yeni iletişi anındaki sıcaklığıyla algılarız o saffet halimizde. Mikâil ve İsrafil'in yükümlülüklerini hatırlayarak yeniden haykırırız yürekten tasdiklerimizi. Çünkü engeller büyük ölçüde etkilerini kaybetmişlerdir. Azrail'e "hoş geldin" diyebilme hünerini gösteriş derecelerine yükselme seyrimizin kutsallığıyla coşmaktadır artık ruhlarımız.
      Ferdinand'ın orduları alçakça üzerimize çullandığı an kendimizi savunma imkânımız yok değildir aslında. Ama ne var ki El-Hamra sarayının ziynetleriyle büyülenen beyinlerimiz şeytanların en büyük desteğidir. Kurtuba'nın elden çıkması için şer ittifakı kemal bulmuştur. Oruç bu büyünün panzehiridir. Bu ittifakı dağıtacak ve zaferin sıcak zevkini iftar saatlerinde ve Cennet bahçelerinde hissettirecek bir savaş muştusudur o.
      Oruçla birlikte safiyetine kavuşan ruhlarımız bin bir parçaya bölünen kutsal avizenin görkemli anlarını hatırlarlar. Buhara ve Semerkant'a ulaşan ışık huzmelerinin Konya ve Bursa'ya yansıyışının anısını duyumsarlar iftar öncesinde ve Ramazan seherlerinde. Bütün bunları hatırlarlar da Allah'ın(cc) asla tebdile uğramayan sünnetini afakî ve enfüsî boyutlarıyla sezinlerler.
      Toplumsal alanda gereği gibi temsil edilemeyen mukaddes inançların nefse tatbiki anında içine düşülen çıkılmazlar ve çarpıklıklar görülüp de artık rüyayı hayata tercih ederek bir Yahya Kemâl gibi hatırlara gömülmek. Ama bununla bitmez. Teravih hareketin ifadesidir. Kulluk halinin tekmilini simgeler o. Hülyalara yer olmadığını hatırlatır sürekli.
     Kutsal avizenin bir parçaya bölünmüş kıvılcımları çevrelerini fersiz bırakmamalı. Gerçek kimliğine kavuşup başkalarına alet olmamak için yeniden yekvücut olmak gerekliliktir. Boşlukta erimeyi, yok olmayı engellemenin tek çaresi. Varlığın hakiki gayesine ulaşmasının alternatifsiz biçimi.
     Oruç maddesiyle, mânâsıyla, ruhuyla bedeniyle aramızdadır. Kendisinden çıkan rahmet pınarlarını adeta gözlemliyoruz. O halde pınarın kaynağına daha bir yakınlık gerek. Bir daha uzaklaşmamacasına. Hoş, pınarın başında olmakla bitmiyor işimiz. Her birimiz kaplarımızın alabildiği kadarla yetinmek durumunda kalıyoruz.
Bayramlar zafer sonuçları ve sevinçleridirler bir anlamda. Evet, nefse karşı yoğun olarak verilen son bir aylık mücadeleyi bayramla kutluyoruz.
     Bir gün bahçemizin gülleri açılıp, şehitlerimizin kanlarıyla sulanan ağaçlarımız yemişlerini verdikleri an verilen gerçek mücadelenin, orucun nefis çapında temsil ettiği hakiki savaşın zafer çığlıklarının kulaklarımızda çınladığını hissederiz.
     Bir gün yüreğimizin ta derinliklerinden "bugün bayram" diyebilmenin hasretiyle kavrulan çilekeş müslümanların bayramları tebrike değerdir. Mübârek olsun."

 80'li yıllardaki bir Zaman Gazetesi'nden köşe yazısı.


8 Temmuz 2012 Pazar

zühdü seçemeyen zamanelerdik, biz.

http://zekizabeth.deviantart.com/favourites/#/d524wp5



hiçbir şey istememeyi iste'meli'yiz diyoruz
da;
hiçbir şey istememeyi, gerçekten istediğimizden emin olamıyoruz.

26 Haziran 2012 Salı

Keşfsever'in şefkatin büyüklüğünü fark edişi

Bouguereau / Young Mother Gazing At Her Child (1871)
merhamet sevgiden ve aşktan farklı bir histir. insan merhamet ettiğine aşık olmaz, merhamet ettiğini çok sever ama. insanlar merhamet ettikleri varlıkları çok severler. işte bu çok sevilen ve aynı zamanda merhamet duyulan varlıklara duyulan şey; sevgi ve merhametin karışımı olan şefkat'tir.

bu yüzden şefkat aşktan ve sevgiden daha kapsayıcı ve daha üstün bir duygudur.

24 Haziran 2012 Pazar

Sordum 3

Sordum sarı çiçeğe,
"Yokuş aşağı karizmatik yürünmez." dedi.

ZM / Sayısı Yaratılmışlar Adedince Olan Yollardan Biri Üzerine

Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır*
Bab-ı Aziz
Volume I
Biz tekçiyiz. Hakikatçiyiz. Doğrulardan bir doğru demiyoruz, en doğrusu, en kemali diyoruz seçtiğimiz’e. biz kendimizce bir cevap vermiyoruz hayatın belirsizliği sorusunun cevabına. Biz bir iddia sahibiyiz. Biz bir cümle sahibiyiz.
*
Biz rengârenk bir dünyada, herkesin kendince bir rengi seçip, o seçtiği renge en güzel dediği dünyada, bizim rengimiz beyaz diyenlerdeniz.

Biz seçtiğimizde, dinimizde, tüm renklerin ve tüm ben’celerin bulunduğu beyaz’ı seçenlerdeniz. Biz beyazı seçtiğimiz için değil, beyazda tüm renklerin olduğunu bildiğimiz için, beyazı yüceltenlerdeniz. Biz beyazın hakikat olduğunu belleyenlerdeniz.
 Volume II
Biz şüpheciyiz. Seçtiğimizin en olduğu inancı olsa da içimizde, diğer renklerin en’liğini bir düşünenlerdeniz. Şüphenin imanla bir gittiğini, şüphenin vesvese’ye dönüşmediği müddetçe güzel bir şey olduğunu öğrenenlerdeniz.
***
İtminan olmamış, sükûn bulmamış kimi huzursuz ruhların şüphelerinin –vesveseye dönüşmediği müddetçe- çok da zararlı olmadığı düşüncesinde olan bir beşerin yazdıklarıydı.
Başladığımız yere dönelim;
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.

19 Haziran 2012 Salı

Krikotrajik

sessizlik; sözsüzlük ve demsizlik demek
çokluğunu azaltmıyor hiç susuşlar
filistin’e daha çok hanzalalar gerek
masum sarsılıyor halen geçerken tanklar

senle dalgın geçen her dakika bir çağrı
sürülür, inletir kader; nizam-ı alem
el aksa’dan akdeniz’e doğru
tedavin grosbe, kötü ibranicem.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Krikolojik



sensizlik sonsuzluk ve densizlik demek
yokluğunu aratmıyor hiç kuluçlar
üsküdara daha çok altyapı hizmeti gerek
masam sarsılıyor halen geçerken araçlar

senle kırgın geçen her dakika bir ağrı
süzülür inletir keder, gam, elem
spatulamdan diz kapaklarıma doğru
tedavim ölümdür, malum neticem

10 Haziran 2012 Pazar

Her an


musa olabilirim her an 
git birkaç yahudi bul bana
tutkallı sehpalar gezinsin ipek halılarımda
musa olabilirim her an 
gel kızıldeniz ol bana 
seni biçmemin bir anlamı olsun 

baldırı çıplak dervişler dalaşıyor 
beynimin aileye mahsus kısmında 
musa olabilirim her an 
bir tokatlık müritler bul gel bana

dişlerimde bir koloni besliyorum 
gel ömer'in kapısını dik ağzıma
akrebin peşindeyim 
her an düşebilirim
ya israfili bul gel bana
ya da üfle benim suruma

6 Haziran 2012 Çarşamba

Safari


















kuşlara şarkı söylüyor bahçede kedi
aslanlarda ağlamadığım bir antilop sevgisi
balıkların üzerinden insin artık her gemi
sende bırak kovalamayı tom, haklı jerry

âşık oldum, vacip olsun diye gönlümün katli
biraz daha görmezsem ayılırım belki, gözlerini
istanbul'u bir şair fethetti mahlası; avni
yâr odur, gözleri gibi büyük olmalı kalbi

unutmaya çalışmak sanki unutmaktan daha iyi
biraz daha düşünürsem yitirebilirim dengemi -akli-
gönle kulaktan şifa olmaz der shakespeare'i
her şey olacağına varsın mutlu olsunlar
hayat fani

aklımdan çıkıp gönlüme giriyor yârin hayali
saçları bakır, belki bir nehir deme, olsun boyu selvi
kürk mantolu bir madonna sevmiş raif efendi
uykum bile benden kaçarken sana kızamam ki

"üstat" kelimesine inanmam öğrenileceklerin sonsuz olduğu dünyada"
der, bruce lee
nefesini tut, kapındaki düşman vasili!
kalbi kadar yumruğu da büyük bir şampiyon muhammed ali
kılıcı zalimden, kalemi kılıçtan keskin şah hazret-i ali

2 Haziran 2012 Cumartesi

Gel bi'şeyler yap



belki ölemem zamanında 
sen gel bi'şeyler yap
bi oyun kur 
mesela
uçurumdan at

zayıflık değil bu sıkılmak
bir sahilde durup beklerken
köpeklerin toplanması gibi yaşamak
inançsız bir file dönüyorum yavaş yavaş 
yönümü bulmama yardım et 
hiç olmadı 
gel bi'şeyler yap

"içim iyi değil sana" 
gel bi'şeyler yap
bi' kafatası çıkar topraktan 
gel kafama tak
bu ölmüş kafa da kiminse 
git sahibine bırak

25 Mayıs 2012 Cuma

Müslüman


Penceremden hayatı gözlüyorum
Elimde ucu dişlenmiş kuru kayısı zaman
Gün batımını çiğner gibiyim
Buruşmuş dudaklarım arasından

..
..
Saçlarım yüzüme dokunuyor
Perdeler akıyor omuzlarımdan
Akşam vakti huzur esiyor sokaklarda
Ölüm lambanın hep yeşil yandığı yer!
..
..
Mutlu sona yaklaşıyorum domur domur
Güller açıyor nevresimde, yorganımda
Bedenim kendini tazeliyemeyegörsün /ne çıkar
Ruhum ihya oluyor, kalbim müslüman.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Katilim Caiz













içimde istasyonlar işletiyorum
gemiler ve trenler kaçırıp kalp ve damar yollarına
seferler düzenliyorum çok uygun fiyatlara
-istersen bir ara uğra-

adımı bir katliama karıştırıp geliyorum
katledilmezsem, seviyorum
içinden geçenleri içimdekilerle birleştirerek
seyrediyorum dünyayı
ölmek kolay sanıyorlar
seni her gördüğümde ben tekrar ölemiyorum

kitaplar arasında gül besliyorum
bütün dertleri bir bir geçip, sende(n) kalıyorum
her gün erkenden uyanıp seni göremezsem
ve geçerken yanımdan ayakkabıların
kalbime bir ayakkabı topuğu saplıyorum.

13 Mayıs 2012 Pazar

Uykuluk

Şiir peşinde şiir peşi
Peşi dedimse nerde eşi?
Gördü güldü güneşi
Aranan bu çak beşi

Bulduysa yanıldı
Kaybetmeyen bulur mu?
Cüda yok, yok cüda yok
Kanat var. Ankanın, güvercinin.
Bir de sanat var

Hepsinde olan cevizi yiyene
Kabuk anlatmayın, dikkat söyleyene
İsterim yükselmeyi, kibir nereye gidecek?
Ya haset
Yakarım beni yakmadan
Soğuk yangında
Ve aşk.

11 Mayıs 2012 Cuma

Sudan Sebepler














karın boşluğunda kelebek kolonisi katlediliyor
yâri görünce
böyle olur demiş şair
erkin koray da söylemiş,
"
durma koş ardından" sevince
gönül dağlanıyor göz görünce katlanıyor gönül, 
bilmem kaç bin kere
sudan sebepler arıyorum seni sevmeye
ellerin tutuşuyor bir hayalde, ellerimle
sebepleri döküyorum sonra sularla birlikte
tutuşan ellerime.

çapraz koşu yapıyorum ciğerden kalbe
gönlün ceza sahasına yar girince –daha nazik, burası abdominal bölge-
şık bir çalımla geçip ciğeri
teke tek kaldım derken yürekle
düdüğü çalıyor annem;  “tabağındakileri ye!”

sözü dinlenir annenin
cenneti ayağının altında bilince
anadan geçilmez hasan! yâr tembihleyince -
“çay demledim,” deyip ekliyor bir ses; “içmeden gitme.”-
çay içilir, düşman bile demleyince
harareti de alırmış, artık nereye götürürse
bunlar bizi ilgilendirmez sen gülünce
iki şahit yeter, her yer saray bize.

Sanat devlet içindir




sanat sanat içindir,devletse toplum için...
devletin sanatla olan ilgisi ancak toplumsal düzeyde kalabilir.
aksi halde "sanat devlet içindir" gibi absürd bir temellendirmeye gitmek zorunda kalınır ve sanat da devlet de asli vasfını yitirir.
devlet, bünyesinde barındırdığı insanların hayatını minimalize ederek, sınırlar koyarak ancak ve ancak süründürebilir. 
devlet bu amaç için mi vardır? 
devletin gayesi, insanların hayat standartlarını daha iyiye götürmek, refahı ve huzuru en üst düzeyde sağlamak değil midir?
devlet güvenlik adına muhafazakar bir tutum sergileyebilir. bu tutum çeşitli algılar tarafından eleştirilebilir, yadsınabilir hatta yok sayılabilir.
devlet, devamiyetini sağlamak adına muhafazakar bir takım kararlara sahip olabilir; bunlar mevcut durumların gerektirdiği tedbirler olabileceği gibi muhtemel tehditlerin bertaraf edilmeleri için de olabilir.
sanatın sınırlarını belirlemek isteği bunların hangisine girer?
sanat ve felsefe minimal şartlarda yaşamak zorunda olan kalabalıkların tasasında değildir hiçbir zaman.
sanat felsefesi ise aristokrat bir kavramdır ve sanatla felsefenin kesiştiği daracık bir alandır.


bu ülke körlerin ve sağırların birbirlerini ağırladıkları yer olma vasfını da yitirmeye başladı.
artık körler, duymuyorsunuz diye sağırlara kızarken, sağırlar da görmüyorsunuz diye körlere sataşır oldular.
bir öğrenci üniversitede hocasına aydın olmak için ne yapmam gerek diye sorar.
- üç üniversite bitirmiş olmalısın.
- hangileri onlar?
- hayır hepsini sen bitirmeyeceksin! ilkini deden, sonrakini baban üçüncüyü de sen bitirmelisin.
işçi ailesinden gelen birinin devlet başkanı olması bize sinematografik bir haz verebilir.
bundan fazlasını hissetmek kişinin kendi tembelliğini gizlemesinden başka ne olabilir?


bizler modern pazarlamacılık stratejileriyle kuşatılmış insanlar olarak daha iyisinin olmayacağına inandırıldığımız için daha kötüsünden korunmaya itilmekteyiz.
şiddet eğiliminin günden güne arttığı mükemmel bir ülkede yaşıyoruz.
korkunun ecele faydasının olmadığını bildiğimizden korkunç şeyler yaşamamak için kendimizi evlere, sitelere, güneşe hapsediyoruz.
hakkımızı yiyenleri Allah'a havale edip hakkımızda hayırlı olanın bu olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.
anlaşılmak gibi bir derdimiz yok.
anlatmak, farkımızda olmalarını sağlamak ve her şeye rağmen aslında bizim de insan olduğumuz ön kabulünü görmekten başka gayemiz var mı ?
freudyen bir yaklaşımla, devlet ana'nın zulmettiği eksik-yetersiz kişiler olarak, kendimizi ona kabul ettirmeye, onu memnun etmeye -huysuz ihtiyarın teki olduğunu bilmemize rağmen- çabalamamızın sebebi ne?


muhafazakar sanatla daha büyük bir ülke olmanız modern algılamalarla imkan dahilindedir.
ancak modern devletlerde insanlar sayılardan ibarettir.
nitelikleri hiç mi hiç önemli değildir zira verdikleri oy anayasal olarak eşittir.
bir devlet başkanının bir köyde yer sofrasına oturup ev halkıyla yemek yemesi ne devlet başkanını yüceltir ne de hane halkını...
bir sanat eserinin karşısında devlet başkanıyla halktan birinin aynı estetik hazzı duyması ise her ikisini birden yüceltir.
bu yüceliğe erişmek, sanatta muhafazakarlıkla sağlanacaksa, bunu ne sağırlar görür ne körler duyar.
bu tartışma bir transatlantiğin çocuk havuzunda yüzdürülmeye çalışılmasından daha anlamlı değildir.