15 Kasım 2012 Perşembe

YENİ YILIN KUTLU OLSUN GAZZE!

 
Bir yıl başı gelir noelsiz, babasız, ışıltısız, partisiz, alkolsüz bir yılbaşı... mütevazidir bizim yılbaşımız gösterişi yoktur müslüman ülkelerde sessiz sedasız gelir, geçer Hicri'dir. Kameri'dir.


Hicretin mütevaziliğini, sıkıntısını taşır üstünde. Hicret kadar zor günler yaşanıyor yine...  ve birileri kutluyor bunu  Mekkeli müşriklerden daha zalimce.

Gökyüzünde gösteri var.Büyük gösteri... Havai fişek değil bunlar, savaş uçaklarının bomba gösterisi yeryüzünü ışıl ışıl aydınlatırken, beraberinde yakıp kavuran... evleri, insanları ve yürekleri...

Dünya öyle sessiz ki bu gece sadece bomba sesleri duyulamakta.Sen olmasaydın olmazdık diye onkasımlarda sosyal medyada kıyamet koparanlar suskun, Elimize bayrakları alıp Fatih Camii avlusunda toplanıp 2 slogan atıp eve gidip yorganını çekip, sıcak yatağına girip uyurken Gazze üstünde ateş yorganlarıyla yanıp kavrulmada. Filistin sen kar toprağı, yoğur gazabını Yaradan'ın...

Haberler'de manşet '!srail Gazze'yi vurdu.' 'Diyanet İşleri Baaşkanı hicri yılımızı kutladı!... Muharrem içinde bir Kerbela daha mı görmeli bu ümmet, bir vahşet bir yıkım daha. Biz ise seyirci.Ahmet el-Caberi gibi Furkan gibi olamadıktan sonra nerde bizim cihad ruhumuz?


Dünya'nın çıtı çıkmamakta. Bir-leşmiş milletler kulağına pamuk tıkamış. Selman Esmerer bizim de hislerimize tercüman olarak 'Hayvanların haklarını bile koruyorsunuz, neden Filistin konusunda ses çıkarmıyorsunuz? Filistinliler Müslüman diye mi seyrediyorsunuz?'' diye sesleniyor  duyurmak çabasıyla.
 
'Zalimler için yaşasın cehennem' sözleriyle içimizi rahatlatırken oturduğumuz yerden; kaçarken müslüman kardeşine karşı sorumluluğumuzdan bir gün ister istemez karşısında olacağız kaçtıklarımızın. Dua et! o gün mahşer olmasın. Tüm Mazlum müslüman kardeşlerimizle birlikte aminlerde buluşmak dileğiyle bir duada...
                                                           ***


1 Muharrem 1434'e Gül kokulu bir sesleniş:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

Allah(C.C) Efendimiz Muhammed (SAV) aline ve ashabına salatü selam eylesin! Sen ebedisin, Kadimsin, Evvelsin.Fazlu ihsanın çok yücedir. Herşeyi kaplayan ve herşeyin sığınağı olan, cömertliğin çok yücedir. Yeni yıl gelmiş bulunuyor. Bu sene içinde bizi şeytandan. Onun dostlarından ve ordularından korumanı istiyoruz.....(Dualar veZikirler  s.107Mahmut Sami Ramazanoğlu-Erkam Yay.)

 

 

Duygu Durum Bozuklukları


Hiçbir şey olmadığını hissettiğin zamanlarda hiçbir şey yapmak istememek ve hayatının hiçlerle dolu olması nasıl da komik bir şey... Her şey herhangi bir şeyse senin hiçbir şey olamaman nasıl bir paradoks? Yine böyle saçma şeyler düşündürten bu duygu bozukluğunun farkında olsa da insan yine de böyle saçma şeyler düşünmeye devam ediyor ya hani o da ayrı bir paradoks. Hayatın paradoks ve şeylerle dolu olduğu bir an ya da anlar sıkça nasıl yaşanabilir? Sürekli birbirine çıkan şeyler değil mi bu şeyler? Bu şeyleri yaşadıkça duygu bozuklukları, duygu bozuklukları oldukça bu şeyler...
 Kurtulmak isteyenler var hep bu şeylerden bir de kabullenenler. Acaba hangisi daha salak, hangisi daha cesur, hangisi daha akıllı... Düşünüyor insan en başta neden düşülür bu paradoksun içine? Çıkar yolları var elbet bilindik günümüz güncel psikolojisinde sanata yönelmek, hobilerle uğraşmak, yoksa eğer hobi bulmak kişiliğine uygun şekilde... Kabullenmek bir çözüm mü diye düşündüğün zaman yine insanın karakterine uyan bir durumsa mesela gizemi ve acı çekmeyi seven, bu duygularla bu durumlarla yaşayabilen insanlar için evet bir çözüm.
 Normal diye tabir edilen durumlar incelendiğinde sadece yaşamak için çalışmak, iş yapmak olduğu görülür bana göre. Hayatta amaçlar vardır ve bu amaçlar hep zordur, ulaşılması güçtür. Tüm bunlara erişebilmek için önce hayatta kalmak lazımdır. Bunun için para ve sonuç olarak iş... Normal durumları böyle değerlendiriyorsak yani hayatın büyük bir bölümü amaca ulaşmak için hayatta kalabilme çabalarıyla geçiyorsa bu zaten kabullenmesi zor olan bir durum değil midir? Yaşamak, sadece yaşayabilmek her insanın doğal, anayasal, tanrısal ve birçok yönden sadece "hakkı" değil midir? Bu noktada isyana sürüklendiğinde insan döneriz yine o şeylere... Yine paradoksa… Bu normalite içerisinde uyur insan, dünyanın büyük bir kısmının yaptığı gibi ki aslında kafayı yememenin de bir yoludur bu, en başta gözlerini ve kulaklarını, iyice incelendiğinde de beynini kapatmıştır. Görmez, duymaz ve en sonunda hissetmemeye başlar...
 Acı, güzellik, yemek yeme zevki, hayatının paylaşıldığı eş... Bu kavramlar hayatta kalma süreci içerisindeki insanın doğal kavramlarıdır, eksikliğinde sadece şaşkınlık hissederler. Anlam veremezler. Ama dışarıdan bakıldığında fazla derinlerine inilmeden mutludur onlar... Mutlu bir aileleri, güzel akşam yemekleri, derslerinde başarılı çocukları vardır... Güzel görünürler.
 Paradoksa düşen insanlarla, normal diye tabir ettiğimiz insanlar karşılaştırıldığında iki tarafın da aslında normal olmadığını düşünür birçoğumuzda. Oysa insan dünyadaki diğer canlı varlıklardan bir yönü ile ayrılır o da düşünebilmesidir. İki ayrı paragrafta iki farklı canlı anlatıldı dolayısı ile düşünen insan, düşünmeyen insan.
 Şimdi tekrar inceleyelim; yaşamın doğal hakkı olduğunu savunan ve bunun farkında olan, bunun için savaşmanın gereksiz olduğunu, çalışmanın gereksiz olduğunu düşünen, düşünebilen insanlar paradoksta, düşünmeyenler ise uykuda... Seçim sizindir... Tüm bunların çözümü de yazıda da hiç geçmediği gibi hayata geliş amacıdır. Bunu bulan, bunu çözen insan, aklının da yardımıyla güzel uykusuna olması gerektiği yerden devam edecektir. Her insanın biraz uykuya ihtiyacı vardır, uyumalıdır da. Ama uyunması gereken süreç ve görülecek rüyalar insanın elindedir.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Vahamet Çökünce



 bu şiirde kayboluyor hissim
 sırtıma yük yapan korkularımı almışım
 gözlerim yaşla dolu
 yürüyorum
 zorla bu yolu
 ne korkusu!
 geçmiyor ki, ürküyorum
 korkum çok, arttı
 huzuru arıyorum
 rüyalarım sürüyor
 ona yoruyorum
 gel diyor bir kez
 ben susuyorum.

-Sena-

Nazire yapan dostlarım hep var olsun diye de dua ettim kendime.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Zulmet Çökünce



bu şehirde kayboluyor ismim
sırtıma tüm savaş çocuklarını almışım
ceplerim taşla dolu
yürüyorum
sonra bu koku
kan kokusu
geçmiyor ki, üşüyorum
dengem yok artık
ışığı arıyorum
adımlarım büyüyor
sana koşuyorum
seni diyor herkes
ben susuyorum

8 Kasım 2012 Perşembe

'Kün'

2  ahiret yolcusu; biri seksensekiz diğeri seksenbeş yaşında,  uzun zamandır devam eden bir yoldaşlık,  arada bir sıla-i rahimle giderilen özlemler...  Aynı köyde yaşamalarına rağmen  yaşlarının getirdiği imkansızlıklar nedeniyle,  bayramdan bayrama birbiriyle görüşmek zorunda kalan, dünyanın tüm çilelerini çekmiş biri sekiz diğeri altı çocuk  annesi iki kadın. Artık ayrılma vakti, biri sağlık problemleri sebebiyle terketmekte köyü.  Bir veda sahnesi yürekleri parçalayan:  ölürsek bir daha görüşemeyiz diye titrek ellerini öylece bir  sıkış, öylece bir sarılma. 'Ölüm gelir de  bir daha görüşemezsek bu dünyada' düşüncesini iliklerinde hissetmenin ne demek olduğunu bilen iki kadın... Ölmeyi bu kadar yakınında hisseden, oturup  hergün  Azrail'i odalarında bekleyen iki kadın...
                                                        ***************************

Hak Teala Azrail'e:
- Ey üstün melek! diye buyurdu. "Sen bu kederli dertli insanlardan canını alırken en çok kime acırsın?"
Azrail:
"Canlarını aldığım insanların hepsine acırım! Fakat Allah'ın emrini ihlal etmekten çok korkarım! Hatta canını almak istediğim gence o kadar acırım da; keşke Allah, onun yerine beni kurban etseydi!" dediğim bile olur.
Bir gün bir gemi coşup köpüren, kuduran dalgalar arasında bocalarken emir aldım, gemiyi paramparça ettim. Allah'ım  O gün Sen bana :
"Gemidekilerin hepsinin canlarını al!" diye buyurdun. "Yalnız, yolcular arasında bulunan bir kadınla bir çocuğun canlarını alma; onları bırak!" dedin!
Her ikisi de bir tahta parçasının üzerinde aciz bir halde kalmışlardı. Azgın ve hırçın dalgalar, o tahtayı sürüp götürmede idi.
Derken:
"Anasının da canını al!" diye emrettin. 'KÜN:OL' emrine uy da, çocuğu yapayalnız bırak!" buyurdun.
Çocuğu anasından ayırdım; ama Allah'ım sen de bilirsin ki bu bana pek acı geldi!
Vazife gereği ben çok acı yasların feryatları,ahları içinde kalmışımdır. Fakat o çocuğun kalbimi yakışı hiç aklımdan çıkmadı...(Mesnevi c:6 beyt: 4797-4805)

Bir mürşidin sözleri çınladı kulaklarımda,
'Ölümler kelimesiz dersler.. duygulu, hassas insanlara  en etkili hatiplerden daha  mükemmel, ibret, hakikat ve  hikmet gösterirler.'
  Ve bir ayet  Sure-i Mülk'ten :
"O hanginizin daha güzel davranacağını denemek için  ölüm ve hayatı yaratmıştır." ve "Nerde olursanız olun ölüm size ulaşır!"... (en-Nisa 78)

23 Ekim 2012 Salı

İsmail Bedelinde Kurban


İsmail'in kurban edilişi, temsili
"Bu İbrahim’in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. insanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvani arzularından kurtulmasının hikayesidir yaşanan. insanın daha ulvi bir makama ve aşka ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir...

Hikaye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah'ın tarihin en büyük insan trajedisinin sonuna ilişkin dileğidir - birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.
Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina'da kurban etmen gerek.

 
İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır."
Ali Şeriati / Hac, Baba Oğul Arasında Konuşma

8 Ekim 2012 Pazartesi

Misafir

"Bütün kadınlar ejderhadır, ejderhalar da kadın." (Ursula K. Le Guin/Tehanu)


Hoş geldiniz! 

Ne iyi ettiniz! Bir manim yoktu. Çok vardı. Lakin diyemedim.

Haber saldınız iyi ki. Pakladım pasaklarımı. Sakladım saçaklarımı.

Üç yumurtayı sütle çırptım, üç yufkayı bölüp attım, yağlı peynirle katıkladım. Yalandan su böreği yaptım.

Bir bardak un ölçtüm. Bir bardak şekere ekledim. Bir litre sütü boca ettim. Yalandan tavukgöğsü yaptım.

Salona koşturdum. Süpürgeyi kuşandım. Pencereleri dayadım. Perdeleri salladım. Tozlara savaş açtım. Uçanı yakaladım, kaçanı kovaladım.

Mavi elbisemi giydim. Gözlerimi sürmeledim. Saçlarımı tutturdum. Yüzüme sevinç kondurdum. Hepinize de yutturdum.

Masam yok, sehpada yersiniz. Vitrinim yok, kitaplığı süzersiniz. Televizyonum yok, beni izlersiniz. Havadisim yok, konuyu siz seçersiniz.

Papris Palas’a gidemedim, dedikodulardan habersizim. Nesst Cafe’de gezemedim, bu ara meteliksizim. Çatmagül’ü seyredemedim, dizilere dirençsizim. Bu arada, suçu neymiş? Bir türlü çözemedim.

Zuhal villaya taşınmış. Merve açılıp, saçılmış. Nadide cipini yenilemiş. İhsan Bey saç ektirmiş. Gül’ün kızı boşanıyormuş. Taci Bey kaşınıyormuş. Bu yaşta ne evliliğiymiş? Allah şaşırtıp, düşürmesinmiş.

Çayınızı tazeleyim mi? Açık doldurayım bari… Bir dilim daha almaz mısınız? Belki çenenizi kaparsınız. İki dakika mola versek? Ezan okunuyor, dinlesek? Anladım, susmayacaksınız. Rüyamda bile hortlayacaksınız.

Yalancı su böreği yaraştı midenize. Yalancı tavukgöğsü kâr etmedi dilinize. Dursun mu bu misafirlik, gözünüze, dizinize?

Güle güle insancıklar! Çok tefekkür ederim. Buyurmayayım işim var, azcık kafamı dinlerim.

Hadi hoş gidin, beş gidin. Yüz gidin, bin gidin. Beni öldü bilin. Hayattan soğuttunuz yemin ederim!


1 Ekim 2012 Pazartesi

Eksik Bi Şey


Söyleyecek çok sözüm var ama kuracak cümlelerim eksik.  İki  satır yanyana gelince dünyanın en eğreti anlamını ifade eder gibi bakıyorlar hislerimle alay edercesine.
‘Bizimle  bunu mu demek istiyorsun? hahaha hadi be ordan sen de! Sen kim yazmak kim?’
 -Susun lütfen kırmayın daha fazla gururumu,  çimlenen cümlelerimden oluşacak paragraflarımı küçümsemeyin . Susun işte!
Kelimelerimi beyin damarlarımdan akıtacak uygun neşter arıyorum ama çok da korkuyorum akacak olandan, içimin dışa sızmasından. Öyleyse neden bu istek?  Bile bile bıçak altına yatılır mı?  Bir türlü uygun kelimeler gelmiyor  ve hezeyanımı susturmak için uygun müziği arıyorum ki kulaklarımı tıkasın duymayayım alay edişlerini. 
Kırgınlığımı kızgınlığımı anlatmak istiyorum işte engel olmayın bana. Anlatmaya çalışıyorum  birilerine, yakınım dediklerime. Ama olmuyor işte istediğim cevaplar yok hiçbirinde, çözümler yok.  Çözüm, cevap aramak da niyeyse? Olmuşsa vardır hayır deyip susabilme olgunluğuna erişememenin  verdiği bir kıvrantı kalbimdeki ve kıvrıldıkça  suyunu boşaltan sünger gibi bir  hüzün akıtma seromonisi gözlerimden.
Sayıp sövesim geldikçe zahirdekilere,  kilit vurma isteği doğuyor dilime ‘Sus ve olana razı ol!’ yap hadi bunu,  kolaysa yapsana! Demesi kolay. Bütün küllendiğini zanettiğin sınanmalarının bir anda   oluşan hava akımıyla yeniden alev alıp kalbini  cayır cayır acıtması. Ey sınanma ateşleri serin ve selametli olun artık! Dayanamıyorum hepinize aynı anda! Hepiniz birden aritmik bir kalbe sebep oluyorsunuz, belki de arkasından iş çevrildiğini sezen bir kızın çatırdamış güven duygusuna, ya da  etrafınca anlaşılamayan, melankolik , soğuk yüzlü donuk bakışlı  ruh buzullaşmasına sebepsiniz. Benim  dünyamda buzullaşma her gün artıyor  balkanlardan hiç sıcak hava alamadım   Sibirya'nın etkisi  geçmek bilmedi işte!
 Elimden düşürmemeye çalıştığım hediyemle dilimden düşürmemeye çalıştığım virdlerimle dayanma çabalarım var işte benim de!  Küreklerimin boşa gitmesi  vesvesem de var bir yanda.  Hep gelgit hep gelgit. En sert şarkılarımı fırlatmak isterdim beni üzenlerin üstüne  Hiroşima  niyetine; ama yapamayacağım ben bunu  Amerika kadar gaddar olup sizi  masum Japon halkı addetmeye hiç niyetim yok O’na havalelerim var bu diyarda görülemeyecek hesaplarım var.
Benden size  bir avuç dua    ile  bir surenin  sıcaklığına bırakıyorum kendimi….
‘1 - Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı?
2 - Senden yükünü indirmedik mi?
3 - O senin sırtını ezen yükü.
4 - Senin şanını yüceltmedik mi?
5 - Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6 - Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
7 - O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.
8 - Ancak Rabbine yönel’.

30 Eylül 2012 Pazar

Noter Onaylı Ruhlar...

Noter onaylı ruhlar arasında gezindim bu gün elim erdiğince. Karanlık bir odada, Türk Sanat Musikisi esiyordu, koyu kahve perdeler salınıyordu loş odanın yanaklarında. Yalnızca ben konuşuyordum, diğer her şey hal diliyle yetiniyordu halleşmeye. Ya bedenler kurumuş, ruhlar iskelete yapışmış vıcık vıcık bir hareketsizlik ya da sıradan yollara mudaane etmeyen kutsal ve pahalı ruhlar, bedenlerini geride bırakmış sessiz sakin sürdürüyorlar hayatlarını. 'Noter nasıl olunur diye düşünmeden edemedim bu gizemli odaya girince. Halihazırda benliğim koşarak yetişti anıma ve uçan dimağımın altına kıymetli bir iman halısı yerleştirdi; KADER. Meslek edinmek, meslek sahibi olmak, mesleği olmak veya meslek okumak... Bu bağlamı da hastalıklar sınıfına dahil ettim. Kişinin kanser olası DNA'sına çoktan işlenmiş ise meslekler de ruh gergefine işlenmiş kader ışıltıları olabilir en nihayetinde. Yani benim öğretmen olmam, kaşları ile iletişim kuran amcanın da noter olması hastalık bahsiyle aynı kapıya çıkmaz mı? Mirdad ( Hz. İsa'nın sahabisi) demez mi öküzün midesini deşmesini istemeyen kula öküz yanaşmaz. Kişi bunu neden ister peki?ünki özü için deşilmekten daha hayırlısı yoktur. Demem o ki; insan olarak en verimli halimiz anımızda sırlanmıştır. Kaşları ile iletişim kuran amca noter olmalı, ben de onay bekleyen öğretmen.'

Ümit

Gazze'ye...

Gökyüzü güzelmiş. Öyle diyorlar. Hangisi? Bizimki değildir herhalde.

Yüzünü yıkamıyor mu ne? İs pas içinde. Bulutları kuru kuru. Yağmak bilmez günler boyu. Bazen bir değişik yağıyor; ağaçlar, evler, insanlar karışıyor. Karanlık çöküyor.

Öksürüyorum. Temiz hava lazımmış ciğerlerime. Hava kirli. Başka bir yere bakmak lazım. Ama çıkmıyoruz dışarı. Saklambaç oynuyoruz şehirde. Kilitli bizim şehir. Anahtarı kayıpmış. Bulunana kadar idare edeceğiz artık.

Hep idare ederiz biz.

Elektriğimiz kesilir, suyumuz kesilir, sesimiz kesilir, nefesimiz kesilir. Ama ümidimiz kesilmez.

Neden kesilsin ki? Gökyüzü gülen şehirler varmış. İnsanları da gülermiş. Karınları tokmuş. İşleri çokmuş. Dertleri yokmuş.

Kulakları delikmiş onların. Sesimizi duyarlarmış. Kolları uzunmuş onların. Elimizi tutarlarmış. Kalpleri büyükmüş onların. Bizi de koyarlarmış.

Bekliyoruz onları. Annem, ben ve kardeşim. Babam çıkmıştı, gelmedi. Tam bir hafta gecikti. Annem bana bakıyor. Kardeşim ağlıyor, ona hiç bakmıyor. Kalk diyorum kalkmıyor. Günlerdir orada yatıyor. Üşüdü. Üstünü örtüyorum, ısınmıyor.

Yapacak bir şey yok. En iyisi bekleyeyim biraz daha. Biraz daha dua edeyim Allah'a. İnsanlar gelirler nasılsa.
Umarım, bir an önce gelirler…

Şubat, 2009

19 Eylül 2012 Çarşamba

mayat

hayat bazen çok sarıyor. aşırı yaşamak istiyor insan.
ama ölmemek değil.
zira ölmemekle yaşamak farklı şeyler azizem. ölmeyen insan yaşıyor değildir çoğu zaman.
film şeridine dönüşüveriyor ve replay başlıyor. saniyeler içinde gözden geçiriyorum eksik birşey var mı diye. sonra silkelenip yeni kareler çekiyorum. Senin karelerdeki yoğunluğun benim hayatımda, verimi %97'lere kadar varan tepkimelere yol açıyor.
Dünyanın geoiti Türkiye'den Kıbrıs'ı görmeye müsaade etmiyor derler. Hayatın settings'i bize düşmez de zaten. Ama sabret azizem az kaldı. Yakında kardeşini kayınçom olarak istemeye geleceğiz.

14 Eylül 2012 Cuma

Baylar, Bayanlar!


Merhaba hanımefendi!
Sizi rahatsız etmeye geldim. Hey durun lütfen… Kuşanmayın silahlarınızı. Biliyorum “orijinal” bir başlangıç olmadı. Ve yine biliyorum zaman, mekan ve bize öğretilenler gereği ortaya konan her çaba orijinal bir sonuçla nihayetlenmeli. Aksi, çabayı lüzumsuz kılar!
Mı?
Hayır efendim, reddediyorum. Orjinalliğe ulaşıp anlamı yitirmeyi reddediyorum.  Ve evet bayım, haklısınız! Okuduklarımı kusuyorum. Bunu kabul etmekten gocunmuyorum. Zira haddimi bilme gayreti içerisindeyim. Bunu siz yapmak niyetindeyseniz öncesinde bildirmek istedim. Şimdi indirin lütfen silahlarınızı.
Ve yine size dönüyoruz hanımefendi… Nasılsınız? Gözleriniz nasıl? Sözleriniz ve elleriniz nasıllar?  Güzel gözleriniz, güçlü sözleriniz ve bakımlı ellerinizle pek güzelsiniz. Ruhunuz hanımefendi? Asıl bunu sormalı, asıl bunu cevaplamalı. Ruhunuz nasıllar? Biraz zor duruyor ayakta sanki? Dizleri titriyor, beli bükülmüş. Ne çok yüklemişsiniz ruhunuza, taşıyamıyor baksanıza. Kim söyledi bunca yükü alın diye omuzlarınıza?
Bırakın birazını lütfen, size yardım etsinler.
İstemiyor musunuz?..
Yardıma müsaade etmeyişiniz de neden? Ruhunuzun her yanı nasır tutmuş, saçınız ve makyajınız gizleyemiyor kırılmışlığınızı, incinmişliğinizi…
Bunlar siz değil misiniz?               
Ah afedersiniz! Siz kırılmaz ve incinmezsiniz. Güçlüsünüz değil mi? Siz aciz ve muhtaç değilsiniz. Hatta bu kelimelerden öylesine tiksinirsiniz ki… Siz her şeyi yek başınıza halledebilirsiniz. Siz…
Siz hanımefendi. Sistemli bir eğitim sürecinden geçtiniz. Düşünüyormuşsunuz gibi hissettirip sizin yerinize düşündüler. Doğruyu tek başınıza bulduğunuza sizi inandırdılar. Utanma duygunuzu reklamlarla susturup bedeninizi modernizmin öğütücü kollarına emanet ederken kavradığınızı sandınız hanımefendi. Oysa kavranan sizdiniz, farkında bile değildiniz. Babaannenizin örtüsü, annenizin ev hanımı oluşu sizi rahatsız etti hatırlasanıza… Güzelliği bile onların kalıplarıyla öğrendiniz. Nasıl olmanız gerektiği öğretildi size. Siz kadındınız…
Sizinle ne alıp veremedikleri vardı hiç anlamadım… Sırf cinsiyetinizden ötürü diri diri gömülen sizdiniz vaktiyle, Yaradanın affettiği günahı affedemeyen şuursuzların bir günah gibi baktıkları ve –belki hala- kızdıkları da sizdiniz. Çok değil birkaç yüzyıl önce insan olup olmadığı tartışılan yine sizdiniz ve cadı ilan edilip ateşlere atılan da...
Hanımefendi! Siz ne çok çektiniz… Şimdilerde size özgürlük diye sundukları şey  daha da belinizi büküyor görmez misiniz? Sizi siz yapanı sizden alıyorlar farkında değil misiniz? Cenneti ayaklarınızın altına veren anneliğinizi elinizin tersiyle iterken hiç düşünmez misiniz? Ruhunuzu, güzelliğinizi alıp sizden, yerine verdikleri hırsı ve öfkeyi daha mı çok sevdiniz? Anneliğiniz ve kadına özgü naifliğiniz  olmadığında geriye kalan dişiliğinizle ne yapabilirsiniz? Galipsiniz kendinizce, emirler savururken, mağlupsunuz insanlar içinde yapayalnızken...
Bir durup düşünün hanımefendi, neler için nelerden vazgeçtiğinizi. Fakirliğinizin övüncünüz, acziyetinizin asıl gücünüz olduğunu hatırlayın. Hazırlıklı olun; zor olacak öğretilenleri unutmak.

8 Eylül 2012 Cumartesi

yol















yola düştüm
mecazla beraber
yolcu, yol alıp satan kişiye verilen addır
yol yolcuya rızk
ben sağından giderim     - y -
yolun ortasından             - o -     geçer.
solundan gelirim              - l -


6 Eylül 2012 Perşembe

Benim Hira Mağaram

Çekip gitmeler gelir  insana bazen. Bu dünyanın yüklerini bir an olsun  üstünden atmak ister, bırakıp  gitmek ister başka dünyalara. Bunalmıştır kendinden kaçmaktan, özünden  uzaklaşmaktan  bıkmıştır, özüne olan özlemini dindirmek ister  kısa bir süreliğine de olsa…
Herkesin  çekilmek istediği  bir inziva,  gitmek istediği bir Hira'sı vardır. Belki de en  umutsuz anında   hirana çekilme vaktidir.  Oraya gitmek   çok uzak gibi görünse de  aslında sol yanına inmekten ibarettir. Çok kısaymış  gibi görünen bu mesafeyi katetmektir en zoru da. O kadar trafik vardır ki yolda,  bütün köprüler  tek şerit akmaktadır. Ve  milim milim ilerler  gönül araban,  mağaraya arabayla gitmek de modern zamanların alışkanlığı işte!
Benim  Hira'mda benimle aynı derdi paylaşan yoldaşlarla karşılaştım, benim kadar bunalmış, benim kadar  nefes almaya ihtiyacı olan…  Gönül arabaları bir yerde stop etmiş daha fazla dayanamayıp pes etmemek için direnen gönüllerin birlikteliğiyle yakınlaşan dostlar... Hem birlikteydik hem de yalnızdık ‘Rabb’imizleydik’ ‘ Başbaşaydık’.  Bizim adımlarla ilerlememize Rabbimiz koşarak karşılık veriyordu, Hadis-i Kudsi ‘yi doğrudan yaşatırcasına.  Hira Mağaramızın kapısından girdiğimiz andan itibaren O’nunla başbaşa olmanın tadını hissettik. En başlarda zorlanır gibi oldu nefs, benlik. Ne de olsa kolay değildi bir anda bütün dünyalıklar elbisesinden sıyrılmak.  Orada bir süre kalıp zaman geçirmek gerekir, yemekten uykudan bile   bedeni kurtarmak,  özgür bırakmak gerekir. Oruçla ve namaz zincirleriyle içimizdeki şeytanları  bağladıktan sonra ,  benliğimizin  yırtıklarını kapatmak için çabaladık durduk.  
Her  yırtık,  ilahî bir iğne ve iplikle dikilmeye başlayınca; ruhlarımız da tamir olmanın  dinginliğini yaşıyordu.  mütevazi bir mağara özelliğindeydi mekanımız ve daha fazlasını  da aratmıyordu.  Orda bulduk kalbimizin gitmek istediği yolu. ‘Tarîk’ deniyor sözlükte  ama biz boş vermiştik çoktan  öğrendiğimiz bütün bilimsel terimleri. İçimizde  ne  üniversite kalmıştı, ne vize, ne final, ne latince… bütün  toplumsal kimliklerimizi bırakıp o ‘tarîk’ üzre devam etme düşünceleriyle dolmuştuk.Dolduk ve taştık en sonunda.  Göz yağmurlarına döndü kalp denizimizden buharlaşan  duygu yoğunluklarımız. Ve bir Yol Gösterici'ye bıraktık kendimizi.  Onun izinden gitmeye, ona tabi olmaya karar verdik. ‘Kardeşlikle’. Biz vardık, Yol Göstericimiz vardı ve Rabbimiz şahitti  heyecanımıza, yolcu olma isteğimizin samimiliğine ve o ana.Yol Gösterici'yle  ilk bakışımıza içimize sığmayan coşkumuza ve kalp çarpıntımıza… ve yolculuk başladı; sonu olmayan yolculuk… Süluk’a bir seyür.
Artık mağaradan çıkma vakti. Her inzivanın bir sonu elbet vardı. İnziva insanda birşeyleri değiştirip
başkalaştırdı. Sırada dünyaya yayılıp kendi dönüşümümüze çevremizdekileri de  eklemek vardı.  Adeta ‘En Sevgili’ye’ benzeme isteğini kendi Hiramızda da  hissetmenin verdiği mutluluğu  yaşarken  bir yandan da  gönülbağı kurulan kardeşlerden  ve Kevser’imizden ayrılacak olmanın  hüznü,  yine gözyaşı olup akarken dünyaya, bana kalan  valizime kitaplarımı ve yüreğimdekileri doldurup  ‘dünya yolcusu kalmasın’ diyen 15B’ye yürümek oldu…

                                              

23 Ağustos 2012 Perşembe

Güneşe mahcup

Belki artık sadece zarif minarenin şerefelerindeki yeşil lambalardır yolumuzu aydınlatan.
Belki yüzyıl uzunca bir süredir.
Belki marsta su olmaması dünyada yaşam olduğunu tasdik ediyordur.
Bi bakarsın üçgen 3. boyuta geçemeyecek kadar acizdir.
Karpuzun çekirdeklerini kırmadan yutmamız caiz midir?
Trafik azaldı diye yıldızlar da azalmak zorunda mı?
Sanırım ay turuncu olduğunda portakal mevsimi gelmiştir.
Herhalde tabelalar ısrarla bizlere birşeyler anlatmaya çalışıyor.
Belki de bayat yumurtalar ertesi gün tazeleriyle karıştırılıyordur.
Bazen dostumu görünce, dostumu gördüğümü sanırım.
Sıfatların kalıplaşması, yeni sıfatların üretiminde gevşeklik doğurur mu?
Rüzgarla yaprakların fısıldaşmasına şahit oluyorum.
Geceleri psikolojikman açık hava basıncımız değer mi kazanıyor?
Mor rengin neresi güzel olabilir allasen?
Yıllardır winziple kendimizi aldattığımız yetmemiş gibi dünyaya güzel bir lokanta da açamadık müsait zamanda.
İnsanın herhangi bir varlığa gerçekten malik olması mümkün mü hiç?
Mıntıka temizliğinin yeryüzünü daha iyi bir yer haline getirdiği görülmüş şey mi?
Yerkürede yaklaşık 14 milyar insan ayağı olması dehşet verici değil mi?
Fuzuli sorgular ütü yapma becerimizi geliştirir mi?

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Mihmandar

Eski bir dosttan elde kalan birkaç satır, mihmandar eşliğinde dolaşılan yollar ve bu dostluğa şahit olan kent. O günün ardından tarihin karanlığına gömülecek bir sayfayı   biraz loş ışık altında tutma çabasıyla  paylaşma gereği duyulan yoldaşlıktan arda kalan cümleler...
                                                          'Mihmandar'
'Susuzluğunu dindirmenin tek çaresi abdest olan, açlığınsa manevi ziyafet yüzünden aklına bile gelmediği, en az benim kadar İstanbul’ a âşık bir mihmandar eşliğinde yapılmış eşsiz bir yolculuktu.
Sabah erken kalkmış, dünden sözleştiği gibi oruç olduğu için kahvaltı yapmadan evden çıkmıştı. Sevgili sanki daha ilk andan bugüne özel bir ihtimamla hazırlanmış olduğunu hissettiriyordu. Kapının önüne çıktığı gibi hafif bir esinti ile karşılamıştı. Severdi sevgili kendisine zaman ayıranı, ona daha ilk dakikalarda hissettirirdi memnuniyetini.
Otobüsle gidilecekti buluşma noktasına. Az kullansa da severdi otobüs yolculuklarını, İnsanları seyrederdi. Hüznü arardı insanların suratında ve bulmak çok zor olmazdı. Sevgili en çok hüznü armağan ederdi. Yalnızca kendisini tanıyanlar, tanımaya çalışanlar memnun olurlardı armağanlarından.
Otobüs buluşma noktasına doğru hareket ederken, kendisini bir mihmandara teslim etmiş olmanın eminliği vardı içinde. Mihmandarla selamlaşalı uzun zaman olmuştu ama merhabalaşalı çok zaman olmamıştı. Kısa zamanda etkilemiş hatta Sevgilinin ondaki tasvirlerini merak etmiş. Bunu keşfetmek istemişti. Bu yolculuğun vesilesi de bu olmuştu zaten.
Buluşma noktası; Sevgilinin mührü. Sevgilinin ezelde kazanmış olduğu güzelliğin delili. “En Sevgili” nin nazarının değdiği yeri.
Buluşma noktasının seçimi, mihmandara ilişkin kalbinde oluşan fikirlerin onu yanıltmayacağını gösteriyordu. Otobüs buluşma noktasına yaklaştığında “ ben evden çıkıyorum, uyuya kalmadın dimi” diye bir mesaj atmıştı mihmandar. Cevap olarak mihmandarı utandıracak bir şeyler yazmıştı.
Yanında çantası, elinde tesbihi ile varmıştı Sevgilinin “En Sevgili”nin nazarının değdiği yerine. Huzur da mihmandarı beklerken çok uzak olamayan bir zamanda elini alıştırdığı dilini alıştırmaya çalıştığı tesbih(zikir) çekmekle meşgul oluyordu. Normalde halleşirdi sevgilin tanıdığı her şeyi ile… Çok severdi tanıştıkça hallenmeyi, halleşmeyi. Bekledi bu sefer mihmandarı. Çünkü Mihmandar'daki Sevgiliyi tanıyacaktı.
Mihmandar geldiğini haber vermişti. Kapıda bekliyordu. Dışarı çıktı. Yanına geldiğinde mihmandar, “içeri girelim mi?” diye sordu. Cevap olarak “bugün tüm kararlar size ait, sizdeki sevgiliyi tanıyacağız dedi” . İçeri girilmesine karar verdi Mihmandar. Önce huzurda Sevgilinin “En Sevgili” nin nazarının dediği yeri ile hasbihal ettiler. Sonra kendilerine bir yer bulup, günün anlamına binaen beraat nişanına göz dikmiş insanlar gibi “O” nun Sözleri’ nden okumaya karar verdi Mihmandar. İkisi de kendilerine bir yer bulup okumaya başladılar.
“O” nun sözlerinden bir parça okuduktan sonra eli telefonuna gitmişti. Mihmandar geldiğinde başka bir mesaj daha yazmış görmediği; “Huzura girersem çabuk çıkmam” demiş mihmandar. Tam bu mesajı okurken mihmandardan gelen başka bir mesajla arttık kalkmaları gerektiğini öğrenmiş oldu.
Ayağa kalktı, kapının önünde karşılaştılar. Sevgilinin En Sevgili’ nin nazarının değdiği yerine veda ederek Sevgiliyi tanıma yolculuklarının ilk basamağını bitirmiş oldular.'....

Bu cümlelerle yarım kalmıştı dostlukları, farklı bir halleşmeleri vardı, kimseyle paylaşamadıkları  içlerindeki derviş ruhlarını açığa çıkarırlar, elest bezmine olan hasretlerinin hüznüne bulanıp, Allah'ı andıkça anarlar, O'nu andıkça mutmain olur,daha çok anarlar,  Suriye'deki kardeşleri için dertlenip, seher vakitlerini birlikte dua ederek geçirirler, dualarında birbirlerini anmayı aksatmaksızın, okurken etkilendikleri satırları, dinlerken kendilerinden bir parça buldukları  tınıları birbiriyle paylaştıkça  aralarındaki bağı güçlendirirken, aslında bir o kadar da uzaktılar. Bu zahiri uzaklık  gönüllerin  yakınlaşmasına engel olamayacak kadar önemsiz bir uzaklıktı. Gündelik yaşamlarına dair pek bir şeylerini bilmedikleri halde, konuşmaya başlayınca sanki yıllardır yan yanaymış gibi derin bir sohbet başlardı.
Ve bir gün bu dostluk  bitti.  Bir Üsküdar  vapurundan sonra her şey bir anda bitti...


ZM / "LA Anarşizm"

http://zekizabeth.deviantart.com/favourites/?offset=72#/d49vzjr





















bu zamanın beşerleri, ergenleri karşı çıkmayı seviyor. bazen sadece karşı çıkmayı seviyor. madem karşı çıkacağız, yolu, şekli doğru olsun.

"onlar, la ilahe illallah'ın ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. bunun manasının Allah'ın hukukunu gasp edenlere isyan etmek olduğunu, yeryüzü kaynaklı bütün beşeri sistemlere karşı çıkmak olduğunu çok iyi biliyorlardı. "

Seyyid Kutup / Tevhid Daveti
syf: 10

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Sessiz deyişler


hep gölgesizlik unutturdu seni bana
bir çalgında almıştın onu benden
kimileriyle gülümsedin
kimileriyle ağladın
bir şairin diliyle bana sen dedin
çoğaldık sen bana sen dedikçe
fakat ben seni hep benden habersiz sandım

bir geceyi böyle manalı kılan da sendin
beni böyle manasız kılan da
olsun demiştim yine de ben
mana manayı aramakta
halbuki hiçbir anlam ifade etmiyordu seni
sözlüklerde adın bulunamıyordu
sen söylemeden bilemezdim
söylemedin ve ben bilmedim

yola revan olmak gerekiyordu gündüzleri
beni hınca hınç bir boğuntuya iten sendin
mavi bir kafes sarmalıyordu beni
bu savaşı haklı kılan da buydu
çünkü sen kılıç tutacak eller vermiştin bana
kaçılabilir yolların da vardı
yönümü ne tarafa çevirsem
oysa kaybolmuştum ben
fakat kaybolmak yetmiyordu bulunmaya

tarihi iyinin ve kötünün mucidi bildim
ders almaya çalıştıkça ondan çirkinleştim
hiç kurtuluşu yoktu bu çarpık gülümsemenin
devasını vermediğin bir dertle yosun tuttu içim
oysa dalınabilir derinlikte görüyordum hayatı
bu iç boğucu sıcakta biraz ıslanmanın zararı yoktu
bilemezdim bu rutubet kokan diyarın
beni kendi terimde boğacağını

şimdi uyandırsan beni artık asırlık uykumdan
bitse bu rüya içinde yaşadığım rüya
kimin suretine girdiysen sıyırıp atsan simalarını
bilmesem neresinden alçaldığını denizin
kayıp kıtamın nerede olduğunu bana buldursan
yahut bir salih göndersen tutsa elimden
iki ömerden hangisiysem
beni kendi elimle ona biçtirsen

17 Ağustos 2012 Cuma

güle gül'e


balığa...














ben gidemem yar olmadan yanımda, güle güle
bülbülü de yanımıza alıp öyle gidelim gül'e
göçüp gitsem bu alemden üç beş güne
isterim yarin yüzü ağlamaya, hep güle.

resim: "still life with plaster torso, a rose and two novels" -van gogh-

12 Ağustos 2012 Pazar

BİR'denBir'e

   Dehr içinde mest-ü hayran gezerken, dedi sırrım bana aşıklara karış aşık ola gör. ne cevherler vardır kaynak içinde... Derde düştün, niçin derman ararsın? Aşıklar dert arar derman içinde.

Sonunda olanlar oldu BirdenBire oldu...

-Hayırdır  nereye yolculuk?
-Aslımıza gidiyoruz.

 Ben bu satırları okurken dışaırda okunmaya başlayan cenaze salası. Herkes bir şeyleri okur her gün, herkesin bir şeyleri elbet okunur bir gün. Bu yolculuğa talip olmak ölmeden önce ölmek gibi bir şey. İnna lillahi ve İnna ileyhi  raciun. 'Muhakkak ki O'na döneceğiz.'

Bazı kitaplar vardır, tamamıyla seni anlatır ama anlık olan seni belki 1 ay önce okusan sana bir şey ifade etmeyecek olan kitap, öyle bir zamanda  karşına çıkar ki kalbinin kalemiyle yazmışlar hissi oluşur. bitmesin istersin her satırında yoğunlaşmak uzun uzun düşünmek istersin.
Yokluk yolculuğuna çıkmış bir üniversite hocasının ilk adımlarını gençlik yıllarını  içindeki yangına su ararken aslında yangını körükleyecek OD'unu bulma yolculuğunu anlatan bir yazar... Seyr-i süluka çıkmış bir kula verilebilecek en güzel satırlar... her seher vaktini O'nu aramaya adamış kullar ile  artık minicik de olsak ortak bir paydada bulunmanın verdiği sevinç, belki de hüzün hakkını veremiyor olmanın...
İşte ağlıyor yine şehir ağlıyor benim sevgilim içimi serinletsin diye gözyaşları, herkesten daha çok derviş bu şehir,herkesten daha içli ve duygulu, o ıslatırken gönülleri bir damla da biz akıtsak hüznümüzle...Sebepsiz hüzünle daha çok yaklaşırken O'na, O'nsuzluğun da verdiği hüznü aynı anda yaşar insan...

İşte yazarın ve benim yana yana söylediğim o cümleler ;
'Allah'ım ben de onlar gibi olabilir miyim? Ben de Hallac gibi kanımla abdest alıp eşiğinde 2 rekat aşk namazını kılabilir miyim? Ben de Rabia gibi dünyadan ahiretten geçebilir miyim? Çoğu Bir'e indirebilir miyim?
Bir'i gönlüme sindirebilir miyim? Sadece seni sevdiğim için namaz kılabilir miyim? Ne cehennemin ateşinden ne cennetinin sevdasından değil sadece senin için... Allah'ım ben de Harakan'lı bilge gibi12 yıl  geceleri uykusuz eşiğinde niyaz edebilir miyim? Göz yaşıyla seccadeleri ıslatabilir miyim? Ben de kırk yamalı hırka giyip Gazneli Mahmud'un önüme serdiği altınları elimin tersiyle itebilir miyim? Yunus gibi kırk sene dergaha düzgün odun taşıyabilir miyim? Mısri gibi geceleri sabaha dek aşkla inleyebilir miyim?'... diye devam eden aşkla yazılmış satırlar. Bize Bir'e doğru giden yolun üstünde  neler varmış diye gösteren satırlar.

ikibinonikininhaziranayındayayımlanmışbirkitapdervişbirkalptençıkansatırlarSadıkAbiyesonsuzteşekkürler...

Sadık Yalsızuçanlar'ın Birdenbire romanın kesitleriyle oluşan bu yazıyı bir de http://www.youtube.com/watch?v=o-Ecp605xUc bu melodi eşliğinde okuyun...