18 Eylül 2014 Perşembe

Gurbete Gidecek Üniversite Öğrencisine Bazı Öğütler


Diferansiyelden, fizikten, calculus'tan
umudum kesik değil diye
kopye çekmeyip de
kalırsan sınıfta,
okursan on yıl, on beş yıl
Daha da okuyacağından başka,
‘bakaydım kağıdın ucundan
Bir dürbün gibi keşke’’
Demiyeceksin,
Belki bahtiyarlık değildir artık,
Boynunun borcudur fakat,
Düşmana inat
Bir gün fazla okumak.

Gurbette bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin,
Altıncı senende birinci sınıf dersi almak gibi.
Fakat öbür tarafın
İşsiz mezunların kalabalığına
Öylesine karışmalı ki,
Sen ürpermelisin okulda,
Doksanüç alan kpss ile atanamasa.
Gurbette mail beklemek,
Yanık türküler söylemek bir de,
Bir de gözünü laptopa dikip sabahlamak
Tatlıdır ama tehlikelidir.

Finalden finale yüzüne bak,
Unut agno'nu
Koru kendini kötü hocadan,
Bir de bahar akşamlarından;
Bir de makarnayı
Son lokmasına dek yemeği,
Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kimbilir,
Sevdiğin kadın sevmez olur,
Ufak bir iş deme,
AA beklediğin büt, kalmış gibi gelir,
gurbetteki adama.
gurbette kebabı, köfteyi düşünmek fena,
makarnayı, yumurtayı düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden kopye çekmeyi,
Bir de sörfü tavsiye ederim sana,
Bir de batak öğrenmeyi.
Yani üniversitede onyıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kesilmesin yeter ki
burslar, KYK'nın verdiği ufak gelir!

*N.Hikmet Ran'ın şiirinden şey edilmiştir.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Dünyada küsen her çocuk kadar haklıdır gazze

Dünyada zulüm var!
Filistin'de heves etmiş delikanlılar, mutlu son bekleyen genç kız hayalleri, namuslar,incitilmiş ve kimsesiz yürekler topraklar, anneler, çocuklar, aileler işgal olurken ülkemizde "ben işimi sağlama alayım"cı zihinler; batıda ise vicdanını yitirmiş insanlık...

Yaşadığımız ülkenin lideri, İslamın dünyadaki sesi diye anılırken sözlerinin bir ses sanatçısının kınamasından öte gidememesi ve sürekli konuyu sidik yarışına dönüştürüp okyanus ötelerinde amerikanın kucağındaki adamdan medet ummasını eleştirmek elbette siyasiden önce vicdani bir farktır.

Geçenlerde misafir gelen bi çocukla epey oynadık. Ben çocukları çok severim. O da beni sevdi. Derken biraz yorulduk ben içeride otururken o da benim kitaplarımı almış önüne bi güzel yırtmış. Tabi ben sinirlendim ama pek bişey diyemedim ne de olsa çocuk... Fakat annesi benim kadar iyi niyetli olmadı. Annesi bunu az biraz fırçalarken ben müdahale edemezdim tabi ama bana öyle bi baktı ki o küçücük yüreğinin kırıldığını öyle hissettim ki o an yerin dibine geçmek istedim. Ve sonra gidene kadar benimle konuşmadı. Bi köşe de oturup sürekli sustu. Gözleri hep dolu dolu ve kırgın şekilde izledi.
Çocuklar anlar. Derler ya hep öyleymiş gerçekten. Ama bende anladım bi çocuğun gönlünü kırmanın ne demek olduğunu. Ellerinin ve kalbinin küçüklüğüne rağmen gözlerinin ve gönlünün derinliğini suskunluğuyla anlattı bana.
Şimdi oradaki hangi zulmün ya da masum bir çocuğun kanlar içindeki fotoğrafını paylaşsam bi fotoroman olarak kalacak.
Oysa kalmasın öyle burada okunup kalmasın bu yazı ve gazzeli çocukların gözlerinde yaş kalmasın artık.
Sesimizi yükseltelim, bi şeyler yapalım. Meydanlarda "Kahrolsun Siyonizm ve ona boyun eğenler" diye bağıralım. Ya da onları desteklemeyen yönetimleri desteklemeyelim ve bi etrafımıza bakalım kim icraata geçmiş kim yine kınamış.
Ve en çok da onları hep hatırlayalım çünkü biz unuttukça devam edecek;
dualarımızda, boykotlarımız da, harçlıklarımız da, hıçkırıklarımız da...

15 Temmuz 2014 Salı

Gazze’de Bebekler Ölür Biz Yine Yaşarız

Gazze’de bebekler ölür biz yine yaşarız. Utanmadan yaşarız. Hala bir işimiz olmadığına dertleniriz. Neden daha konforlu yaşayamadığımıza. Güzelleşmeyi düşünürüz, eşe dosta şık görünmeyi. Aman bir ayakkabı daha alsam ne olur'u düşünürüz.

Gazze’de bebekler ölür, biz üç kuruşluk aşk acısı çekeriz. Ah kalbimiz ne çok incinir. Beyaz atlı prensler düşünürüz. Seksi bedenli doku torbası kadın bedenleri düzmeyi, ıslak erkek rüyalarda. Ah aşk düşünürüz biz, meşk düşünürüz malayani malayani.

Gazze’de bebekler ölür tivitırda İsrail’e bok atarız ancak. Elimizdeki Coca Colalarla bok atarız ancak. Kafam kırılsın hala Coca Cola içeriz. Nestle hala çikolata pazarının çeyreğine sahip olur bu ülkede.

Gazze’de dünyanın kendilerinin yüzü suyu hürmetine yaratıldığına inanan(!) kendinden olmayan tüm insan kardeşlerini “gom” olarak gören, ruhları kin ve kibirle hastalanmış, şeytan kibrini din saymış, bebekleri ve kadınları öldürecek kadar kalpleri kin bağlamış bu insandoğmuşlar Kudüs’e Cennet Krallığı kurmayı düşünür. Hayır, Cehennem Krallığı.

Gazze’de bebekler ölür, gerizekalı gerizekalı cümleler düzeriz peş peşe. Elimizden bi bok gelmiyor bari oturduğumuz yerden küfredelim'i seçeriz suçlu suçlu. Ne de olsa “kalben buğz ediniz” hadisi var ya, bir o hadisle sünnetini yaşayalım zaten Muhammed’in.

Gazze’de bebekler ölür ve doğmuş olmaktan başka meziyeti olmayan bu sefil bedenim, mazlum kaderim, güçsüz kollarım, kırılmış kalbim, öfkeli ruhum, öfkeli ruhum, öfkeli ruhum, milyon kere öfkeli ruhum koltuk üzerinde kendini yiyip bitirir boş yere.

Kendimi, tüm mazlumların sefilliğini ve bu lanet olasıca mazlum karakteri sana şikâyet ediyorum Müntekim. Sana halimizi şikâyet ediyorum. Güçsüzlüğümüzü ve nefret ettiğim mazlumluğumuzu.

Mazlumluktan nefret ediyorum. Müntekim istiyorum, Müntekim istiyorum. Sadece Müslümanlar için değil, tüm dünya mazlumları için Müntekim istiyorum.

Gazze’de bebekler ölmesin ve Gazze’de tüm insanlık zalime karşı Müntekim olsun. Artık yenilmesin. Nolur yenilmesin. Kahretsin, nolur yenilmesin.

1 Temmuz 2014 Salı

pencüsi

bilmiyorum. harakiri yapmamalıyım. çünkü, cesedimi bulamayabilirler. hatta haberleri bile olmayabilir harakirimden insanların. haberleri olmalı mı? bilmiyorum.
harakiri yapmamalıyım. çünkü kevser suyundan kana kana içemeyebiliriz. üç yudumda mı içmem gerekir? bilmiyorum.
harakiri yapmamalıyım. çünkü bütünlemesi açıklanmayan sınavlar var henüz. belki elliyle geçersem, mutluluk hormonu salgılar pigmentlerim. mutlu olmak mecburi midir? bilemiyorum.
harakiri yaparsam eğer, ıssız bir adaya gittiğimi ve orada keyif sürdüğümü zannedebilir komşularım. ıssız bir ada ve keyif? sanmıyorum.
harakiri yapmamalıyım. çünkü harakiri yaparsam, deli hükmü giyerim ve ancak o şekilde islami usullere göre defnedilir cesedim. delirmemek elde mi? bilemiyorum. harakiri yapmamalıyım.
harakiri yapmamalıyım. çünkü korkarım, yüksekten ve boğulmaktan. anladım sanırım.
neden harakiri yapaydım ki? bir banka soymak veya bir mafyaya tükürüp beyne yenilen kurşunla özkütlemi artırmak varken?
biliyorum. gerçekten biliyor muyum bilmiyorum.

4 Haziran 2014 Çarşamba

İçimde Mümin Betimler Var

Akşam karası, gök gürlemesi ve Kocatepe'nin balkonları. Akşam ezanı okunmamış ve lambalar yanmamış henüz. Sarı ışık loşluğu ve hoşluğunda ortam, yazdım ki yandı şimdi lambalar. Ve gök gürlüyor iyice. Şimdi de 'toplanma yerine' Mikail'in bağırışları düşüyor.

Keşke fırtına çıksa. İkindi yağmuruna zaten tutuldum, paçalarım zaten çamurlu, üstüm başım da helak olsa. Beş liraya aldığım naylon şemsiyem dağılsa. Helak olsa. Helak olsa.

Caddeler kalabalık, burası ıssız. İçim kalabalık, dışım sessiz. Belki de biraz expresyonist olmalıyım.

Aylardır buradayım ve ilk kez bir ezan vakti bekliyorum. Beklemek bana göre değil oysa. Son an'a yetişmek, koşar adım yetişmek benimkisi.

Lambalar sönsün. Yağmur delileşsin ve fırtına çıksın. Bu bozkır yanıklığına bir fırtına vursun. Öyle kuru kuru durmasın fırtına çıksın. Fırtına çıksın.

Fırtına çıkarsa gök expresyonist davranmayı başarıyor demektir. Ve şimdi yağmur sesleri. Sağanağa dönüşmüş yağmur sesleri.

Güzellikleri de yaratan zatına hamd olsun.

29 Mayıs 2014 Perşembe

Karanlık


Karanlığı özledim bir gece.
Endişeden dikilmiş elbisem üzerimde
Yürüdüm, nereye baksam
Hüzünlü gözleriyle karşılaştım dünyanın.
Dünya bir ayna değilse;
Kömür rengi cenazeler, yerin altındaki adamlar,
Yalanlar, nükleer santraller, kürtajlar
İşkenceler, iftiralar, katliamlar,
Hepsi gerçek.


Yürüdüm, dünya gözlerimde
Soru sormak hakkımı düşürmüşüm cebimden,
Aklımdan trenler trenler
trenler dolusu kelime geçiyor da
Varmıyorlar dilime
Bu yüzden kuşların kanatlarına sakladım dertlerimi
Gece bitmeden
Ruhların seferine bir bilet de ben istedim.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Vampirin Vicdanı



 Ben Özden Vampir. Atalarımdan bana miras kalan sermaye ile Türkiye'nin Soma isimli herhangi bir yerinde kömür madeni işletiyorum. Soyadıma baktığınızda Dracula soyundan geldiğim besbelli değil mi? Sülalecek pek severiz çaresiz işçilerin kanını emmeyi. Büyük dedem kan fazlalığından ölen tek insandır mesela. Çoğu insan kan kaybından ölürken, kendisi tıp alemine dahi ana-avrat  sövdürtecek soylu bir ölümle aramızdan ayrıldı.
Yalnız hanedanımızın bu aralar işçi kanıyla başı dertte. Zamanında kana kana içtiğimiz işçi kanları şimdi oluk oluk akarak hepimizi boğmak üzere. Onlarca yıldır süregelen bu sermaye verasetimizde atalarım zenginliğin tadını çıkarırken bu lüksün diyetini bana ödetmeyi uygun görmüş alemlerin rabb
i. Tamda koltuğumu başkalarına devrediyorum derken; bir anda yakamı iki cihanda da bir araya getirtmeyecek eller yakaladı.
 Evet, madende işler yolunda gitmedi ve üç yüz bir işçi sanki aralarında anlaşmış gibi, sanki güç birliği yapmış gibi, sanki hepsi bir araya toplanıp dev bir Muhammed Ali Cley oluşturarak itibarımı ve servetimi öldüresiye yumruklarcasına zehirlenerek öldüler. kader, şahımı yeyip mat etmek için son bir hamle bekler gibi pis pis sırıtıyor. şimdi yönetim ekibimizle birlikte mat olmaktan kurtulmak için kara kara düşünüyoruz. önceleri:  " aman canım iş kazası maden işinin fıtratında var. Olur böyle şeyler." deyip kurtulalım dedik ama nasıl olsa toplumda kabul görmüş bir soydaşım bu açıklamayı yapar diye hiç o toplara girmedik.
 Vicdanla tanışmam pek geç oldu. Bugün işçilerden birinin annesi karşıma dikildi. " bir ayağı çukurda " deyiminin canlı örneği sayılırdı ki; topallayarak zor bela gelmişti yanıma. Bana ettiği laflar, sanki içimde kuluçka dönemini tamamlamış bir canavar yavrusu gibi kabuğundan fırlayıp içimi paramparça etmişti. " Oğlumun vasiyetiymiş; kurtulan arkadaşı söyledi. Çok susamış Mustafa'm içerde. -Anam herkese su dağıtsın- demiş. Buyur evladım." deyip elime bir metal bardakta tutuşturduğu suyu, içimde madendekinden daha hararetli başlayan yangını söndürmek için gayriihtiyari içmek zorunda kaldım.
 Daha önce görmediğim bir varlıktan sopa yememiştim.
Daha önce görmediğim bir varlık içimde, haram lokmalarla dolu olan bağırsaklarımı boynuma dolayıp canıma kast etmemişti.
Daha önce görmediğim bir varlık şehadetimi isteyen bir cellat gibi tepeme baltasıyla dikilmemişti.
Daha önce görmediğim bir varlıkla sırat köprüsünde ölüm mücadelesine kapışmamıştım.
 Geleneklerimize göre böylesine savunmasız kalamazdı hiçbir vampir. Varlık içindeki hayatımı bir sonraki vampire devretmek üzereyken ismi "Vicdan" olan ve ruhumun derinliklerinde ikamet eden genç bir düşmana sahip olmuştum.
 Bu yaşımdan sonra karşımdaki kocakarının bir ayağı çukurdayken, onun bir sözüyle benim iki ayağım çukura girmiş hatta boğazıma kadar b.ka batmıştım. Vicdanımın karası kömürden gelmediği gibi kocakarının bir tas suyuyla da aklanmazdı elbette...

27 Mart 2014 Perşembe

ÖLÜ GELİN

Uçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...
Şair bu dizelerde bize yaşadığını o kadar yalın bir dille ve tam yüreğimizi tutuşturarak anlatmıştır ki; bir harfe daha ihtiyaç yoktur. Şairler kelime büyücüleri. Mistik bir dünyanın tozlu odalarında tuşların başında, sigara dumanıyla arkadaş, pencereden esen, gelin duvağından kopan rüzgarın kağıtları uçuşturduğu bir oda. bir şair. çokça yalnızlık ve bir ölüm.İnsan çokça yaşam ve bir ölümden oluştuğu kadar çokça yalnızlık ve bir ölümden de oluşur. Yalnızlıkmış yazamamanın çaresi. İçine kapanınca,kalbine dönünce bir derviş gibi, orda atan kalpten 'Allah' nidasını duymak gibi yazmaya başlamak, kalptekilerin parmak ucuna,oradan sayfalara aktarımı.
 İnsan dediğimiz eşrefi mahlukat için önemli bir meseledir anlaşılmak.Dili döndüğünce derdini anlatmak isteği,sevdiklerini de bildiklerine ortak etme isteği hep göklerden gelen bir yansımadır özünde. Rab bilinmeyi murad etti ve Adem'i yarattı. İnsan da O'nun cüz'ü miktarınca  bilinmeyi istiyor, anlaşılmak,benimsenmek  ve sevilmek istiyor.
Cüz ve küll Şeyh-i Ekber'in ifadesiyle Adem küll idi. Havva ondan yaratıldı.Ademin cüz'ü idi Havva.  Küll cüz'e muhabbet besledi. Cüz'ün ana vatanıydı küll. Adem Havva'nın vatanı idi. Hep bir özlem vardı anayurduna. Kavuşunca tamam oldu. Tıpkı kulun Rabb'ine kavuşacağı gün gibi. Din gününün sahibine. Din günü, kavuşma günü,kıyamet günü. Kimi demiş 'Şeb'i aruz'. Düğün günü. 
'Aşıklar ölmez ölen hayvan imiş'  bir belediye otobüsünde rastlaştık bu cümleyle. bomboş otobüste geldi bana çarptı, defalarca çarptı, sarstı beni, aşağı attı otobüsten, koşturdu peşimden taa ki uzunca bir duvarın arkasına sığınana kadar. Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz farkında olmazsınız.(Bakara 154)   ayeti çınladı kulaklarımda. Kim ölü? Kim diri? Ölü Gelin. 
  

23 Mart 2014 Pazar

Ne Çok Gothe Var !

        Cahit Zarifoğlu bir kitabında Alman yazar Gothe'nin acılarından bahsediyordu. Bu acılı yazar Zarif adama bıraktığı tesir kadar olmasa da bana da ilham oldu.
      Goethe gençlik yıllarında bir kadına aşık olur. Fakat bu aşkın önünde engeller vardır.Genç Goethe bu aşk acıları ile kıvranarak canına kıyma noktasına gelir. İşte bu an da  imdadına "sanat eseri" yetişir. Oturur sevgilisi Şarlot'un karşısına, tıpkı kendi hayatında olduğu gibi, kendini temsilen Werter'i koyar ve "Genç Werter'in Acıları" isimli eserini yazar. Eserin sonunda Werter beynine bir kurşun sıkarak intihar eder. Kafatası parçalanır. Beyni etrafa saçılır. 
  Goethe durur; yaşıyordur. Werter'in acılarını okur. İntihar edince başına gelebilecekleri anlar. Sonrası olmadığını ve ne kadar boş bir şey yaptığını fark eder. Vazgeçer canına kıymaktan. Ve uzun yıllar yaşayarak, ortaya peş peşe koyduğu eserlerle Alman edebiyatında önemli adam olur.
     Duygularımız ambalajı açılmamış nimetler gibidir. Onları açıp yemek de israf etmek de bizim elimizdedir. Lakin işin öyle bir yanı var ki , bu durumu bir mal olmaktan alıkoymaz. Çünkü ambalajı açıldıktan sonra hiç bir alıcı tarafı olmaz.Geri dönüşüm çöplüğünde "kağıt" kısmına gitmekten başka çaresi de kalmaz. Tıpkı çoğu duygularımızı döktüğümüz kağıtları yırtıp attığımız gibi...
Cahit Zarifoğlu da yazısına "Bunlara fazla bir itirazımız yoktur." diye devam eder ve şöyle bitirir.
"Werter'i yazarak canını kurtaran Goethe, onunla birçok gencin hayata veda etmesine yol açtı. Büyük zeka... Ama kendi egoizmi içinde, başkalarının hayatını hiçe sayışı ile ne kadar cüce..."

30 Aralık 2013 Pazartesi

iki kitap bir yazar


Ben doğmadan bir asır önceleri bildiğim ve bilmediğim topraklarda nefes almak an itibari ile gündelik hayattan bunalmış zihnime bir aydınlanma getirdi, öyle ki, hiç gitmediğim Antalya'nın küçümen bir köyünden (KARABİBİK), 3 ay kadar yaşadığım İstanbul Kağıthane (ZEHRA) 'nin bozulmamış çehresine cumburlop atladım. Tam olarak bir süreç yaşıyamamam Karabibik'in roman beklerken hikaye çıkmasından kanımca....

Döneminin ilk İstanbul dışı eseri ve gerçekçilik akımını savunan yapıtı....Nabizade Nazım Beyin Karabibik-Zehra'sı. Bu tarz kalıpları eleştirmenin anlamlı olduğunu düşünmüyorum fakat hissi davranaraktan konuya, işleniş biçemine takılıyorum. Akımlar insan uydurması değil mi ki? Dünya var olduğunda onlar yoktu, hatta bir tanesi oluşurken diğeri gölgede kalmakta, hatta can çekişmekte belki ölmekte.

Gerçekçilik... Karakterin ruh halini tüm renkleriyle hissetmek kendi ahvalinizden sıyrılıp küçük bir pencere yok yok minik bir kapı aralığından ılıman bir hava akımının yüzünüzü gıdıklaması gibi... Acı var, sizin değil ama SİZİN, mutluluk keza... Karabibik'in iki öküz için gecelerce hayal kurması, civar köylerde borç alacak kişi ararken müslüman hristiyan ayırt etmeksizin yöreye has sevimli şivesi ile konuşması... Bunlar insanı zamanın ve mekanın dışına çıkararak okuyucuyu çok ekonomik fakat benzersiz bir gezintiye çağırıyor. Lakin Hekimin hanımına karşı hissiyatı, kızını everdikten sonra yaşadıkları... Köylü birinin hayatından kesit... Bir okuyucu olarak başlanmış bir romanı yazmaktan hoşlanmıyorum, keşke bu kadar güzel ortaya çıkarılan bir karakter bu kadar ömürsüz olmayaydı. Bitmemişlik hissi, tamamlanmamışlık duygusu beni mutlu etmedi.

Hemen ardından gelen Zehra, konuşma dili ve çevrenin Karabibik’ten farklılığı yazarla ilgili en ufak bir bağlantıya izin vermiyor. Fakat insan İstanbul'da doğmuş Nazım, acaba Antalya'nın bir köyünü anlatırken korkmuş, minik hikayesinin büyüsü bozulur diye öteye gitmemiş olabilir mi diye sormadan edemiyor ki Karabibik'teki yarı yolda koma, Zehra'da o kadar tamamlanmış ki, tüm karakterlerin hayatı işleniyor, duygularına yer veriliyor ve hatta her biri bir başka şekilde sonlandırılıyor. O günün şartlarını düşünürsek (ki çok da düşünebildiğim söylenemez) ellerine sağlık Nabizade Nazım, sen elinden geleni yapmış olmalısın.

-sosyal sığıntı-

20 Aralık 2013 Cuma

geç kağıdı


bir gün gene hava yağmurlu. [zengin girişi yaptım] mevsimlerden kış, aylardan hatırlamıyorum.
sabah altıda kalkıp yirmi dakka -yirmibeş de olabilir- yürüme mesafesinde olan okula gitmem lazım. altı buçukta ders başlıyor.
sobalı bir evde büyüdüyseniz gece sıcacık sobayla yatıp sabah kalktığınızda evde değil de dışarda yatmış gibi bir soğukla karşılaşacağınızı bilirsiniz uyanınca da yorganı hemen kafaya çeker yatağın içindeki o sıcaklıkta ölene kadar uyumak istersiniz. ben de aynen öyle yaptım. nerdeyse dizlerim ağzıma girecek şekilde bükülüp tekrar sevgili döşeğime gömülüp sevgili yorganıma sarıldım. öyle bir sıcaklık ki insanın ayı olup 3-5 ay kış uykusuna yatası gelir. öyle bi günlerden birindeyiz. lise 2 olması lazım ikinci saat inkılap tarihi dersinden sınav var tarihin en sevmediğim zamanları. ulan dedim "yat feridun, sınav ikinci ders zaten 40 dakka daha sana müsade" kendime izin verdim. sabahın köründe uyanıp tekrar uyumanın verdiği mutlulukla tekrar uyudum. mışıl mışıl uykum kendi kurduğum telefonun o mal sesiyle bozuldu, kalktım üstümü başımı giyinip yola koyuldum.

zaten yağmur yağıyo diye yüzümü bile yıkamadım yağmur yıkamıştır. tam tenefüse denk getirdim giriş saatini zil çalınca sınıfa girdim duvar kenarındaki yerime oturdum. en sevdiğim yer duvar kenarıydı çünkü hem iyi kopya çekiliyordu hem de sırtımı dayayacak bir duvarın yokluğunu da bu sayede hissetmiyordum.

-tipsiz hoca içeri girer-

[lan dersi zaten sevmiyorum bir de bu gıcık, ayar ve uyuz olduğum hoca derse girince ben ilk çağ uygarlığından başlayıp nerdeyse bütün insanlık tarihinden soğuyacakmış gibi oluyordum. gerçi devamsızlık haklarımın çoğunu bu ders için kullanarak kendimi tarihten soğumaktan lise iki boyunca uzaklaştırmayı başarmıştım. o ayrı.]

tipsiz hoca içeri girmişti
evet.
[sonra hemen beni gördü tabi tipsiz tipsizi çeker ya]

-sen yeni mi geldin?
+evet hocam. [sıçan gibi olmuşuz tabi hemen anladı kamil. feci zeki]
-o zaman git idareden geç kağıdı al gel yoksa sınava giremezsin.

[allah allaaahh! bak ya bak hareketlere bak! şunun laflara bak. niye sevmediğimi uyuz olduğumu daha da anlatmaya gerek yok sanırım görüyorsunuz arkadaşlar. içimden tövbe ve estağfurullahlar çekerek sen sabır ver ya rabbelalemin diyerek cevap verdim.]

+ hocam ilk ders gelmediğim için yarım gün yok yazılıyorum zaten. geç kağıdına ne gerek var.
[ben zaten yarım gün yok yazılmayı göze almışım hoca sen ne diyon]
- yok ille de geç kağıdı yoksa sınava almam.

[ben dellendim tabi, daha saçlarımdan ağzıma yüzüme sular damlıyo. rahmet sadece benim üzerime yağmış sanki. ne güzel nurlanmışım. ama fazla sürmedi bu nur. çıktım tamam dedim hoca nalet gitsin. idareye giderken hocanın bütün ahbab ve sülalesiyle tanış oldum tabi.
neyse müdür, müdür yardımcısı yok bilmem kaçıncı müdür yarımcısı yok cart yok curt girdim çıktım. bunlara yağ bal çeken bi adam da olmadığım için bana kelek yaptılar tabi vermediler geç kağıdı mı neyse nası saçma bi kağıtsa artık kimse vermeye yanaşmadı çok değerli bi kağıt parçası ya. çıktım sınıfa]

+ vermediler hocam, geç kağıdı kalmamış. -bitmiş geç kağıdı kolay mı öyle geç kağıdı bulmak o zamanlar heeeyy!  ben istedim ya kalmaz. geç kağıdı kalmadı diye bişey mi olur lan!-
- yok o zaman sınava alamam.
dedi.

[tamam dedim hatta tamam demedim hiç bişey demeden çıktım sınıftan. o an benim aklım zaten geç kağıdında sınavı falan unuttum. sanıyor ki ben, "hocam nolur, hocam yapmayın, elinizi ayağınızı öpiym beni sınava alın" dicem ben, beeeen! çok bekledi tabi. netice itibariyle sınava giremedik. aslan gibi sıfırımızı aldık oturduk. 2 sınav oluyo bi de ikinciden 90 veya 100 almam lazım ki geçiym dersten. yoksa kaldık]

gel zaman geç zaman ikinci sınav zamanı geldi. ben tabi köpek gibi çalışmışım inkılabından giriyorum ihtilalinden çıkıyorum sivas kongresi senin havza genelgesi benim ver allahım ver.  girdim sınava çatır çutur yaptım tabi. bizim tipsiz sınavdan sonraki ders sınıfa geldi sınavı okuyo.

-ahmet mahmut 60
-ayşe fatma 80
-hebele hübele 70
-feridun demir 95. feridun demir 95 feridun demir!

ben duvar kenarındaki sıramda oturmuş sırtımı duvara vermişim. ağzımın sağ tarafını yukarıya kaldırıp gözlerimi kısmak ve sağ elimdeki sıfır 7 rotring kaleme havada artistik patinaj, havada ters takla falan yaptırarak gülüyorum. tipsiz gözlüğünü indirip "kim bu 95 alan lan merak ettim" der gibi iki saniyelik bi bakış attıktan sonra hemen sınav kağıtlarını okumaya devam etti. sınav sonucunu öğrendikten sonra ben hemen okuldan kaçıp döşeğimdeki sıcaklık daha tam soğumadan aynı surat ifadesiyle eve ulaşmak için koşarak okuldan uzaklaştım.

[eve geldiğimde pantolonun arka tarafı benek benek çamur olmuştu. nasıl oluyodu da yürürken ayakkabıdan sıçrayan su damlaları pantolona yapışıyordu hala çözemedim. sanırım bu da ergenlikle alakalı bi durum.]

hamiş: ne mutlu bana ki şu an hocanın adını bile hatırlamıyorum. şükür yüzü de çok az kaldı silinmek üzere. kafamda yer kaplayacak çapta biri değildi zaten.

22 Kasım 2013 Cuma

takvimlerden haberin yok mu?



yeni nesil takvimler yüzünden takvim yaprağı okuma alışkanlığımızı kaybettik.
yeni çocuğu olan aileler çocuklarına isim bulakta zorlanırken,
annelerimiz akşama ne yemek yapacaklarını bulamıyor.
"tarihte bugün"ü okuyamadığı için gençlerimiz tarih şuurundan yoksun büyüyor.
"bunları biliyor musunuz"u bilemeyen insanlar ilimden yoksun hayatlarına devam etmek zorunda kalıyor,
kıssadan hissesini alamayan çocuklar yanlış kararlar vererek yollarını kaybediyor.
bu yüzden,
kahrolsun masa takvimleri!
kahrolsun şeffaf bant üzerinde kırmızı çerçeveyle içinde bulunulan günü gösteren takvimler!
yaşasın yaprak yaprak bilgi dolu,
ilim kokan takvimler!

20 Ekim 2013 Pazar

Nereye Kadar ?


Bu çocukların ellerinden aldığınız hayalleri, sevinçleri ve elmalı şekerleri yetmedi mi hala dibine kadar bataklığa bulaşmış kibirli gururlarınıza?
Kurutmadı mı hasetlerinizi, oyun oynayan çocukların üzerine yakar top niyetine attığınız bombalar?
Yürüdüğünüz yolları, giydiğiniz elbiseleri Müslümanların kanıyla örüyorsunuz.
Sözlüklerinizden empatiyi,
Gözlerinizden şefkati,
Kalbinizden merhameti,
Elinizden hayrı,
Ruhunuzdaki masumiyeti ne zaman yitirdiniz?

Bu çığlıklar geceleri kabusunuz olmuyorsa, ahlar başınıza çorap örmüyorsa, hesabınız mahşere kaldığı içindir.

Not: Orada hesabı, kirli bulaşıklarınızı yıkayarak ödeyemezsiniz!

6 Ekim 2013 Pazar

Huzurunda

Dış dünyanın keşmekeşini, İsmet Özel edebiyatıyla anlatma yeteneğim yok. Sadece hiç bitmeyen içimi dökme çabalarım var. Gün geçtikçezedelenen teslimiyet duyguları, daha bir isyankar, daha bir iddialı.Pişirilmiş çamurun, zifiri korkusu diyor. Ben ise pişirilmiş çamurun aslını unutarak, çamura saplanışı diyorum.'İçimde bir isyan şiiri var ben onu yakalayacağım' derken Sezai bey; müstehakına isyan; layıkına teslimiyettir aslında ikisi arasındaki fark.Zihnimde uçuşan dizeler, kanatlarınıza tutunup sizin diyarınızdayaşamaya talibim, alan yok mu beni? Bu diyarda yaşamaklar zor,sevdalanmaklar zor, evlenmekler zor, ölmek bile zor.Kolay olan ne o zaman diye düşünüyorum. İnsanoğlunun yaşam şeridinde, hiçbir şeyi hakkıyla yapamadan, kemirerek yaşayan fareler gibi ondan biraz bundan biraz diyerek, hızla akan su kaydırağında uçuşarak en sonunda boğulacakları havuzun dibi. the end. sonunuz nasıl olsun isterdiniz?İnsanları bırak da dön bir içine bak. İçimde cenkler,ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler. Anna. Ah Anna! Neredesin, kimsin çık artık ortaya! Çık da Hira dinginliği kaplasın Tarık Abi'yi.O her bekleyişler dediğinde başka bir bekleme, neyi beklediğini bilmeden, bir bekleme kaplıyor işte odamın içini. Ah Anna sen kaç köşeli yıldızsın? Tarık Tufan ile Sezai Karakoç'u aldım birbirine çarptım da böldüm; ortada köşeli Anna. Anna'nın bir köşesi sen, bir köşesi ben; bir köşede çocuk bir köşede anne peki ya baş köşede kim? Aşk neydi; ölümün mazereti?

Ademin talihinden bize düşen pay nekadar? Genciz işte bir gençlik heyecanı. Büyük amcaların kararlarını anlayamamaktı bizim için güzel olan. Onlara kafa tutmaktı gençlik. Genç iken kurulan hayaller, idealler... Hep mi sonu o amcalarınkilere benzeyecek? Dünya alma beni çarkına, Leyla gibi Londra'nın ortasında kalsam da hep çocuk kalsam. İçimde İstanbul çalkalanıyor. İstanbul kalmıyor. Hangi köşesinde huzur, o köşesinde sen varsın Efendim...Bahçende, huzurunda, kıldığım namazın serinliği yok bu diyarlarda. Sağ yanımdaki dost uzakta, sol yanımdaki afrikalı kardeşim, sen neredesin şimdi? Ağız dolusu gülümseyişle, 'selamün aleyküm' derken bembeyaz nur doldurdu gönlümü. Gönüller bir, yollar bir, zaman ahir. BirdenBir'e gidiyoruz, O'ndan O'na bir devran. Başkenti İstanbul olan,ellerimi uzatınca parmak uçlarıma değen İstanbul...

3 Ekim 2013 Perşembe

Lonely Shepherd


dokunuşunda
ya da her aşık oluşunda
aldatıyor gök'ü.


yalnız çoban.
yalnız değil, tek yürüyen
gecenin saatleri, ay altında
ne aşk, ne sevişmek o'na göre değil.

yalnız çoban,
ama yalnız değil,
belki sadece ayrı düşmüş.

deli
çok deli
süper deli
ve cezbesinde.

gece..
gök'ün yüzü..
yıldız pırıltılı siyah gözbebekleri..

asla insan olmamış
azametli en'in maşuğu.

ve başka kimsenin değil.

2013, eylül 6.

24 Eylül 2013 Salı

Geceyi Bölen Uyku


















Odanın sessizliğini bozan saat sesi
Başımın içinde yankılanıyor,
Güneş'in doğuşunu haykırmak için acelesi var gibi.
Parmak uçlarıma kadar hissizleştim
Yan yana koyduğum her kelime
Canavara dönüşüp üzerime çökecek gibi,
Soluğunu hissediyorum her saklanışımda
İçimdeki enkaza kaçıyorum,
Korkum büyüyor 
Büyüdükçe daha derine gömülüyorum,
Işık delip geçiyor beynimi,
Aydınlığa çıkarıyorlar elimi
Gömüyorlar bedenimi,
Şansımı denemek için vuruyorum yere
Toprağı yararcasına,
Hep umudu elimin üstünde taşıyorum,
Karşılık gelmiyor yerden
Son bir kez daha vuruyorum umutla
Yer her zamankinden fazla kayıtsız,
Ben yerden geçiyorum,
Yer kendinden,
Bu satırları yazan ellerimi kabul etmiyor toprak
Akbabalardan merhamet dileniyorum.



28 Ağustos 2013 Çarşamba

Baltaya Sap Olamamış Duygular

Babası ölmüş bir çocuğu sahipleniş gibiydi bu aramızdaki kavga.
Belki de ben çok kaale alıyordum bu dünyayı ve üzerime alınıyordum.
Alınıyordum senin bu tavırlarını ve tekrar tekrar sarf ettiğin bir baltaya sap olamamış sevgi sözcüklerini harcamaktan bir kalemi ya da bir kalbi mesela.
Yoruluyor üzülüyordum çoğu zaman.
Evet, çoğu zaman düşünüyordum ve yetim çocuklara ağlıyordum.
Ağlıyordu çocuklar büyüklerin işlerine alet olmaktan heder olmuş gözleriyle.
Acımayan gözleriyle bakmıyordu bile çocuklara.
Çocuklar babalarına bakıyorlardı ölü bedenlerin arasından bir umut cenazesi çıkar diye.
Ama hiç umut yoktu bizde.
Ayrı dünyaların insanlarıydık ikimizde.
O da ne demekse?
Ama o çocuklarla aynı dünyadan olmadığımız kesindi.
Uzayda mı yaşıyorduk ne?
Bilemiyorum ya da ben çok büyütüyorum gözümde.
Belki de her şey verdiğin nefesi alıncaya kadar bitecekti.
Yalnızca bir göz açıp kapamaktı olup biten.
Sura üflenince geçip giden.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Aşk Yazısı

Sevmek Zamanı, 1965.
Aşk'ın resmi: seyir eden bir adam,
resminin seyredilmesini seyreden bir kadın.
İlahi ve tanrısal olan bir şeyin yansıması mı, ilk görüşte hormonlarda olan biyolojik karşı konmaz bir eğilim mi, dayanılmaz bir cezbe mi, bir ölüm şekli mi, zaman olmayan bir zamanda verilen bir sözü anımsamak mı, bile bile, üstelik inadına kaybetmek mi, bir ruhu keşf’e çıkmak mı, o ruh karşısında elde olmadan güçsüz ve dermansız düşmek mi, 1 sır’ra ortak aramak mı, isimleri ve yüzleri belli olmayan küçük ben’lerin var olma arzusuyla karşı’dan bir cins aramak mı, benzerini über bir müzik dinlerken ya da uçarken yaşadığımız o his mi, bilmiyorum.

Niye tanımlayalım ki zaten, adlarını her dilde dahi bulamadığımız bazı kavramları niye ve ısrarla tanımlayalım ki? Hepsi baktığımız yere ve zamana göre değişkenlik gösteriyorsa ve kesinlikle gösterecekse neden uğraşalım? “Bir akşam Füsun'un karşısında oturmanın verdiği huzur içimdeki cinleri yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçeteyi keşfedip kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum. Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” Orhan pamuk / Masumiyet müzesi. (…) Yazılmış ve okunmamış kitaplarda geçenler adedince. Ortağı ve benzeri mutluluk tanımı gibi aynı. Tanımını tecrübe ettiğimiz kadarıyla ve şekliyle yapabildiğimiz.

‘Biri hatırına yenilmek’ derdim ben. Yenebilecekken belki/üstelik. Yenmeyi severken, yenilmeyi istemek. Belki en çok en’lediğimiz şeyden vazgeçerek. Öyküleri yüzünden adları hep yaşayan hemen her milletten çıkmış ikililerin başına da hep gelen gibi; engeller vardır ve feda edebildikleri engeller büyüklüğünde âşık’tır kahramanlarımız.
Bahsi geçmesi nerdeyse şart oldu; İlahi aşk ve mahiyeti 1de. İlahi Aşk’ın kanıtı Kurban’dır, peygamberi de ateş’in yakamadığı İbrahim’dir. Sınayan ve sınananlara ne mutlu.
Gönülcüğüm Kalu Bela’dan beri hem muhabbeti hem gevezeliği en çok yapılan bu konuda biraz daha konuşmak isterdi. Sosyolojik, biyolojik, başka kulvarla da üstelik. Yine de; kadınlar âşık olmasın. Fıtratları aşk’a meyyal olanları da üstelik. Kadınlar âşık olmasınlar ve “beğendikleri bir aşk’a karşılık” versinler. Yani onu en güzel seven’i sevsinler.
*
İki naçiz alıntıyla hoşçakal diyelim;
"İnsan yarım kalmış bir projedir. Onu aşk tamamlar. Fakat sonra bir vakit aşkı uğruna terk ettiği kendisiyle yüz yüze gelir. Bu aşığın imtihanıdır. İşte orda bir tercih yapmak zorundadır. Ya kendini seçecektir ya da kendi ölümünü. Eğer gerçekten âşıksa, aşkı gerçekse kendi ölümü karşısında diyet istemez ve tamamlanır. Asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir hayali kurmaya mahkûmdur. Asla kabul olmayacağını bildiği bir duayı kabul etmeye. Yazık, ama bunu kabul eder. Bir büyüğümüzün söylediği gibi; Vuslat varsa aşk yoktur."

Şubat(dizi) / 16. Bölüm.

*

İçim sesi, ruh sesim Keşfsever’in de sesiyle bitirelim o halde. Yalnızlık Sözleri beyefendisinden;

 
“Aşk yeni bir şey değildi. Herkes hayatında aşkı tatmıştır. Elbette yüksek ve alçak düzeylerde, çirkin veya güzel tecellilerde, yüce veya aşağı, küçük veya büyük, hatta çeşitli cinslerden. Ama hiçbir aşk kendinde boğulan,
dertleriyle boğuşan beni bu kadar cezp etmedi. Hissettiğim, ihtiyaç duyduğum ve susadığım aşk değildir. Asla aşksız kalmadım ama asla âşık olmadım.

Kendimi sürekli aşktan üstün gördüm.
Kendimi böyle duygulardan uzak gördüm.”

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bayram Faciası 'Ölmüş Bİr Ümmet'

İstanbul'dan bir füzeyle fırlattılar beni, ruhsuz bir şehre...
Şehirlerin dili var; insanların sahte cümlelerinin dışında  bir hal dilleri var. Onlara seçilmiş roller var, tıpkı insanlara olduğu gibi. Konya denince neden Mevlana akla gelir de  Tekirdağ  gelmez? Bu sorunun cevabı ne kadar bizim bilgimizin dışında ise kişilerin de neden belli karakterleri ifade ettiği o kadar bilgimiz dahilindedir. Aslında, şehirlerin ruhuna etki eden   esbab da orda yaşayan insan kitlesidir. Nasıl ki; Fatih camiinde  attığın adım seni Allah'a yaklaştığını hissederken; Bebek'ten geçerken dahi kendini Müslüman bir ülke dışındaymış gibi hissetmen mekana sirayet eden insan ruhunun tezahürü.
 Bayramlardır sebep  şehirleri sorgulamama. Memleket dersin sıla-i rahim dersin. Sünnete uygun olanı yapmaya çalışırsın büyüklerin elleri, küçüklerin gözleri dersin; ama  ne uzatmak istemediğin el kalır,caiz olmayan kişilere, ne de tesettüre uygun oturunca akrabalardan  yemediğin laf kalır 'çıkar üstünü rahatla', acaba rahatsız mı görünüyorum?  Peygamber Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)in düğüne gideceği zaman Allah tarafından  üzerine uyku verilmesi ve uyuyakalıp, cahiliye adetlerine uymadığı sünnetini uygulamaya çalışırken; Trakya'nın bol alkollü, kadın erkek iç içe  tuhaf şekil ve  tesettürün t sinden yoksun kıyafetlerle, Hollywood'un gala gecesini  davul zurna  çamur içinde sivri topuk  ile geçirmeye çalışan, dışı çok şıkıdım  içini yalnızca Allah'ın bileceği kişilerin katılımıyla gerçekleşen merasimlere katılmama isteğimin sorgulandığı bir memleket işte benimkisi.
Hep metropolün çöküntüsüydü şimdiye kadar dikkatimi çeken, ama  dönüp özümüze bir baksak ,köylere, birinci dereceden akrabaların, geçmişimizin  dayımızın, amcamızın, dedemizin yaşam tarzıymış çocuklarına, onlardan da bugünkü şehirlere yansıyan. O babaların çocukları, , İslam'sızlığı bir marifet bilip başörtüsü takana 'sarınmış, hoca olmuş' tabiriyle küçümseme girişimlerinde bulunan İslam'ı bir cahillik bir yobazlık zanneden ama  İslam'ın içeriğine dair fıkha, Siyer'e, Tefsir ilmine dair bir kırıntı bilgisi olmayan, Akaidin, Siyer'in sözlük anlamını dahi bilmeyen,hepsinden öte meal okumamış bir kişinin nasıl da İslam adına bu kadar peşin yargı ile hüküm vermesi akıl dışı. Akrabalık hatırına   benim dinimin kurallarını bu kadar ihlal etmeye hakkım var mı ?
Nebiler Silsilesi'nde kavimlerin helak sebeplerini okudukça 'Ya Rabbim  bizi Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)'in duası hürmetine helak etmediğin için, Efendimiz(sallallahualeyhivesellem)'e ne kadar salavat getirsek, O'nun yaşantısıyla ne kadar yaşamaya çalışsak, şükretsek az. Şükür secdesinden kalkmamamız  gerekirken biz  neler yapıyoruz diye dehşete düşüyorum.
cihad duygularım coşuyor. Ama hal dilinden başka  ne gelir elimden. Söz ile anlatmalarım beyhude.
Başı örtülü, namazlı teyzelerin bile  hadi hatır için deyip gittiği, dönüşte ise beş saat kim ne yapmış muhabbetiyle, onay vermediklerini belirttikleri halde onların işine çanak tutmaya devam etmelerine şahit olmak çok acı. İslam bilinciyle hareket etsek, İslam'a göre yaşasak biz onlara değil, onlar bize uymak zorunda kalacaklar ama bunu idrak edemedik  müslüman alemi olarak.
Çok isterdim bir cümlede Mısır'ın,Suriye'nin sadece adını duyayım.  Bir kişinin oruçça yaşamak, ramazanca yaşamak gibi bir derdini duyayım isterdim. Ama bu memlekette  ramazanın bitişi  sınırsız içki  ile kutlanıyor. Alkol alım yaşının 11olduğu,  metropolde tekel bayilerinin önünden geçmemeye çalışırken,özümüzde aynı evi paylaşır bulduğumuz memleketlerde yaşıyoruz. Dini bayramlarımız Noel'i aratmıyor. Hep İslam'ı kendimize uydururduk. Artık level atladık; şimdi İslam'ı Hristiyanlığa uyduruyoruz... Hak Teala bizi ıslah etsin!

'Dönüşünüz hep O'nadır. Allah'ın vaadi haktır. Herşeyi ilk baştan yaratan O'dur. Sonra iman edip salih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için geri döndürecek olan yine O'dur. Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.'(10/4)