20 Ekim 2013 Pazar
Nereye Kadar ?
Bu çocukların ellerinden aldığınız hayalleri, sevinçleri ve elmalı şekerleri yetmedi mi hala dibine kadar bataklığa bulaşmış kibirli gururlarınıza?
Kurutmadı mı hasetlerinizi, oyun oynayan çocukların üzerine yakar top niyetine attığınız bombalar?
Yürüdüğünüz yolları, giydiğiniz elbiseleri Müslümanların kanıyla örüyorsunuz.
Sözlüklerinizden empatiyi,
Gözlerinizden şefkati,
Kalbinizden merhameti,
Elinizden hayrı,
Ruhunuzdaki masumiyeti ne zaman yitirdiniz?
Bu çığlıklar geceleri kabusunuz olmuyorsa, ahlar başınıza çorap örmüyorsa, hesabınız mahşere kaldığı içindir.
Not: Orada hesabı, kirli bulaşıklarınızı yıkayarak ödeyemezsiniz!
6 Ekim 2013 Pazar
Huzurunda
Dış dünyanın keşmekeşini, İsmet Özel edebiyatıyla anlatma yeteneğim yok. Sadece hiç bitmeyen içimi dökme çabalarım var. Gün geçtikçezedelenen teslimiyet duyguları, daha bir isyankar, daha bir iddialı.Pişirilmiş çamurun, zifiri korkusu diyor. Ben ise pişirilmiş çamurun aslını unutarak, çamura saplanışı diyorum.'İçimde bir isyan şiiri var ben onu yakalayacağım' derken Sezai bey; müstehakına isyan; layıkına teslimiyettir aslında ikisi arasındaki fark.Zihnimde uçuşan dizeler, kanatlarınıza tutunup sizin diyarınızdayaşamaya talibim, alan yok mu beni? Bu diyarda yaşamaklar zor,sevdalanmaklar zor, evlenmekler zor, ölmek bile zor.Kolay olan ne o zaman diye düşünüyorum. İnsanoğlunun yaşam şeridinde, hiçbir şeyi hakkıyla yapamadan, kemirerek yaşayan fareler gibi ondan biraz bundan biraz diyerek, hızla akan su kaydırağında uçuşarak en sonunda boğulacakları havuzun dibi. the end. sonunuz nasıl olsun isterdiniz?İnsanları bırak da dön bir içine bak. İçimde cenkler,ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler bekleyişler. Anna. Ah Anna! Neredesin, kimsin çık artık ortaya! Çık da Hira dinginliği kaplasın Tarık Abi'yi.O her bekleyişler dediğinde başka bir bekleme, neyi beklediğini bilmeden, bir bekleme kaplıyor işte odamın içini. Ah Anna sen kaç köşeli yıldızsın? Tarık Tufan ile Sezai Karakoç'u aldım birbirine çarptım da böldüm; ortada köşeli Anna. Anna'nın bir köşesi sen, bir köşesi ben; bir köşede çocuk bir köşede anne peki ya baş köşede kim? Aşk neydi; ölümün mazereti?Ademin talihinden bize düşen pay nekadar? Genciz işte bir gençlik heyecanı. Büyük amcaların kararlarını anlayamamaktı bizim için güzel olan. Onlara kafa tutmaktı gençlik. Genç iken kurulan hayaller, idealler... Hep mi sonu o amcalarınkilere benzeyecek? Dünya alma beni çarkına, Leyla gibi Londra'nın ortasında kalsam da hep çocuk kalsam. İçimde İstanbul çalkalanıyor. İstanbul kalmıyor. Hangi köşesinde huzur, o köşesinde sen varsın Efendim...Bahçende, huzurunda, kıldığım namazın serinliği yok bu diyarlarda. Sağ yanımdaki dost uzakta, sol yanımdaki afrikalı kardeşim, sen neredesin şimdi? Ağız dolusu gülümseyişle, 'selamün aleyküm' derken bembeyaz nur doldurdu gönlümü. Gönüller bir, yollar bir, zaman ahir. BirdenBir'e gidiyoruz, O'ndan O'na bir devran. Başkenti İstanbul olan,ellerimi uzatınca parmak uçlarıma değen İstanbul...
3 Ekim 2013 Perşembe
Lonely Shepherd
dokunuşunda
ya da her aşık oluşunda
aldatıyor gök'ü.
yalnız çoban.
yalnız değil, tek yürüyen
gecenin saatleri, ay altında
ne aşk, ne sevişmek o'na göre değil.
yalnız çoban,
ama yalnız değil,
belki sadece ayrı düşmüş.
deli
çok deli
süper deli
ve cezbesinde.
gece..
gök'ün yüzü..
yıldız pırıltılı siyah gözbebekleri..
asla insan olmamış
azametli en'in maşuğu.
ve başka kimsenin değil.
2013, eylül 6.
ya da her aşık oluşunda
aldatıyor gök'ü.
yalnız çoban.
yalnız değil, tek yürüyen
gecenin saatleri, ay altında
ne aşk, ne sevişmek o'na göre değil.
yalnız çoban,
ama yalnız değil,
belki sadece ayrı düşmüş.
deli
çok deli
süper deli
ve cezbesinde.
gece..
gök'ün yüzü..
yıldız pırıltılı siyah gözbebekleri..
asla insan olmamış
azametli en'in maşuğu.
ve başka kimsenin değil.
2013, eylül 6.
24 Eylül 2013 Salı
Geceyi Bölen Uyku
Odanın sessizliğini bozan saat sesi
Başımın içinde yankılanıyor,
Güneş'in doğuşunu haykırmak için acelesi var gibi.
Parmak uçlarıma kadar hissizleştim
Yan yana koyduğum her kelime
Canavara dönüşüp üzerime çökecek gibi,
Soluğunu hissediyorum her saklanışımda
İçimdeki enkaza kaçıyorum,
Korkum büyüyor
Büyüdükçe daha derine gömülüyorum,
Işık delip geçiyor beynimi,
Aydınlığa çıkarıyorlar elimi
Gömüyorlar bedenimi,
Şansımı denemek için vuruyorum yere
Toprağı yararcasına,
Hep umudu elimin üstünde taşıyorum,
Karşılık gelmiyor yerden
Son bir kez daha vuruyorum umutla
Yer her zamankinden fazla kayıtsız,
Ben yerden geçiyorum,
Yer kendinden,
Bu satırları yazan ellerimi kabul etmiyor toprak
Akbabalardan merhamet dileniyorum.
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Baltaya Sap Olamamış Duygular
Babası ölmüş bir çocuğu sahipleniş gibiydi bu aramızdaki kavga.
Belki de ben çok kaale alıyordum bu dünyayı ve üzerime alınıyordum.
Alınıyordum senin bu tavırlarını ve tekrar tekrar sarf ettiğin bir baltaya sap olamamış sevgi sözcüklerini harcamaktan bir kalemi ya da bir kalbi mesela.
Yoruluyor üzülüyordum çoğu zaman.
Evet, çoğu zaman düşünüyordum ve yetim çocuklara ağlıyordum.
Ağlıyordu çocuklar büyüklerin işlerine alet olmaktan heder olmuş gözleriyle.
Acımayan gözleriyle bakmıyordu bile çocuklara.
Çocuklar babalarına bakıyorlardı ölü bedenlerin arasından bir umut cenazesi çıkar diye.
Ama hiç umut yoktu bizde.
Ayrı dünyaların insanlarıydık ikimizde.
O da ne demekse?
Ama o çocuklarla aynı dünyadan olmadığımız kesindi.
Uzayda mı yaşıyorduk ne?
Bilemiyorum ya da ben çok büyütüyorum gözümde.
Belki de her şey verdiğin nefesi alıncaya kadar bitecekti.
Yalnızca bir göz açıp kapamaktı olup biten.
Sura üflenince geçip giden.
Belki de ben çok kaale alıyordum bu dünyayı ve üzerime alınıyordum.
Alınıyordum senin bu tavırlarını ve tekrar tekrar sarf ettiğin bir baltaya sap olamamış sevgi sözcüklerini harcamaktan bir kalemi ya da bir kalbi mesela.
Yoruluyor üzülüyordum çoğu zaman.
Evet, çoğu zaman düşünüyordum ve yetim çocuklara ağlıyordum.
Ağlıyordu çocuklar büyüklerin işlerine alet olmaktan heder olmuş gözleriyle.
Acımayan gözleriyle bakmıyordu bile çocuklara.
Çocuklar babalarına bakıyorlardı ölü bedenlerin arasından bir umut cenazesi çıkar diye.
Ama hiç umut yoktu bizde.
Ayrı dünyaların insanlarıydık ikimizde.
O da ne demekse?
Ama o çocuklarla aynı dünyadan olmadığımız kesindi.
Uzayda mı yaşıyorduk ne?
Bilemiyorum ya da ben çok büyütüyorum gözümde.
Belki de her şey verdiğin nefesi alıncaya kadar bitecekti.
Yalnızca bir göz açıp kapamaktı olup biten.
Sura üflenince geçip giden.
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Aşk Yazısı
![]() |
| Sevmek Zamanı,
1965. Aşk'ın resmi: seyir eden bir adam, resminin seyredilmesini seyreden bir kadın. |
Niye tanımlayalım ki zaten,
adlarını her dilde dahi bulamadığımız bazı kavramları niye ve ısrarla
tanımlayalım ki? Hepsi baktığımız yere ve zamana göre değişkenlik gösteriyorsa
ve kesinlikle gösterecekse neden uğraşalım? “Bir akşam Füsun'un karşısında
oturmanın verdiği huzur içimdeki cinleri yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve
herkesin bilmesi gereken reçeteyi keşfedip kendi kendime mırıldandığımı
hatırlıyorum. Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” Orhan
pamuk / Masumiyet müzesi. (…) Yazılmış ve okunmamış kitaplarda geçenler
adedince. Ortağı ve benzeri mutluluk
tanımı gibi aynı. Tanımını tecrübe ettiğimiz kadarıyla ve şekliyle
yapabildiğimiz.
‘Biri hatırına yenilmek’ derdim ben. Yenebilecekken belki/üstelik. Yenmeyi severken, yenilmeyi istemek. Belki en çok en’lediğimiz şeyden vazgeçerek. Öyküleri yüzünden adları hep yaşayan hemen her milletten çıkmış ikililerin başına da hep gelen gibi; engeller vardır ve feda edebildikleri engeller büyüklüğünde âşık’tır kahramanlarımız.
‘Biri hatırına yenilmek’ derdim ben. Yenebilecekken belki/üstelik. Yenmeyi severken, yenilmeyi istemek. Belki en çok en’lediğimiz şeyden vazgeçerek. Öyküleri yüzünden adları hep yaşayan hemen her milletten çıkmış ikililerin başına da hep gelen gibi; engeller vardır ve feda edebildikleri engeller büyüklüğünde âşık’tır kahramanlarımız.
Bahsi geçmesi nerdeyse şart
oldu; İlahi aşk ve mahiyeti 1de. İlahi Aşk’ın kanıtı Kurban’dır, peygamberi de
ateş’in yakamadığı İbrahim’dir. Sınayan ve sınananlara ne mutlu.
Gönülcüğüm Kalu Bela’dan beri
hem muhabbeti hem gevezeliği en çok yapılan bu konuda biraz daha konuşmak
isterdi. Sosyolojik, biyolojik, başka kulvarla da üstelik. Yine de; kadınlar
âşık olmasın. Fıtratları aşk’a meyyal olanları da üstelik. Kadınlar âşık
olmasınlar ve “beğendikleri bir aşk’a karşılık” versinler. Yani onu en güzel
seven’i sevsinler.
*
İki naçiz alıntıyla hoşçakal
diyelim;
"İnsan yarım kalmış bir projedir. Onu aşk tamamlar. Fakat
sonra bir vakit aşkı uğruna terk ettiği kendisiyle yüz yüze gelir. Bu aşığın
imtihanıdır. İşte orda bir tercih yapmak zorundadır. Ya kendini seçecektir ya da
kendi ölümünü. Eğer gerçekten âşıksa, aşkı gerçekse kendi ölümü karşısında diyet
istemez ve tamamlanır. Asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir hayali kurmaya
mahkûmdur. Asla kabul olmayacağını bildiği bir duayı kabul etmeye. Yazık, ama
bunu kabul eder. Bir büyüğümüzün söylediği gibi;
Vuslat varsa aşk yoktur."
Şubat(dizi) / 16.
Bölüm.
*
İçim sesi, ruh sesim
Keşfsever’in de sesiyle bitirelim o halde. Yalnızlık Sözleri
beyefendisinden;
“Aşk yeni bir şey değildi. Herkes hayatında aşkı tatmıştır. Elbette yüksek ve
alçak düzeylerde, çirkin veya güzel tecellilerde, yüce veya aşağı, küçük
veya büyük, hatta çeşitli cinslerden. Ama hiçbir aşk kendinde
boğulan,
dertleriyle boğuşan beni bu kadar cezp etmedi. Hissettiğim, ihtiyaç duyduğum ve susadığım aşk değildir. Asla aşksız kalmadım ama asla âşık olmadım.
Kendimi sürekli aşktan üstün gördüm.
Kendimi böyle duygulardan uzak gördüm.”
dertleriyle boğuşan beni bu kadar cezp etmedi. Hissettiğim, ihtiyaç duyduğum ve susadığım aşk değildir. Asla aşksız kalmadım ama asla âşık olmadım.
Kendimi sürekli aşktan üstün gördüm.
Kendimi böyle duygulardan uzak gördüm.”
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Bayram Faciası 'Ölmüş Bİr Ümmet'
İstanbul'dan bir füzeyle fırlattılar beni, ruhsuz bir şehre...
Şehirlerin dili var; insanların sahte cümlelerinin dışında bir hal dilleri var. Onlara seçilmiş roller var, tıpkı insanlara olduğu gibi. Konya denince neden Mevlana akla gelir de Tekirdağ gelmez? Bu sorunun cevabı ne kadar bizim bilgimizin dışında ise kişilerin de neden belli karakterleri ifade ettiği o kadar bilgimiz dahilindedir. Aslında, şehirlerin ruhuna etki eden esbab da orda yaşayan insan kitlesidir. Nasıl ki; Fatih camiinde attığın adım seni Allah'a yaklaştığını hissederken; Bebek'ten geçerken dahi kendini Müslüman bir ülke dışındaymış gibi hissetmen mekana sirayet eden insan ruhunun tezahürü.
Bayramlardır sebep şehirleri sorgulamama. Memleket dersin sıla-i rahim dersin. Sünnete uygun olanı yapmaya çalışırsın büyüklerin elleri, küçüklerin gözleri dersin; ama ne uzatmak istemediğin el kalır,caiz olmayan kişilere, ne de tesettüre uygun oturunca akrabalardan yemediğin laf kalır 'çıkar üstünü rahatla', acaba rahatsız mı görünüyorum? Peygamber Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)in düğüne gideceği zaman Allah tarafından üzerine uyku verilmesi ve uyuyakalıp, cahiliye adetlerine uymadığı sünnetini uygulamaya çalışırken; Trakya'nın bol alkollü, kadın erkek iç içe tuhaf şekil ve tesettürün t sinden yoksun kıyafetlerle, Hollywood'un gala gecesini davul zurna çamur içinde sivri topuk ile geçirmeye çalışan, dışı çok şıkıdım içini yalnızca Allah'ın bileceği kişilerin katılımıyla gerçekleşen merasimlere katılmama isteğimin sorgulandığı bir memleket işte benimkisi.
Hep metropolün çöküntüsüydü şimdiye kadar dikkatimi çeken, ama dönüp özümüze bir baksak ,köylere, birinci dereceden akrabaların, geçmişimizin dayımızın, amcamızın, dedemizin yaşam tarzıymış çocuklarına, onlardan da bugünkü şehirlere yansıyan. O babaların çocukları, , İslam'sızlığı bir marifet bilip başörtüsü takana 'sarınmış, hoca olmuş' tabiriyle küçümseme girişimlerinde bulunan İslam'ı bir cahillik bir yobazlık zanneden ama İslam'ın içeriğine dair fıkha, Siyer'e, Tefsir ilmine dair bir kırıntı bilgisi olmayan, Akaidin, Siyer'in sözlük anlamını dahi bilmeyen,hepsinden öte meal okumamış bir kişinin nasıl da İslam adına bu kadar peşin yargı ile hüküm vermesi akıl dışı. Akrabalık hatırına benim dinimin kurallarını bu kadar ihlal etmeye hakkım var mı ?
Nebiler Silsilesi'nde kavimlerin helak sebeplerini okudukça 'Ya Rabbim bizi Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)'in duası hürmetine helak etmediğin için, Efendimiz(sallallahualeyhivesellem)'e ne kadar salavat getirsek, O'nun yaşantısıyla ne kadar yaşamaya çalışsak, şükretsek az. Şükür secdesinden kalkmamamız gerekirken biz neler yapıyoruz diye dehşete düşüyorum.
cihad duygularım coşuyor. Ama hal dilinden başka ne gelir elimden. Söz ile anlatmalarım beyhude.
Başı örtülü, namazlı teyzelerin bile hadi hatır için deyip gittiği, dönüşte ise beş saat kim ne yapmış muhabbetiyle, onay vermediklerini belirttikleri halde onların işine çanak tutmaya devam etmelerine şahit olmak çok acı. İslam bilinciyle hareket etsek, İslam'a göre yaşasak biz onlara değil, onlar bize uymak zorunda kalacaklar ama bunu idrak edemedik müslüman alemi olarak.
Çok isterdim bir cümlede Mısır'ın,Suriye'nin sadece adını duyayım. Bir kişinin oruçça yaşamak, ramazanca yaşamak gibi bir derdini duyayım isterdim. Ama bu memlekette ramazanın bitişi sınırsız içki ile kutlanıyor. Alkol alım yaşının 11olduğu, metropolde tekel bayilerinin önünden geçmemeye çalışırken,özümüzde aynı evi paylaşır bulduğumuz memleketlerde yaşıyoruz. Dini bayramlarımız Noel'i aratmıyor. Hep İslam'ı kendimize uydururduk. Artık level atladık; şimdi İslam'ı Hristiyanlığa uyduruyoruz... Hak Teala bizi ıslah etsin!
'Dönüşünüz hep O'nadır. Allah'ın vaadi haktır. Herşeyi ilk baştan yaratan O'dur. Sonra iman edip salih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için geri döndürecek olan yine O'dur. Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.'(10/4)
Şehirlerin dili var; insanların sahte cümlelerinin dışında bir hal dilleri var. Onlara seçilmiş roller var, tıpkı insanlara olduğu gibi. Konya denince neden Mevlana akla gelir de Tekirdağ gelmez? Bu sorunun cevabı ne kadar bizim bilgimizin dışında ise kişilerin de neden belli karakterleri ifade ettiği o kadar bilgimiz dahilindedir. Aslında, şehirlerin ruhuna etki eden esbab da orda yaşayan insan kitlesidir. Nasıl ki; Fatih camiinde attığın adım seni Allah'a yaklaştığını hissederken; Bebek'ten geçerken dahi kendini Müslüman bir ülke dışındaymış gibi hissetmen mekana sirayet eden insan ruhunun tezahürü.
Bayramlardır sebep şehirleri sorgulamama. Memleket dersin sıla-i rahim dersin. Sünnete uygun olanı yapmaya çalışırsın büyüklerin elleri, küçüklerin gözleri dersin; ama ne uzatmak istemediğin el kalır,caiz olmayan kişilere, ne de tesettüre uygun oturunca akrabalardan yemediğin laf kalır 'çıkar üstünü rahatla', acaba rahatsız mı görünüyorum? Peygamber Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)in düğüne gideceği zaman Allah tarafından üzerine uyku verilmesi ve uyuyakalıp, cahiliye adetlerine uymadığı sünnetini uygulamaya çalışırken; Trakya'nın bol alkollü, kadın erkek iç içe tuhaf şekil ve tesettürün t sinden yoksun kıyafetlerle, Hollywood'un gala gecesini davul zurna çamur içinde sivri topuk ile geçirmeye çalışan, dışı çok şıkıdım içini yalnızca Allah'ın bileceği kişilerin katılımıyla gerçekleşen merasimlere katılmama isteğimin sorgulandığı bir memleket işte benimkisi.
Hep metropolün çöküntüsüydü şimdiye kadar dikkatimi çeken, ama dönüp özümüze bir baksak ,köylere, birinci dereceden akrabaların, geçmişimizin dayımızın, amcamızın, dedemizin yaşam tarzıymış çocuklarına, onlardan da bugünkü şehirlere yansıyan. O babaların çocukları, , İslam'sızlığı bir marifet bilip başörtüsü takana 'sarınmış, hoca olmuş' tabiriyle küçümseme girişimlerinde bulunan İslam'ı bir cahillik bir yobazlık zanneden ama İslam'ın içeriğine dair fıkha, Siyer'e, Tefsir ilmine dair bir kırıntı bilgisi olmayan, Akaidin, Siyer'in sözlük anlamını dahi bilmeyen,hepsinden öte meal okumamış bir kişinin nasıl da İslam adına bu kadar peşin yargı ile hüküm vermesi akıl dışı. Akrabalık hatırına benim dinimin kurallarını bu kadar ihlal etmeye hakkım var mı ?
Nebiler Silsilesi'nde kavimlerin helak sebeplerini okudukça 'Ya Rabbim bizi Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)'in duası hürmetine helak etmediğin için, Efendimiz(sallallahualeyhivesellem)'e ne kadar salavat getirsek, O'nun yaşantısıyla ne kadar yaşamaya çalışsak, şükretsek az. Şükür secdesinden kalkmamamız gerekirken biz neler yapıyoruz diye dehşete düşüyorum.
cihad duygularım coşuyor. Ama hal dilinden başka ne gelir elimden. Söz ile anlatmalarım beyhude.
Başı örtülü, namazlı teyzelerin bile hadi hatır için deyip gittiği, dönüşte ise beş saat kim ne yapmış muhabbetiyle, onay vermediklerini belirttikleri halde onların işine çanak tutmaya devam etmelerine şahit olmak çok acı. İslam bilinciyle hareket etsek, İslam'a göre yaşasak biz onlara değil, onlar bize uymak zorunda kalacaklar ama bunu idrak edemedik müslüman alemi olarak.
Çok isterdim bir cümlede Mısır'ın,Suriye'nin sadece adını duyayım. Bir kişinin oruçça yaşamak, ramazanca yaşamak gibi bir derdini duyayım isterdim. Ama bu memlekette ramazanın bitişi sınırsız içki ile kutlanıyor. Alkol alım yaşının 11olduğu, metropolde tekel bayilerinin önünden geçmemeye çalışırken,özümüzde aynı evi paylaşır bulduğumuz memleketlerde yaşıyoruz. Dini bayramlarımız Noel'i aratmıyor. Hep İslam'ı kendimize uydururduk. Artık level atladık; şimdi İslam'ı Hristiyanlığa uyduruyoruz... Hak Teala bizi ıslah etsin!
'Dönüşünüz hep O'nadır. Allah'ın vaadi haktır. Herşeyi ilk baştan yaratan O'dur. Sonra iman edip salih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için geri döndürecek olan yine O'dur. Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.'(10/4)
30 Temmuz 2013 Salı
Sanchez ve Ramirez - 4
Havva, Adem'in sol kaburga kemiğinden yaratılmıştı. Adem yasak elmayı yediğinde kendini Hindistan dağlarında bulmuştu. Tam iki yüz yılı Havva'yı aramakla geçmişti. Ondan ayrı düştüğünde sol kaburgasında derin bir sızı hissetmişti.
"Gidiyorum" dediğinde yer volkan olur keder fışkırır, gök mapus olur kaçamazsın bir yere, kavrulur her bir zerren bile taş kesilirsin bir anda. Sıkışır kalırsın yerle gök arasındaki o tarifi mümkün olmayan gafili gafil avlayan arafta.
Şimdi gelde dindir o sol kaburgandaki sızıyı... Döner geriye bir bakarsın; onu ilk bulduğun günü hatırlarsın. Bu pislik dolu dünyada temiz kalmaya çalışıyordu. Onlarca karganın küçücük bir kuşa saldırırken karşı koymaya çalışması gibi. Büyüyene kadar sen lazımdın ona. Büyüdü ve mevsim kışa dönünce güneye uçtu.
- İnsanın canı yanarda böyle mi yanar Ramirez?
- Yanmaz.
- Ruh ölümsüz derlerde, bu içimdeki ölen nedir Ramirez?
- Bilinmez.
- Ölenle ölünmezse eğer, ben yaşıyor muyum Ramirez?
- Yaşanmaz.
- Garip bir Sanchez'im ben. Mecnun olmama ramak kaldı. Olur muyum Ramirez?
- Olunmaz.
- İhtimaller azaldıkça umut çoğalıyor. Kurtulmak için umutlardan mı kaçayım Ramirez?
- Kaçılmaz.
- Yıllardır belki döner diye onu uğurladığım bu rıhtımda bekliyorum. Döner mi Ramirez?
- Buna dilim dönmez...
"Gidiyorum" dediğinde yer volkan olur keder fışkırır, gök mapus olur kaçamazsın bir yere, kavrulur her bir zerren bile taş kesilirsin bir anda. Sıkışır kalırsın yerle gök arasındaki o tarifi mümkün olmayan gafili gafil avlayan arafta.
Şimdi gelde dindir o sol kaburgandaki sızıyı... Döner geriye bir bakarsın; onu ilk bulduğun günü hatırlarsın. Bu pislik dolu dünyada temiz kalmaya çalışıyordu. Onlarca karganın küçücük bir kuşa saldırırken karşı koymaya çalışması gibi. Büyüyene kadar sen lazımdın ona. Büyüdü ve mevsim kışa dönünce güneye uçtu.
- İnsanın canı yanarda böyle mi yanar Ramirez?
- Yanmaz.
- Ruh ölümsüz derlerde, bu içimdeki ölen nedir Ramirez?
- Bilinmez.
- Ölenle ölünmezse eğer, ben yaşıyor muyum Ramirez?
- Yaşanmaz.
- Garip bir Sanchez'im ben. Mecnun olmama ramak kaldı. Olur muyum Ramirez?
- Olunmaz.
- İhtimaller azaldıkça umut çoğalıyor. Kurtulmak için umutlardan mı kaçayım Ramirez?
- Kaçılmaz.
- Yıllardır belki döner diye onu uğurladığım bu rıhtımda bekliyorum. Döner mi Ramirez?
- Buna dilim dönmez...
28 Temmuz 2013 Pazar
FE EYNE TEZHEBUN?
Dis dunyanin sartelini indirin! Gomulsun karanliga icimize isik tutmaya geldik. Sakk-i sadr yasamak istercesine,kalbimizin tum siyah noktalarini temizlemeye basliyoruz.her biri cikarken aci verdiyse de ciktiktan sonra bir huzur...en zoru en son olani...Sevda mi beyda mi anlasilmasi guc. Elbette o da cikacak oyle yazilmis bir kere Lehv-i Mahfuz'da. benden geriye kalanlarla idare etmeye calisiyoruz simdilik. Ne kaldi ki benden geriye? Camasir sularini boca ettim ki tum istenmeyen kirlerden arinayim. Kendi temizlik derdimle ugrasirken kapiyi acip karanlikla karsilasinca mikroplarin nasil fink attigini gordum. Muslumanin yillardir ufak siyriklarindan girip orayi istila etmeyi basaran tum mikroplar; Hasan el Benna'nin ,Seyyid Kutub ' un ruhlarinin yeniden dirilmesine katlanamayan si(n)siler, yillardir zorbalikla koyun gibi halki guden,tanrilik iddia eden es- et ler,inege tapinmanin mantiksizligini dusunemeyecek kadar akli melekeleri bulunmayan hind(i)liler, sizin icin seherlerde en iyi temizleyicileri diliyoruz. her seye ragmen riza gosteriyoruz. Biz yani Muslumanlar, Allah 'a teslim olanlar, en Ilahi temizlik gunu dunya durulup yerle gok birlestiginde, bu pisliginizin karsiligini goreceksiniz. simdi bize dusen 'Allahummagfir umeti Muhammed, Allahummerham Ummeti Muhammed, Allahummensur Ummeti Muhammed, Allahummahfaz Ummeti Muhammed' ilticalarinda bulunmak. Bunlar yetmezmis gibi bir de icimizdeki Gezi Zekalilar akiminin bitmek bilmez elektrik kacaklari en son tasavvuf erbablarina dayandi. Nasil bir kendini bilmezlik? Nasil bir curret zekalarinin yoksunluguna mi versek egolarinin siskinligine mi? Ama bu sefer yanlis yere cattiniz modern beyler hamile hanimlar... Cocukluguna ine ine bir yere varamayan psikolog caresizligi yasayan,father sendrome, Fikir ,zikir, soz, yasam, iman,Islam catismasi, ayni yaraticiya kapanip, ordan kalkinca O yokmus gibi yasamak. Lahana tursusuyla perhiz yapilamadiginin bilimsel ispati! Sonumuz yaklasti hic akletmezmisiniz, FE EYNE TEZHEBUN, BU GIDIS NEREYE?
11 Temmuz 2013 Perşembe
Absurdus
hiç bir şeyin kıyısında
hiç bir şey ile oturmak,
kalabalık da oturmak kadar acı.
kelimelerin cümle halinde çıkamayıp
beyne acı veriyor olması,
insanı dirençli değil, deli kılar,
delilikten kurtulmanın imkanı yoktur,
kalpsiz yaşamanın imkanı olmadığı gibi.
"şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor."
hiç bir şey ile oturmak,
kalabalık da oturmak kadar acı.
kelimelerin cümle halinde çıkamayıp
beyne acı veriyor olması,
insanı dirençli değil, deli kılar,
delilikten kurtulmanın imkanı yoktur,
kalpsiz yaşamanın imkanı olmadığı gibi.
"şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor."
10 Temmuz 2013 Çarşamba
İnshallah Ben Geldim.
Nicedir satır aralarında
kahve içiyorum
Bekliyorum virgüllerden
sonra
Bir ramazan ruhu var
içimde
Çok huzurlu ama susuzum
Çok manevi ama maddesizim
Çok gelenim var ama ben
gidemiyorum
Bir çakıl taşı
rahatsızlığıdır derdim
En ortopedik hayatları
bile çozurdatan
Kendine doğru başını
çevirmeli ya insan
Nasıl yemeden içmeden
kesiliyor
Önce kendine, sonra
Rabbisine…
Yazmaktan çizmekten
kesildim,
Ey iftar vakti, hurmalar
cebimde,
Dilimde bir hamd tadı
Ve
Bismillah...
30 Haziran 2013 Pazar
rivayet
keşke bir yerden ısırsaydı gözlerim seni
burnu akmazdı o zaman yalnızlığımın
belki sağımı solumla karıştırdığım günler de
sana bakarken aklıma gelmezdi
saat dokuzu sensiz geçerken hiç unutmam
mevsimlerden palamut
belki sağımı solumla karıştırdığım günler de
sana bakarken aklıma gelmezdi
saat dokuzu sensiz geçerken hiç unutmam
mevsimlerden palamut
aylardan hava çok sıcak
günlerden cuma
kulaklarım yolunu gözlüyor
bir hayır arıyorum bu işte
-çalıyor-
günlerden cuma
kulaklarım yolunu gözlüyor
bir hayır arıyorum bu işte
-çalıyor-
dilimde tüyü bitmemiş şarkılar
iklim tropik
sen geçince sokaklar
hakim bitki örtüsü saçların
bir rivayete göre de
sen gel diye göçmüş bu topraklardan
keltler, ilirler ve traklar
bana muson demiyor yağmur
yol akıcı
durmazdan geliyorum
gözlerim kokunu ayırt ediyor
bir tütün daha sarıyorum
-ya da-
bir tütüne daha sarılıyorum yokluğunda
bütün çakmaklar kibrit oluyor.
[bu şiir "vertigo fanzin, 1. sayısında yayınlanmıştır]
iklim tropik
sen geçince sokaklar
hakim bitki örtüsü saçların
bir rivayete göre de
sen gel diye göçmüş bu topraklardan
keltler, ilirler ve traklar
bana muson demiyor yağmur
yol akıcı
durmazdan geliyorum
gözlerim kokunu ayırt ediyor
bir tütün daha sarıyorum
-ya da-
bir tütüne daha sarılıyorum yokluğunda
bütün çakmaklar kibrit oluyor.
[bu şiir "vertigo fanzin, 1. sayısında yayınlanmıştır]
Tercih Yapacaklara Önemli Hatırlatmalar
Herkesin alacağı nefes dahi belliyken bu
hırs da neyin nesiydi?
İşte tercih denen meselenin özüydü bu;
Yeni bir günü görüp de ihya etmemek
bizim tembelliğimizken Rabbinden her başının sıkıştığında yenilenmeyi istemek
ne kadar çelişkiyse bu çelişkinin sebebi olmak da cevabın ta kendisiydi.
Zaman, öyle ziyanda ki niçin nefes
aldığını bile bilmeyen insanlara nefes tüketmekle geçip gidiyor.
Oysa her şey o kadar kolaydı ki.
Bir puzzle gibi.
Doğru parçaları oturtmak yeterliydi
resmi görebilmek için.
Bize o nefsi bahşeden yaratıcı her şeyi
tamamlamıştı çünkü. Biraz bizden gayret bekleyip o resmi kendimizin yapıp görmemiz
için ayırmıştı parçalara.
Sonra parçayı tamamlamak için kadını.
Sonra bu iki insana bir vazife verildi;
Kulluk.
Dünyaya gönderildiler. İşleri oldu
güçleri oldu ama tek yapmalarını istediği şey kul olmalarıydı. Yürürken,
konuşurken, iş yaparken…
Ve vaat etti.
Tekrar cennete döndürüleceksiniz. Fakat
bir şartla; imtihan olunacak.
İmtihan…
O güzel nihayetin imtihanı da kolay
olmayacaktı elbet. Ki bedeli bir dönüş idi.
İşte bu imtihanın sorularının ta
kendisiydi dünya.
Ve bu sorularda tek hatırlamamız
gerekendi hatırlamak.
Bezm-i elest de verdiğimiz sözü.
Verdiklerini; nimetleri,
Kulluğumuzu…
Ve her sınavın sonrasında olduğu gibi
yapmamız gerekendi; tercih.
Birini ötekine tercih etmek; doğruyu
yanlışa, hakkı batıla, mazlumu zülme karşı tercih etmek.
Ve nihayet
Sonuca ulaşmak;
dönüş.
Âmin.
29 Haziran 2013 Cumartesi
Tahribat
Şimdi reklamlar...
Karşınızda pahalı deodorantlar...
Yalan bakışlı kadınlar...
Hiçte yar kokmazlar.
Sanayi devrimi yahut kültür emperyalizmi.
Olmasaydı da bunlardan biri,
Kurtarabilseydi insanoğlu kendini,
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, aç kalmazdı belki.
Ekonomik buhranlar ve sömürgeci takımlar.
İlaveten kişisel sorunlar ve beraberindeki psikolojik bunalımlar...
Korkarlar, sonra sanat için soyunurlar.
Bir bakmışsın kayboluvermiş BBG Tarıklar...
Yalanına dolanına dolar durur Nafile Filintalar.
Ve sonra sabırları taşırırlar.
Yeşil bir islam kuşağıyla iki cihanı dolarlar.
Biz Nafile Dimağlar, çok tehlikeliyiz böyle zamanlar.
25 Haziran 2013 Salı
Yalnız Ken, Yalnız Ben, Yalnız Sen
"Yalnız ken. Yalnız Ben. Yalnız Sen."
Müzik: Zamfir / The Lonely Shepherd
Mısra: İsmet Özel / Of Not Being A Jew
Naçiz Eser: Zm, 2013.
karışık çerez
- "saat kaç?" dedi adam.
+ "bilmiyorum, sürekli değişiyor." dedi çocuk.
- "her şeye bir mazeret buluyorsun." dedi anne.
+ "on parmağımda on mazeret var" dedi çocuk.
- "neden yuvaları dişi kuşlar yapar" dedi ayşe.
+ "dişi kuşlar mimardır" dedi ali.
çok
sıkılıyorum
dedi
-limon
- selamun aleyküm
- ve aleyküm selam.
[selam vermek sünnet almak farz, gelsin sevaplar.]
- eller yukarı! bu bir duadır.
3 Haziran 2013 Pazartesi
Taksim ve Pasif Direniş
Takvimler 1917 yılını gösterirken, Hindistan’da Mahatma
Gandhi adında bir adam, İngiliz sömürgeciliğine karşı ilginç bir protesto
başlattı. Başlarda İngilizlerin umurunda bile olmadı bu protesto; Çünkü basit
bir oturma eylemiydi sonuçta ve bir süre sonra etkisi kaybolacaktı. Ne var ki,
işler İngilizlerin umduğu gibi gitmedi. Değişik bir olaydı bu ve gün geçtikçe
bu pasif direnişe katılanların sayısı hızla artıyordu. Önceleri İngiliz
mallarını boykotla başlayan bu pasif direniş, gitgide emperyalistlerin canını
çok daha sıkmaya başladı. Dünyada birçok halk isyanı görülmüştü. Kimisi
başarılı oldu kimisi başarılı olamadı ama hepsinde kan dökülmüştü. Ama burada
tek kurşun bile atılmamıştı ve kimsenin burnu bile kanamamıştı henüz. -Şimdi
burayı iyi okuyun ve neden Gezi Parkı protestolarını Gandhi’nin direnişiyle
örneklendirdiğimi anlayın.- Kurnaz İngilizler bu pasif direnişi provoke etmek
için önüne gelen Hindu’yu öldürmeye başlar. Amaç bir karşı ateş alıp bu
eylemleri silahla dağıtmaya çalışmaktır. Lakin Gandhi akıllı bir adamdır ve
lideri olduğu bu direnişin provoke edilmesine izin vermez, şiddetten kaçınır.
Ama biz Taksim’de bu provokasyonlara izin verdik! Şimdi
sizlere bu olaylar nasıl başladı ve nasıl devam etti kısaca anlatayım. Olaylara
en başından beri tanık olan arkadaşımın anlattıklarından yola çıkıyorum. İlk
başta küçük bir grup oradaki ağaçların sökülmesine karşı tepkisini gayet
masumane bir eylemle gösteriyordu. Basit oturma eylemleri, oradaki ağaçların
altında kitap okuma eylemi gibi… Sonra bu eylemlere polisin orantısız güç
kullanarak müdahale etmeye çalışması işleri çığırından çıkardı. Oradaki
insanlar pasif direnişini koruyamadı ve birkaç gün içinde meydan savaşına
dönüştü bu protestolar. Pasif direniş bozulduktan sonra tepkiler hükümete
döndü. İçlerinde hala bu kışkırtmalara uyulmaması gerektiğini bilenlerde vardı
ama onların çabası yetmedi. Ki sizlerde biliyorsunuz o iyi niyetli eylemcilerin
Akaretler’deki çevre temizliğine katılan, polise taş atan diğer protestoculara
“yapmayın!” diyen insanların olduğunu.
Şimdi bu protestoların nasıl bir anda kanlı eyleme
döndüğünün sebeplerinin yarısını gördük. Bir diğer yarısı var ki bu hepsinden
daha önemli. Başta demiştik ya polis orantısız güç kullandığı için olaylar
büyüdü diye… Polisin orantısız gücünün öncesinde Taksim’deki küçük protestocu
gruptan çok daha küçük başka bir provokasyoncu grup gelip o pasif direniş
esnasında polise taşla sopayla saldırmaya başlar. Asıl ipler burada kopmuştur
aslında. Polisin asıl hatası bu provokasyoncu grupla gerçekten oradaki
ağaçların sökülmesine karşı olan grubu birbirinden ayıt edememesidir. Neticede
kurunun yanında yaşta yandı. Durum böyle olunca bu haksızlığı kendine
yediremeyen insanlar ve onların tepkileri çığ gibi büyüdü. Buna benzer halk
hareketleri manipülasyona açıktır. İstendiği takdirde çok kolay bir şekilde iç
savaşa dönüşebilir. Bahsettiğim provokatörler orada birkaç polisi şehit etse bu
olaylar sadece muhalif kesimle kalmaz, hükümet yanlısı kesimle muhalifleri karşı
karşıya getirir ve asıl o zaman “Türk Baharı”nı yaşarız. O sebepten dolayı
tepkilerimizi şiddete başvurmadan dile getirmeliyiz. Sağduyu, bu tür
manipülasyon tehditlerini engelleyici bir unsurdur. Bunlara çok dikkat
edilmeli.
Şimdi haklıyken
haksız duruma düşen Gezi Parkı direnişçileri mi suçlu, yoksa iyiyle kötüyü
ayırt edemeyen polis mi suçlu? Biz bunları düşüneduralım bu felaketin meyvesini
de provokatörler yesin.
Hepsinden önce acaba şunu düşündük mü? “ Neden bu pasif
direniş provoke edildi?”
Benim canım milletim! Biraz önce Gandhi’nin pasif direnişini
kimler nasıl provoke etmeye çalıştığını ve amaçlarının ne olduğunu anlattım
size. Eğer Taksim’deki pasif direniş aynen devam etseydi bugün Recep Tayyip
Erdoğan çıkıpta demokrasi naraları atamazdı. O insanları “anti demokrat” diye
yaftalayamazdı. Hepsinden önce bu direnişin altından kalkamazdı. Benim şahsi
fikrim o gün pasif direnişi bozan provokatörlerin hükümet eliyle
desteklendiğidir. Katılırsınız ya da katılmazsınız size kalmış. Yalnız şunu
bilmekte fayda var ki; Eğer küçük esnaftan topladığı eşek yüküyle vergi ve o
vergileri ödeyemediği için tonlarca faiz bindirdiği paraları “yetim malı” diye
adlandıran bir başbakan olsaydınız, büyük şirketlere ve holding patronlarıyla
kanka olup, burjuvazinin önünü açıp, işçinin sosyal hakkını elinden alıp, günde
10 – 12 saat mesai yaptırıp, yaşama hakkı bırakmadıysanız sizde o pasif
direnişten korkardınız. Çünkü sizde bilirdiniz ki şiddetsiz tepki en masum
tepkidir ve indiremeyeceği zalim yoktur. Bana istediğiniz kadar “pis komünist,
lanet solcu” diyebilirsiniz. Ama size yıllardır ideolojilerin topluma olan
zararlı etkileriyle uğraştığımı bildireyim. Ben komünizm, sosyalizm, kapitalizm
vs. her türlü ideolojinin bir araç olduğunu ve ideolojik çatışmalardan doğan
kaosun rant elde etmek için eşsiz bir silah olduğunu anlattım şimdiye kadar. O
yüzden Size cevap olarak ancak “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu!”
diyebilirim.
Dipnot: Hegel’in Diyalektiğini hatırlayın:
Tez: Pasif direniş
Antitez: provokasyon
Sentez (işin kaymağı): kaos ortamı ve sevgili başbakanımızın
elde ettiği rant!
1 Haziran 2013 Cumartesi
Mesafe
olurda birini görürde seversen,
sakın arkasından gitme,
yüzüne bakma ve konuşmaya çalışma.
karnında kelebeklerin uçuştuğunu hissedersen,
lepidopteroloji uzmanına git,
bilip de acı çekme bilmeyip de acı çekmekten beterdir, çünkü gördüğün kişi sevdiğin kişi asla olamaz!
"mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir,
bunun üzerine çıkış yolları kapanır"
ve unutma büyük şairler hep uzak mesafeden sevmiştir.
Not: sayın görülen kişi "birine verilicek sevgin yoksa,
ona ümit dolu gözlerle bakma".
30 Mayıs 2013 Perşembe
finaller kadir kıymet bilmiyor anne
okula kem düşende
hocaya daş düşende
ruhum yerinden oynar
notuma F düşende
bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala
sınavlar olmayaydı
şarkılar baymayaydı
ne finalim ne bütüm
heç biri olmaydı
bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala
yov yov.
nafile filintalar, 2013
orhan gencebay binerken arka kapıdan inilmez kaptan.
http://www.youtube.com/watch?v=F0TVreXkxlg
hocaya daş düşende
ruhum yerinden oynar
notuma F düşende
bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala
sınavlar olmayaydı
şarkılar baymayaydı
ne finalim ne bütüm
heç biri olmaydı
bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala
yov yov.
nafile filintalar, 2013
orhan gencebay binerken arka kapıdan inilmez kaptan.
http://www.youtube.com/watch?v=F0TVreXkxlg
19 Mayıs 2013 Pazar
Toprak
![]() |
| temsili; cenin uykusunda bekleyen tohum. |
Ama yanıldım. Çünkü toprağın değiştirilemez, o sert gücünü yıllarca yok saydım. Toprağı ve mahiyetini öğrenemedim. Mütevazı, kararlı ve yerli yerinde, hiç sağlam olamadım, duramadım. Çünkü hassas, zayıf ve salaktım.
Topraktan yaratıldım, pişmiş çamurdan; Alak! Ama ben başlamam gereken ilk yeri bilememişim. Toprağa baksaydım hikâyemi görecektim, aslımı ve mahiyetimi. Ama ben tüm bu zamanın veletleri gibi ateşe, ateşten yaratılana içten içe imrendikleri gibi göz diktim. Ukdeli bakışlar parlattım gözlerimde. Yetmedi içimdeki ateşi ayan ettim, uzağımdaki alevlere imrenip içimde kara ateşler büyüttüm. Kara ateşi, ah o çaresiz kıskançlığımı.
Su’yum geldi imdada ama buharlaşıp uçtu o da. Hava’mda yeller esti ama o da serinletemedi. İçimi serinletecek tek bir şey bulamadım.
Bir türlü patlayamamış, hala cenin uykusunda bekleyen tohumum; filizlenmeni, yeşillenmeni beklemiyorum artık. Ağaç olman gibi bir düşüm de yok. İstersen o mahiyetini bir türlü anlayamadığım toprağın altında sonsuza kadar kal. Belki gübre olursun.
Şeytanın dahi çamur diye horladığı, kendi ateşinin yanında çorak ve değersiz gördüğü mahiyetim, seni anlayamadığım müddetçe bir .ok olmayacak benden.
Toprağın çorak’sa, suyun az’sa ve havadan, güneşten yana nasibin kesikse ve ateş’lere atılamayacak kadar aşktan uzaksan sakın ağaç olma düşü kurma içinde.
Yakınmayı kes ve sonsuza kadar bekle içinde. Çorak toprağının, memleketinin ve de içinin, içinde. Seni ol(a)madığınla sınayan, belki de toprağın mahiyetini anla diye toğrağa gömen Zat’ının izzetine.
*
Ah.. Aklıma dindar ama çorak gençlerin pek sevdiği, ah benim de ufakken sevdiğim Necip Fazıl mısrası düştü, şaka gibi, inadına düştü şimdi.
Google’den bulup, iğneleyelim güzelce;
Tüm bu mızılamalara Necip Bey’in o kendinden pek bir emin sesi, tane tane söylüyor;
Tohum saç,
bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
*
Kendi’mi, ben’imden başka acıtacak; yoktu iç’imde.
*
Kendi’mi, ben’imden başka acıtacak; yoktu iç’imde.
2013, Mayıs
19.
Gece.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













