24 Eylül 2013 Salı

Geceyi Bölen Uyku


















Odanın sessizliğini bozan saat sesi
Başımın içinde yankılanıyor,
Güneş'in doğuşunu haykırmak için acelesi var gibi.
Parmak uçlarıma kadar hissizleştim
Yan yana koyduğum her kelime
Canavara dönüşüp üzerime çökecek gibi,
Soluğunu hissediyorum her saklanışımda
İçimdeki enkaza kaçıyorum,
Korkum büyüyor 
Büyüdükçe daha derine gömülüyorum,
Işık delip geçiyor beynimi,
Aydınlığa çıkarıyorlar elimi
Gömüyorlar bedenimi,
Şansımı denemek için vuruyorum yere
Toprağı yararcasına,
Hep umudu elimin üstünde taşıyorum,
Karşılık gelmiyor yerden
Son bir kez daha vuruyorum umutla
Yer her zamankinden fazla kayıtsız,
Ben yerden geçiyorum,
Yer kendinden,
Bu satırları yazan ellerimi kabul etmiyor toprak
Akbabalardan merhamet dileniyorum.



28 Ağustos 2013 Çarşamba

Baltaya Sap Olamamış Duygular

Babası ölmüş bir çocuğu sahipleniş gibiydi bu aramızdaki kavga.
Belki de ben çok kaale alıyordum bu dünyayı ve üzerime alınıyordum.
Alınıyordum senin bu tavırlarını ve tekrar tekrar sarf ettiğin bir baltaya sap olamamış sevgi sözcüklerini harcamaktan bir kalemi ya da bir kalbi mesela.
Yoruluyor üzülüyordum çoğu zaman.
Evet, çoğu zaman düşünüyordum ve yetim çocuklara ağlıyordum.
Ağlıyordu çocuklar büyüklerin işlerine alet olmaktan heder olmuş gözleriyle.
Acımayan gözleriyle bakmıyordu bile çocuklara.
Çocuklar babalarına bakıyorlardı ölü bedenlerin arasından bir umut cenazesi çıkar diye.
Ama hiç umut yoktu bizde.
Ayrı dünyaların insanlarıydık ikimizde.
O da ne demekse?
Ama o çocuklarla aynı dünyadan olmadığımız kesindi.
Uzayda mı yaşıyorduk ne?
Bilemiyorum ya da ben çok büyütüyorum gözümde.
Belki de her şey verdiğin nefesi alıncaya kadar bitecekti.
Yalnızca bir göz açıp kapamaktı olup biten.
Sura üflenince geçip giden.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Aşk Yazısı

Sevmek Zamanı, 1965.
Aşk'ın resmi: seyir eden bir adam,
resminin seyredilmesini seyreden bir kadın.
İlahi ve tanrısal olan bir şeyin yansıması mı, ilk görüşte hormonlarda olan biyolojik karşı konmaz bir eğilim mi, dayanılmaz bir cezbe mi, bir ölüm şekli mi, zaman olmayan bir zamanda verilen bir sözü anımsamak mı, bile bile, üstelik inadına kaybetmek mi, bir ruhu keşf’e çıkmak mı, o ruh karşısında elde olmadan güçsüz ve dermansız düşmek mi, 1 sır’ra ortak aramak mı, isimleri ve yüzleri belli olmayan küçük ben’lerin var olma arzusuyla karşı’dan bir cins aramak mı, benzerini über bir müzik dinlerken ya da uçarken yaşadığımız o his mi, bilmiyorum.

Niye tanımlayalım ki zaten, adlarını her dilde dahi bulamadığımız bazı kavramları niye ve ısrarla tanımlayalım ki? Hepsi baktığımız yere ve zamana göre değişkenlik gösteriyorsa ve kesinlikle gösterecekse neden uğraşalım? “Bir akşam Füsun'un karşısında oturmanın verdiği huzur içimdeki cinleri yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçeteyi keşfedip kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum. Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” Orhan pamuk / Masumiyet müzesi. (…) Yazılmış ve okunmamış kitaplarda geçenler adedince. Ortağı ve benzeri mutluluk tanımı gibi aynı. Tanımını tecrübe ettiğimiz kadarıyla ve şekliyle yapabildiğimiz.

‘Biri hatırına yenilmek’ derdim ben. Yenebilecekken belki/üstelik. Yenmeyi severken, yenilmeyi istemek. Belki en çok en’lediğimiz şeyden vazgeçerek. Öyküleri yüzünden adları hep yaşayan hemen her milletten çıkmış ikililerin başına da hep gelen gibi; engeller vardır ve feda edebildikleri engeller büyüklüğünde âşık’tır kahramanlarımız.
Bahsi geçmesi nerdeyse şart oldu; İlahi aşk ve mahiyeti 1de. İlahi Aşk’ın kanıtı Kurban’dır, peygamberi de ateş’in yakamadığı İbrahim’dir. Sınayan ve sınananlara ne mutlu.
Gönülcüğüm Kalu Bela’dan beri hem muhabbeti hem gevezeliği en çok yapılan bu konuda biraz daha konuşmak isterdi. Sosyolojik, biyolojik, başka kulvarla da üstelik. Yine de; kadınlar âşık olmasın. Fıtratları aşk’a meyyal olanları da üstelik. Kadınlar âşık olmasınlar ve “beğendikleri bir aşk’a karşılık” versinler. Yani onu en güzel seven’i sevsinler.
*
İki naçiz alıntıyla hoşçakal diyelim;
"İnsan yarım kalmış bir projedir. Onu aşk tamamlar. Fakat sonra bir vakit aşkı uğruna terk ettiği kendisiyle yüz yüze gelir. Bu aşığın imtihanıdır. İşte orda bir tercih yapmak zorundadır. Ya kendini seçecektir ya da kendi ölümünü. Eğer gerçekten âşıksa, aşkı gerçekse kendi ölümü karşısında diyet istemez ve tamamlanır. Asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir hayali kurmaya mahkûmdur. Asla kabul olmayacağını bildiği bir duayı kabul etmeye. Yazık, ama bunu kabul eder. Bir büyüğümüzün söylediği gibi; Vuslat varsa aşk yoktur."

Şubat(dizi) / 16. Bölüm.

*

İçim sesi, ruh sesim Keşfsever’in de sesiyle bitirelim o halde. Yalnızlık Sözleri beyefendisinden;

 
“Aşk yeni bir şey değildi. Herkes hayatında aşkı tatmıştır. Elbette yüksek ve alçak düzeylerde, çirkin veya güzel tecellilerde, yüce veya aşağı, küçük veya büyük, hatta çeşitli cinslerden. Ama hiçbir aşk kendinde boğulan,
dertleriyle boğuşan beni bu kadar cezp etmedi. Hissettiğim, ihtiyaç duyduğum ve susadığım aşk değildir. Asla aşksız kalmadım ama asla âşık olmadım.

Kendimi sürekli aşktan üstün gördüm.
Kendimi böyle duygulardan uzak gördüm.”

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bayram Faciası 'Ölmüş Bİr Ümmet'

İstanbul'dan bir füzeyle fırlattılar beni, ruhsuz bir şehre...
Şehirlerin dili var; insanların sahte cümlelerinin dışında  bir hal dilleri var. Onlara seçilmiş roller var, tıpkı insanlara olduğu gibi. Konya denince neden Mevlana akla gelir de  Tekirdağ  gelmez? Bu sorunun cevabı ne kadar bizim bilgimizin dışında ise kişilerin de neden belli karakterleri ifade ettiği o kadar bilgimiz dahilindedir. Aslında, şehirlerin ruhuna etki eden   esbab da orda yaşayan insan kitlesidir. Nasıl ki; Fatih camiinde  attığın adım seni Allah'a yaklaştığını hissederken; Bebek'ten geçerken dahi kendini Müslüman bir ülke dışındaymış gibi hissetmen mekana sirayet eden insan ruhunun tezahürü.
 Bayramlardır sebep  şehirleri sorgulamama. Memleket dersin sıla-i rahim dersin. Sünnete uygun olanı yapmaya çalışırsın büyüklerin elleri, küçüklerin gözleri dersin; ama  ne uzatmak istemediğin el kalır,caiz olmayan kişilere, ne de tesettüre uygun oturunca akrabalardan  yemediğin laf kalır 'çıkar üstünü rahatla', acaba rahatsız mı görünüyorum?  Peygamber Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)in düğüne gideceği zaman Allah tarafından  üzerine uyku verilmesi ve uyuyakalıp, cahiliye adetlerine uymadığı sünnetini uygulamaya çalışırken; Trakya'nın bol alkollü, kadın erkek iç içe  tuhaf şekil ve  tesettürün t sinden yoksun kıyafetlerle, Hollywood'un gala gecesini  davul zurna  çamur içinde sivri topuk  ile geçirmeye çalışan, dışı çok şıkıdım  içini yalnızca Allah'ın bileceği kişilerin katılımıyla gerçekleşen merasimlere katılmama isteğimin sorgulandığı bir memleket işte benimkisi.
Hep metropolün çöküntüsüydü şimdiye kadar dikkatimi çeken, ama  dönüp özümüze bir baksak ,köylere, birinci dereceden akrabaların, geçmişimizin  dayımızın, amcamızın, dedemizin yaşam tarzıymış çocuklarına, onlardan da bugünkü şehirlere yansıyan. O babaların çocukları, , İslam'sızlığı bir marifet bilip başörtüsü takana 'sarınmış, hoca olmuş' tabiriyle küçümseme girişimlerinde bulunan İslam'ı bir cahillik bir yobazlık zanneden ama  İslam'ın içeriğine dair fıkha, Siyer'e, Tefsir ilmine dair bir kırıntı bilgisi olmayan, Akaidin, Siyer'in sözlük anlamını dahi bilmeyen,hepsinden öte meal okumamış bir kişinin nasıl da İslam adına bu kadar peşin yargı ile hüküm vermesi akıl dışı. Akrabalık hatırına   benim dinimin kurallarını bu kadar ihlal etmeye hakkım var mı ?
Nebiler Silsilesi'nde kavimlerin helak sebeplerini okudukça 'Ya Rabbim  bizi Efendimiz (sallallahualeyhivesellem)'in duası hürmetine helak etmediğin için, Efendimiz(sallallahualeyhivesellem)'e ne kadar salavat getirsek, O'nun yaşantısıyla ne kadar yaşamaya çalışsak, şükretsek az. Şükür secdesinden kalkmamamız  gerekirken biz  neler yapıyoruz diye dehşete düşüyorum.
cihad duygularım coşuyor. Ama hal dilinden başka  ne gelir elimden. Söz ile anlatmalarım beyhude.
Başı örtülü, namazlı teyzelerin bile  hadi hatır için deyip gittiği, dönüşte ise beş saat kim ne yapmış muhabbetiyle, onay vermediklerini belirttikleri halde onların işine çanak tutmaya devam etmelerine şahit olmak çok acı. İslam bilinciyle hareket etsek, İslam'a göre yaşasak biz onlara değil, onlar bize uymak zorunda kalacaklar ama bunu idrak edemedik  müslüman alemi olarak.
Çok isterdim bir cümlede Mısır'ın,Suriye'nin sadece adını duyayım.  Bir kişinin oruçça yaşamak, ramazanca yaşamak gibi bir derdini duyayım isterdim. Ama bu memlekette  ramazanın bitişi  sınırsız içki  ile kutlanıyor. Alkol alım yaşının 11olduğu,  metropolde tekel bayilerinin önünden geçmemeye çalışırken,özümüzde aynı evi paylaşır bulduğumuz memleketlerde yaşıyoruz. Dini bayramlarımız Noel'i aratmıyor. Hep İslam'ı kendimize uydururduk. Artık level atladık; şimdi İslam'ı Hristiyanlığa uyduruyoruz... Hak Teala bizi ıslah etsin!

'Dönüşünüz hep O'nadır. Allah'ın vaadi haktır. Herşeyi ilk baştan yaratan O'dur. Sonra iman edip salih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için geri döndürecek olan yine O'dur. Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.'(10/4)

30 Temmuz 2013 Salı

Sanchez ve Ramirez - 4

   Havva, Adem'in sol kaburga kemiğinden yaratılmıştı. Adem yasak elmayı yediğinde kendini Hindistan dağlarında bulmuştu. Tam iki yüz yılı Havva'yı aramakla geçmişti. Ondan ayrı düştüğünde sol kaburgasında derin bir sızı hissetmişti.

   "Gidiyorum" dediğinde yer volkan olur keder fışkırır, gök mapus olur kaçamazsın bir yere, kavrulur her bir zerren bile taş kesilirsin bir anda. Sıkışır kalırsın yerle gök arasındaki o tarifi mümkün olmayan gafili gafil avlayan arafta.
Şimdi gelde dindir o sol kaburgandaki sızıyı... Döner geriye bir bakarsın; onu ilk bulduğun günü hatırlarsın. Bu pislik dolu dünyada temiz kalmaya çalışıyordu. Onlarca karganın küçücük bir kuşa saldırırken karşı koymaya çalışması gibi. Büyüyene kadar sen lazımdın ona. Büyüdü ve mevsim kışa dönünce güneye uçtu.

  - İnsanın canı yanarda böyle mi yanar Ramirez?
  - Yanmaz.
  - Ruh ölümsüz derlerde, bu içimdeki ölen nedir Ramirez?
  - Bilinmez.
  - Ölenle ölünmezse eğer, ben yaşıyor muyum Ramirez?
  - Yaşanmaz.
  - Garip bir Sanchez'im ben. Mecnun olmama ramak kaldı. Olur muyum Ramirez?
  - Olunmaz.
  - İhtimaller azaldıkça umut çoğalıyor. Kurtulmak için umutlardan mı kaçayım Ramirez?
  - Kaçılmaz.
  - Yıllardır belki döner diye onu uğurladığım bu rıhtımda bekliyorum. Döner mi Ramirez?
  - Buna dilim dönmez...

28 Temmuz 2013 Pazar

FE EYNE TEZHEBUN?

Dis dunyanin sartelini indirin! Gomulsun karanliga icimize isik tutmaya geldik. Sakk-i sadr yasamak istercesine,kalbimizin tum siyah noktalarini temizlemeye basliyoruz.her biri cikarken aci verdiyse de ciktiktan sonra bir huzur...en zoru en son olani...Sevda mi beyda mi anlasilmasi guc. Elbette o da cikacak oyle yazilmis bir kere Lehv-i Mahfuz'da. benden geriye kalanlarla idare etmeye calisiyoruz simdilik. Ne kaldi ki benden geriye? Camasir sularini boca ettim  ki tum istenmeyen kirlerden arinayim. Kendi temizlik derdimle ugrasirken  kapiyi acip karanlikla karsilasinca mikroplarin nasil fink attigini gordum. Muslumanin yillardir ufak siyriklarindan girip orayi istila etmeyi basaran tum mikroplar; Hasan el Benna'nin ,Seyyid Kutub ' un ruhlarinin yeniden  dirilmesine katlanamayan si(n)siler, yillardir zorbalikla koyun gibi halki guden,tanrilik  iddia  eden es- et ler,inege tapinmanin mantiksizligini dusunemeyecek kadar akli melekeleri bulunmayan hind(i)liler, sizin icin seherlerde  en iyi temizleyicileri diliyoruz. her seye ragmen riza gosteriyoruz. Biz yani Muslumanlar, Allah 'a teslim  olanlar, en Ilahi temizlik gunu dunya durulup yerle gok birlestiginde, bu pisliginizin karsiligini goreceksiniz. simdi bize dusen 'Allahummagfir umeti Muhammed, Allahummerham Ummeti Muhammed, Allahummensur Ummeti Muhammed, Allahummahfaz Ummeti Muhammed' ilticalarinda bulunmak. Bunlar yetmezmis gibi bir de icimizdeki Gezi Zekalilar akiminin bitmek bilmez elektrik kacaklari en son tasavvuf erbablarina dayandi. Nasil bir kendini bilmezlik? Nasil bir curret zekalarinin yoksunluguna mi versek egolarinin siskinligine mi? Ama bu sefer yanlis yere cattiniz  modern beyler hamile hanimlar... Cocukluguna ine ine bir yere varamayan psikolog caresizligi yasayan,father sendrome, Fikir ,zikir, soz, yasam, iman,Islam  catismasi,  ayni yaraticiya kapanip, ordan kalkinca O yokmus gibi yasamak. Lahana tursusuyla perhiz yapilamadiginin bilimsel ispati! Sonumuz yaklasti hic akletmezmisiniz, FE EYNE TEZHEBUN, BU GIDIS NEREYE?

11 Temmuz 2013 Perşembe

Absurdus

hiç bir şeyin kıyısında
hiç bir şey ile oturmak,
kalabalık da oturmak kadar acı.
kelimelerin cümle halinde çıkamayıp
beyne acı veriyor olması,
insanı dirençli değil, deli kılar,
delilikten kurtulmanın imkanı yoktur,
kalpsiz yaşamanın imkanı olmadığı gibi.
"şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor."

10 Temmuz 2013 Çarşamba

İnshallah Ben Geldim.

Nicedir satır aralarında kahve içiyorum
Bekliyorum virgüllerden sonra
Bir ramazan ruhu var içimde
Çok huzurlu ama susuzum
Çok manevi ama maddesizim
Çok gelenim var ama ben gidemiyorum
Bir çakıl taşı rahatsızlığıdır derdim
En ortopedik hayatları bile çozurdatan
Kendine doğru başını çevirmeli ya insan
Nasıl yemeden içmeden kesiliyor
Önce kendine, sonra Rabbisine…
Yazmaktan çizmekten kesildim,
Ey iftar vakti, hurmalar cebimde,
Dilimde bir hamd tadı
Ve

Bismillah...

30 Haziran 2013 Pazar

rivayet



















keşke bir yerden ısırsaydı gözlerim seni
burnu akmazdı o zaman yalnızlığımın
belki sağımı solumla karıştırdığım günler de
sana bakarken aklıma gelmezdi

saat dokuzu sensiz geçerken hiç unutmam
mevsimlerden palamut  
aylardan hava çok sıcak
günlerden cuma
kulaklarım yolunu gözlüyor  
bir hayır arıyorum bu işte
-çalıyor-
dilimde tüyü bitmemiş şarkılar
iklim tropik
sen geçince sokaklar
hakim bitki örtüsü saçların
bir rivayete göre de
sen gel diye göçmüş bu topraklardan
keltler, ilirler ve traklar

bana muson demiyor yağmur
yol akıcı
durmazdan geliyorum
gözlerim kokunu ayırt ediyor
bir tütün daha sarıyorum
-ya da-
bir tütüne daha sarılıyorum yokluğunda
bütün çakmaklar kibrit oluyor.


[bu şiir "vertigo fanzin, 1. sayısında yayınlanmıştır]



Tercih Yapacaklara Önemli Hatırlatmalar

Herkesin alacağı nefes dahi belliyken bu hırs da neyin nesiydi?
Anlaşılmadığımıza sitem ederek anlaşmaya gitmemekte cabası.
İşte tercih denen meselenin özüydü bu;
Yeni bir günü görüp de ihya etmemek bizim tembelliğimizken Rabbinden her başının sıkıştığında yenilenmeyi istemek ne kadar çelişkiyse bu çelişkinin sebebi olmak da cevabın ta kendisiydi.
Zaman, öyle ziyanda ki niçin nefes aldığını bile bilmeyen insanlara nefes tüketmekle geçip gidiyor.
Oysa her şey o kadar kolaydı ki.
Bir puzzle gibi.
Doğru parçaları oturtmak yeterliydi resmi görebilmek için.
Bize o nefsi bahşeden yaratıcı her şeyi tamamlamıştı çünkü. Biraz bizden gayret bekleyip o resmi kendimizin yapıp görmemiz için ayırmıştı parçalara.
İlk insanı yarattı önce
Sonra parçayı tamamlamak için kadını.
“Erkek ve kadın müminlere gelince, onlar birbirlerinin yakını ve dostlarıdırlar” (tevbe /71) diyordu ayette.
Sonra bu iki insana bir vazife verildi; Kulluk.
Dünyaya gönderildiler. İşleri oldu güçleri oldu ama tek yapmalarını istediği şey kul olmalarıydı. Yürürken, konuşurken, iş yaparken…
Ve vaat etti. 
Tekrar cennete döndürüleceksiniz. Fakat bir şartla; imtihan olunacak.
İmtihan…
O güzel nihayetin imtihanı da kolay olmayacaktı elbet. Ki bedeli bir dönüş idi.
İşte bu imtihanın sorularının ta kendisiydi dünya.
Ve bu sorularda tek hatırlamamız gerekendi hatırlamak.
Bezm-i elest de verdiğimiz sözü.
Verdiklerini; nimetleri,
Kulluğumuzu…
Ve her sınavın sonrasında olduğu gibi yapmamız gerekendi; tercih.
Birini ötekine tercih etmek; doğruyu yanlışa, hakkı batıla, mazlumu zülme karşı tercih etmek.
Ve nihayet
Sonuca ulaşmak;
dönüş.
Âmin.

29 Haziran 2013 Cumartesi

Tahribat

Şimdi reklamlar...
Karşınızda pahalı deodorantlar...
Yalan bakışlı kadınlar...
Hiçte yar kokmazlar.

Sanayi devrimi yahut kültür emperyalizmi.
Olmasaydı da bunlardan biri,
Kurtarabilseydi insanoğlu kendini,
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, aç kalmazdı belki.

Ekonomik buhranlar ve sömürgeci takımlar.
İlaveten kişisel sorunlar ve beraberindeki psikolojik bunalımlar...
Korkarlar, sonra sanat için soyunurlar.
Bir bakmışsın kayboluvermiş BBG Tarıklar...

Yalanına dolanına  dolar durur Nafile Filintalar.
Ve sonra sabırları taşırırlar.
Yeşil bir islam kuşağıyla iki cihanı dolarlar.
Biz Nafile Dimağlar, çok tehlikeliyiz böyle zamanlar.

25 Haziran 2013 Salı

Yalnız Ken, Yalnız Ben, Yalnız Sen



"Yalnız ken. Yalnız Ben. Yalnız Sen."

Müzik: Zamfir / The Lonely Shepherd
Mısra: İsmet Özel / Of Not Being A Jew
Naçiz Eser: Zm, 2013.

karışık çerez













- "saat kaç?" dedi adam.
+ "bilmiyorum, sürekli değişiyor." dedi çocuk.

- "her şeye bir mazeret buluyorsun." dedi anne.
+ "on parmağımda on mazeret var" dedi çocuk.

- "neden yuvaları dişi kuşlar yapar" dedi ayşe.
+ "dişi kuşlar mimardır" dedi ali.

çok
sıkılıyorum
dedi
-limon

- selamun aleyküm
- ve aleyküm selam.
[selam vermek sünnet almak farz, gelsin sevaplar.]

- eller yukarı! bu bir duadır.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Taksim ve Pasif Direniş





   Takvimler 1917 yılını gösterirken, Hindistan’da Mahatma Gandhi adında bir adam, İngiliz sömürgeciliğine karşı ilginç bir protesto başlattı. Başlarda İngilizlerin umurunda bile olmadı bu protesto; Çünkü basit bir oturma eylemiydi sonuçta ve bir süre sonra etkisi kaybolacaktı. Ne var ki, işler İngilizlerin umduğu gibi gitmedi. Değişik bir olaydı bu ve gün geçtikçe bu pasif direnişe katılanların sayısı hızla artıyordu. Önceleri İngiliz mallarını boykotla başlayan bu pasif direniş, gitgide emperyalistlerin canını çok daha sıkmaya başladı. Dünyada birçok halk isyanı görülmüştü. Kimisi başarılı oldu kimisi başarılı olamadı ama hepsinde kan dökülmüştü. Ama burada tek kurşun bile atılmamıştı ve kimsenin burnu bile kanamamıştı henüz. -Şimdi burayı iyi okuyun ve neden Gezi Parkı protestolarını Gandhi’nin direnişiyle örneklendirdiğimi anlayın.- Kurnaz İngilizler bu pasif direnişi provoke etmek için önüne gelen Hindu’yu öldürmeye başlar. Amaç bir karşı ateş alıp bu eylemleri silahla dağıtmaya çalışmaktır. Lakin Gandhi akıllı bir adamdır ve lideri olduğu bu direnişin provoke edilmesine izin vermez, şiddetten kaçınır.

   Ama biz Taksim’de bu provokasyonlara izin verdik! Şimdi sizlere bu olaylar nasıl başladı ve nasıl devam etti kısaca anlatayım. Olaylara en başından beri tanık olan arkadaşımın anlattıklarından yola çıkıyorum. İlk başta küçük bir grup oradaki ağaçların sökülmesine karşı tepkisini gayet masumane bir eylemle gösteriyordu. Basit oturma eylemleri, oradaki ağaçların altında kitap okuma eylemi gibi… Sonra bu eylemlere polisin orantısız güç kullanarak müdahale etmeye çalışması işleri çığırından çıkardı. Oradaki insanlar pasif direnişini koruyamadı ve birkaç gün içinde meydan savaşına dönüştü bu protestolar. Pasif direniş bozulduktan sonra tepkiler hükümete döndü. İçlerinde hala bu kışkırtmalara uyulmaması gerektiğini bilenlerde vardı ama onların çabası yetmedi. Ki sizlerde biliyorsunuz o iyi niyetli eylemcilerin Akaretler’deki çevre temizliğine katılan, polise taş atan diğer protestoculara “yapmayın!” diyen insanların olduğunu.
Şimdi bu protestoların nasıl bir anda kanlı eyleme döndüğünün sebeplerinin yarısını gördük. Bir diğer yarısı var ki bu hepsinden daha önemli. Başta demiştik ya polis orantısız güç kullandığı için olaylar büyüdü diye… Polisin orantısız gücünün öncesinde Taksim’deki küçük protestocu gruptan çok daha küçük başka bir provokasyoncu grup gelip o pasif direniş esnasında polise taşla sopayla saldırmaya başlar. Asıl ipler burada kopmuştur aslında. Polisin asıl hatası bu provokasyoncu grupla gerçekten oradaki ağaçların sökülmesine karşı olan grubu birbirinden ayıt edememesidir. Neticede kurunun yanında yaşta yandı. Durum böyle olunca bu haksızlığı kendine yediremeyen insanlar ve onların tepkileri çığ gibi büyüdü. Buna benzer halk hareketleri manipülasyona açıktır. İstendiği takdirde çok kolay bir şekilde iç savaşa dönüşebilir. Bahsettiğim provokatörler orada birkaç polisi şehit etse bu olaylar sadece muhalif kesimle kalmaz, hükümet yanlısı kesimle muhalifleri karşı karşıya getirir ve asıl o zaman “Türk Baharı”nı yaşarız. O sebepten dolayı tepkilerimizi şiddete başvurmadan dile getirmeliyiz. Sağduyu, bu tür manipülasyon tehditlerini engelleyici bir unsurdur. Bunlara çok dikkat edilmeli.
 Şimdi haklıyken haksız duruma düşen Gezi Parkı direnişçileri mi suçlu, yoksa iyiyle kötüyü ayırt edemeyen polis mi suçlu? Biz bunları düşüneduralım bu felaketin meyvesini de provokatörler yesin.

   Hepsinden önce acaba şunu düşündük mü? “ Neden bu pasif direniş provoke edildi?”
Benim canım milletim! Biraz önce Gandhi’nin pasif direnişini kimler nasıl provoke etmeye çalıştığını ve amaçlarının ne olduğunu anlattım size. Eğer Taksim’deki pasif direniş aynen devam etseydi bugün Recep Tayyip Erdoğan çıkıpta demokrasi naraları atamazdı. O insanları “anti demokrat” diye yaftalayamazdı. Hepsinden önce bu direnişin altından kalkamazdı. Benim şahsi fikrim o gün pasif direnişi bozan provokatörlerin hükümet eliyle desteklendiğidir. Katılırsınız ya da katılmazsınız size kalmış. Yalnız şunu bilmekte fayda var ki; Eğer küçük esnaftan topladığı eşek yüküyle vergi ve o vergileri ödeyemediği için tonlarca faiz bindirdiği paraları “yetim malı” diye adlandıran bir başbakan olsaydınız, büyük şirketlere ve holding patronlarıyla kanka olup, burjuvazinin önünü açıp, işçinin sosyal hakkını elinden alıp, günde 10 – 12 saat mesai yaptırıp, yaşama hakkı bırakmadıysanız sizde o pasif direnişten korkardınız. Çünkü sizde bilirdiniz ki şiddetsiz tepki en masum tepkidir ve indiremeyeceği zalim yoktur. Bana istediğiniz kadar “pis komünist, lanet solcu” diyebilirsiniz. Ama size yıllardır ideolojilerin topluma olan zararlı etkileriyle uğraştığımı bildireyim. Ben komünizm, sosyalizm, kapitalizm vs. her türlü ideolojinin bir araç olduğunu ve ideolojik çatışmalardan doğan kaosun rant elde etmek için eşsiz bir silah olduğunu anlattım şimdiye kadar. O yüzden Size cevap olarak ancak “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu!” diyebilirim.

   Dipnot: Hegel’in Diyalektiğini hatırlayın:
Tez: Pasif direniş
Antitez: provokasyon
Sentez (işin kaymağı): kaos ortamı ve sevgili başbakanımızın elde ettiği rant!

1 Haziran 2013 Cumartesi

Mesafe

Mesafe
                                           
                       olurda birini görürde seversen, 
                       sakın arkasından gitme, 
                       yüzüne bakma ve konuşmaya çalışma.                             
                       karnında kelebeklerin uçuştuğunu hissedersen, 
                       lepidopteroloji uzmanına git,
                       bilip de acı çekme bilmeyip de acı çekmekten beterdir,
                       çünkü gördüğün kişi sevdiğin kişi asla olamaz!                        
                       "mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir,
                       bunun üzerine çıkış yolları kapanır"        
                       ve unutma büyük şairler hep uzak mesafeden sevmiştir.
                       Not: sayın görülen kişi "birine verilicek sevgin yoksa,
                               ona ümit dolu gözlerle bakma".

30 Mayıs 2013 Perşembe

finaller kadir kıymet bilmiyor anne

okula kem düşende
hocaya daş düşende
ruhum yerinden oynar
notuma F düşende

bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala

sınavlar olmayaydı
şarkılar baymayaydı
ne finalim ne bütüm
heç biri olmaydı

bu gala daşlı gala
çıngıllı daşlı gala
korkıram A gelmeye
gözlerim yaşlı gala

yov yov.

nafile filintalar, 2013
orhan gencebay binerken arka kapıdan inilmez kaptan.
http://www.youtube.com/watch?v=F0TVreXkxlg

19 Mayıs 2013 Pazar

Toprak

temsili; cenin uykusunda bekleyen tohum.
Ben hep zannederdim ki tohum’dur asıl olan. Tohumu iyiyse ve güzel, muhakkak patlayacaktır bir yerlerden kendi ağacımızın. Ve tohumun niteliğidir ağacı ağaç yapan. Ve ben hep sevinmiştim tohumuma, dokusuna ve niteliğine.

Ama yanıldım. Çünkü toprağın değiştirilemez, o sert gücünü yıllarca yok saydım. Toprağı ve mahiyetini öğrenemedim. Mütevazı, kararlı ve yerli yerinde, hiç sağlam olamadım, duramadım. Çünkü hassas, zayıf ve salaktım.

Topraktan yaratıldım, pişmiş çamurdan; Alak! Ama ben başlamam gereken ilk yeri bilememişim. Toprağa baksaydım hikâyemi görecektim, aslımı ve mahiyetimi. Ama ben tüm bu zamanın veletleri gibi ateşe, ateşten yaratılana içten içe imrendikleri gibi göz diktim. Ukdeli bakışlar parlattım gözlerimde. Yetmedi içimdeki ateşi ayan ettim, uzağımdaki alevlere imrenip içimde kara ateşler büyüttüm. Kara ateşi, ah o çaresiz kıskançlığımı.

Su’yum geldi imdada ama buharlaşıp uçtu o da. Hava’mda yeller esti ama o da serinletemedi. İçimi serinletecek tek bir şey bulamadım.

Bir türlü patlayamamış, hala cenin uykusunda bekleyen tohumum; filizlenmeni, yeşillenmeni beklemiyorum artık. Ağaç olman gibi bir düşüm de yok. İstersen o mahiyetini bir türlü anlayamadığım toprağın altında sonsuza kadar kal. Belki gübre olursun.

Şeytanın dahi çamur diye horladığı, kendi ateşinin yanında çorak ve değersiz gördüğü mahiyetim, seni anlayamadığım müddetçe bir .ok olmayacak benden.

Toprağın çorak’sa, suyun az’sa ve havadan, güneşten yana nasibin kesikse ve ateş’lere atılamayacak kadar aşktan uzaksan sakın ağaç olma düşü kurma içinde.

Yakınmayı kes ve sonsuza kadar bekle içinde. Çorak toprağının, memleketinin ve de içinin, içinde. Seni ol(a)madığınla sınayan, belki de toprağın mahiyetini anla diye toğrağa gömen Zat’ının izzetine.

*

Ah.. Aklıma dindar ama çorak gençlerin pek sevdiği, ah benim de ufakken sevdiğim Necip Fazıl mısrası düştü, şaka gibi, inadına düştü şimdi.

Google’den bulup, iğneleyelim güzelce;
Tüm bu mızılamalara Necip Bey’in o kendinden pek bir emin sesi, tane tane söylüyor;

Tohum saç, bitmezse toprak utansın! 
Hedefe varmayan mızrak utansın!

*

Kendi’mi, ben’imden başka acıtacak; yoktu iç’imde.

2013, Mayıs 19.
Gece.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Nirengi


türbülansa girsem elimde karizantemler
çıkaracak sen misin beni rüveyda
bilmem sana ne kadar mühlet versem
takvimler şah-mat, hiç olur vefa
müsait bir türbülans ve karizantemler

kuru üzüm yersen güneş doğarken
zihninde yer eder, yarin sureti
unuttu, unutcak, unutur derken
aya hüzün kalır tek mahareti
güneş doğar kuru üzüm yersen

kişi başıma düştükçe gelir giderim
yolunu gözlemekten hasılam şaştı
dünya mı ay mı karar verirsen
üstü açık atımla gelir alırım.
sonsuz mutluluk kısa bir soluk

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe




Hay ve Robinson, ölüm tehlikesi atlatıp, bir kurtuluş olarak ıssız adaya düşen iki ayrı insan. Doğaya, kendilerine,  insanlara karşı tavırları; düşünceleri, inançları, soruları, değerleri birbirinden çokça farklı iki insan, iki dünya, iki farklı medeniyet.. 
Hay Doğu, Robinson Batı..

Hay, ıssız adaya geldiğinde yanında hiçbir şey yoktur; tecrübesi de, bilgisi de, adı da, eşyası da yoktur. Robinson'un yanında gemiden adaya taşıdığı onlarca işine yarar malzeme, silahları, tecrübeleri, bilgisi, hırsı, ferdiyetçiliği, arzuları vardır.

Hay, gözünü kendisinden başka insanın olmadığı bir doğaya açmıştır ve kendisini tabiatın, çevresinde olan bitenlerin bir parçası olarak görmüştür. Doğaya karşı korumacıdır, doğaya hizmet eder. Çekirdekli meyvelerden yer ve çekirdeklerini de toprağa eker. Kendisini diğer canlılarla mukayese eder. Robinson ise ıssız adaya gelmeden önce sosyal yaşamında hayli aktif biridir, ki ticaretle uğraşıyordu. Issız adadaki yalnızlık onun için çok zordur. Fakat o bu yalnızlığı bir fırsat olarak görür, adanın tek hakimi olabilecektir. O doğanın bir parçası değil, sahibidir, adadaki her şey onundur, ona hizmet eder. Doğaya karşı acımasızdır, müsriftir. Her şey onun varlığının devamı içindir.

Adada diğer insanlarla ilişki kurarken Hay, kendisini onlarla aynı seviyede tutar. Onları arkadaş ve birlikte hayatını sürdüreceği insanlar olarak görür. Robinson ise adaya gelenleri köle ve uşak olarak görür. Kendisine 'efendi' denmesini ister. Diğer insanlar hayatlarını ona borçludur, gerekirse onun için ölmelidirler. Hiç kimse yokken bile adada o bir kraldır. Müthiş bir iktidar arzusu vardır.

Hay, hayatını ulaştığı doğrular ve yanlışlar çerçevesinde sınırlar. Bedenini bir emanet ve Tanrıya ibadet etmesine bir araç olarak görür. Bedenini korur, temizliğe ve güzelliğe dikkat eder, sade yaşar. Robinson'un sınırı yoktur. Canı ne isterse onu yapar. Bedenini amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak görür,  ancak daha fazla çalışması için değer verir bedenine. Temiz değildir, güzelliği de önemsemez. Onun için mühim olan faydadır.

Hay için Tanrı en yüce varlıktır, insan kendi varlığını o varlıkla bütünleştirmelidir. Evrenin merkezi tanrıdır. Hay'ın amacı Tanrıya ulaşmak, onun rızasını kazanmaktır. Robinson'un Tanrıyla ilişkisi de pragmatiktir. Tanrı kendisini tehlikelerden koruduğunda, ona yardım ettiğinde, onu mutlu kıldığında aklına gelir ve ona bağlanır. Ama çeşitli sorunlarla karşılaştığında Tanrıya olan inancı sarsılır. 

7 Mayıs 2013 Salı

melâl


                                        kaligrafinin en güzel örnekleri içimde,
                                          içimde yemyeşil bir bahçe var,
                                           içimde armut ağaçları var; empati kurduğum,
                                             mineralleri bonkör bir toprak,
                                          ve huzur, ve sükunet, hepsi içimde
                                      içimde böyle kesif bir mezarlık var.
                                   sabır-zaman grafiği var içimde,
                                    kolumniyalar var, kurumuş,
                                     suyla dolu ibrikler taşmakta,
                                       ve mezar çiçekleri var içimde.
                                      ziyaret ederim her gün.