31 Ocak 2011 Pazartesi

İnsanın Sınırı Var mıdır?

İnsanlıkta sınır var mıdır ki? Sınırsızca insan olmak… Asıl mesele ne kadar insan olabilmek. İnsanlık belli bir yerde biter mi? Bitmeli mi? Bitmemeli mi? Biterse ne olur? Bitmezse ne olur? Hangi olaya ne kadar insanca yaklaşıyoruz? Hayvani düşüncelerden arınmış insan kalmış mı dünyada?
Elbette ki sınırı falan yoktur insanın…
İnsan o kadar mükemmel bir yaratıktır ki aslında, sırrı çözülemez, kimyası kavranamaz hiç bir zaman tam olarak… Ve düşüncelidir…Düşünür… Fikir üretebilir… Çözüm arar, çözüm bulur, problem yaratır, problem sunar…
Ve en önemlisi iyidir ya da kötüdür…

Kötü olan sınırın gerisine yani insanlıktan uzaklaşarak yoluna devam eder. İyi olan ise eğer insanlıkta sınır varsa bile zorlar… Yükseldikçe yükselir… Sınır varsa bile geldiği noktada; Sınır, insandan korkar kendini daha da ileriye atar aşılmayayım diye. Belki görünen bir sınır vardır lakin hiçbir zaman aşılan bir sınır olmayacaktır…

Ruhsal Boşalmanın Somutlaşmış Hali

Bir delikanlıyı rahatlatan iki şeyden birisidir ağlamak. Diğeri benim favorimdir ama helada yapıldığı için oraya girmiyorum şimdilik. Girmeyeceğim demedim, şimdilik girmiyorum dedim dikkatinizi çekerim.

Bir önceki yazımda da söylediğim gibi, insanın içinde biriken bazı şeyler vardır ve taşarlar. Onları biz arada bi yere dökmezsek sağda solda sıkıntı çıkartırlar, olur olmadık yerlerde ya çişimiz gelir ya yaşımız.
Hela işine daha gelmiyorum efendiler sakin olun. Hazırlıksız yakalanmamak için yeri geldiğinde ağlamak gerekir delikanlılığı bi tarafa bırakarak. Yoksa taş kesiliriz, en azından odunlaşırız, kütükleşiriz.

Gözyaşı kirimizi pasımızı alır bizi temizler. Ruhumuzu yıkar. Mevlana'nın da unuttuğum bir sözü vardı bu konuda. Küçüklüğünüzü düşünün ahali, ne kadar masum ve günahsızdık değil mi ? O yüzden herkes bizi severdi. Ne de çok ağlardık o zamanlar. Ağlamak işte bizi öyle masum yapardı.

Sonra ne oldu? Şimdi yani ? Şimdi de öyle günahsız ve temiz miyiz ? Hangimiz masum olduğunu iddia edebilir ? Hiçbirimiz mi, evet. Öyle değiliz çünkü efendiler. (Bu arada efendiler kavramı beyefendileri ve hanımefendileri kapsıyor)

Çünkü ağlamayı unuttuk efendiler! Büyüdük ve ağlamayı unuttuk! Ağlasaydık böyle olmazdı. Biraz pişmanlık duysaydık, tövbe etseydik bu kadar günahkar olmazdık! Ağlamadığımız için ağlamalıyız bence. Yorganın içinde falan değil ha, açık açık ağlayacaksın. "Sessizce ağlamak yok, hıçkırmalısın!"
Çünkü ağlamak çok insancıldır, değil mi ?

Bakın arkadaşlar, son defa söylüyorum; müsait bir omuz gördünüz mü, hemen yaslanıp ağlamaya başlayın, rahatlarsınız. Başka çareniz yok, hela da artık parayla biliyorsunuz.
Bir de, ben vazgeçtim, seviyeyi düşürmemek açısından helada rahatlama işine girmiyorum. Şimdi desem ki, bi gözünden rahatlamak var, bi de helada rahatlamak var. Ortalığı batırarak rahatlamak yerine masum masum ağlamak daha edepli olur arkadaşlar.

Sordum sarı çiçeğe,
"sevin ağlayabiliyorsan" dedi.

Yaptıkları haksızlıktan dolayı o söz gerçekleşmiştir, artık onlar konuşamazlar.


Yüzbinlerce kişi gençler sayesinde Facebook üzerinden organize oluyor ve yıllardır ülke içi demokrasinin olduğunu söyleyen Hüsnü Mübarek yönetimine karşı sokaklara dökülüyor. Nasıl bir demokrasiyse, insanlar canlarından bezmiş hükümetin istifasını istiyor ve isteklerinden de taviz vermiyorlar. Hüsnü Mübarek önceleri pek de önemsememişti galiba, diğer yıllardaki gibi basit bir iki protesto olacak millet dağılacak zannediyordu.

Birikti birikti birikti, büyüdü ve bu aşamaya geldi. Hüsnü önce orduyu ve polisi saldı üzerlerine, sonra polis de inditafaya katıldı, baktı olmayacak sallanan tahtın etkisiyle sayıklamalar başladı, masal anlatmaya başladı. Daha çok özgürlük ve daha çok demokrasi vaad etti. Sonuç, negatif. İllaki rejim değişsin isteniyor.

Mısır halkı, haklı olduğu bir konuda haklı yoldan hakkını arıyor. İhvan-ı Müslimin liderleri bildiriler yayınlıyor, komiteler kuruyor. Mübarek defolup gitsin istiyor herkes. Bütün bunlar tamam... Peki Mübarek gitsin ama yerine kim gelsin ? Yerine gelecek adamın ondan bir farkı olmayacaksa eğer, bütün bu olaylar anlamsızlaşır, demokrasi adı altında diktatörlük yeniden başlar.

Hüsnü Mübarek ne hüsnüydü ne de mübarek. Çok can yaktı, çok kan akıttı. Halkın ezici çoğunluğunun karşı olmasına rağmen 30 yıl iktidarda kaldı ve kalmaya devam ediyor. Amerika'nın İsrail'in zulümlerine ortaklık yaptı, Filistin'e giden kapıları kapadı, yardım konvoylarının üzerine köpeklerini saldı vs. Velhasılı, firavunlaştı.

Şimdi gittiğinde yerine düşünülen isimler arasında en güçlü aday Muhammed el Baradey. Bölgede en sağlam ve etkin kuruluş olan İhvan-ı Müslimin, kendi adayını çıkartmak yerine bu adamı destekleme kararı aldı. Bana kalırsa bu adamın da o Mübarek'ten pek bi farkı yok. Mısır halkı işi bu noktaya kadar getirmeyi başarabildiler şükür, şimdi çok dikkatli atmaları lazım adımlarını. Yanlış bir hareket her şeyi yeniden başlatır. Durup düşünmek gerek, bu güne kadar Mübarek'in iktidarda kalmasını sağlayan dış güçler somut bir tepki göstermiyorlarsa onunla işleri bitmiş ve yerine başka birisini bulmuşlar demektir. Saddam Hüseyin gibi birçok örneği mevcut bunun.

Her seçimden önce üyeleri, Hüsnü Mübarek'in emri ile "rejimi tehdit, teröre destek" gibi gerekçelerle askeri mahkemelere gönderilen İhvan-ı Müslimin'in şimdiye kadarki çizgisini bozmaması önemli.

Temennimiz, duamız; Firavun gitsin.
Ama yerine Nemrut gelmesin.

Not: Başlıktaki ayet, 27. sure 85. ayet.

Yalnızlığın Sofrası


Buyur etti yalnızlığın sofrasına;
"Geç otur yalnız kalma buralarda"
Nezaketen söylediğini biliyordum
Yine de sordum;
Kim var benden başka?

"Yak sigaranı bekle" dedi
Bi köşede..

Öyle ya geniş olur bu sofra
Gelir nasıl olsa birileri
Eksik olmaz burada
Akçesi hüzün olan müşteri..

29 Ocak 2011 Cumartesi

Ef iks eşittir eksi iks kare bölü iki
İşte öyle şatafatlı bir yârim olsa ki
Gözlerinin zirvesinde, bu denklemle kavis çizen kaşları,
Gülünce, kaşlara paralel uzanan elmacık şekeri kemikleri,
Ve bir de çenesiyle oluşturduğu eşkenar müselles..
Yasakların yasaklanmasının yasaklanması gibi
Ayan beyan ortadır ki; vücuda getirir en leziz üçgeni

Mosmor gelinliği ve öğrenci akbili olan,
Gelişimi gözleyen ve kedileri besleyen;
Dahi anlamındaki -de'yi ayrı yazan
Bir yârim olsa, 6 üstü bir cananım olurdu; 6¹.

Nasihat ve teskin etse..Ve teslim etse kumandayı
Saf ve akıllı olsa; derin malayani sohbetlere dalsak,
Sonra artınca çizgilerin kilosu çehremde..
Ölüme eşlik eden bir yârim olur hanemde..

yov yov..

Kimsesiz Bir Adamın Dilinden



Yalancısın ey güzel gibi görünen gün, yalancısın biliyorum…

Bu gün de eksik olmayacak gözlerimden yaş biliyorum.

Bir mendilim yok ki yaşlarımı silecek birini özlesem ağlıyorum…

Sefil bir adamım, yalnızlığıma çare telefondan medet arıyorum, ağlıyorum.

Elimde şarap şişesi kıyıda köşede ölmekten korkuyorum…

Ölmek istemiyorum günahlarımdan korkuyorum.

Yalnızdım, hep yalnız kalacağım biliyorum.

Üstüme Bir avuç toprak atacak kimsem yok bunu da biliyorum.

Elveda ey güzel dostlar…

Ben bugün ölüyorum…

Gururu sakız olmak, bu mu ?

Yazmak istediği zaman yazmalı insan. Yeri ve zamanı önemli değil. "Yaz" dendiği için yazılanları bi tarafa bırakıyorum, dikkatinizi çekmek istediğim nokta bu değil. Yazası geldiğinde bunu ertelemek asıl değinmek istediğim. Yazmak istediği zaman yazmalı derken; sol yandaki melek gibi "belki tövbe eder sonra yazayım" değil de, sağdaki melek gibi anlık yazmalı insan. Erteleyebilirsiniz, belki o da kendine göre güzel olur ama o anki kadar olmaz. Ne zaman bir şeyler hissettin o zaman yazacaksın. İçinden geldiği anda ince ince dokumalı satırları, her sayfayı özene bezene ama içinden geldiği gibi süsleyip öyle çevirmelisin.

Herkes okur, ama herkes yazamaz. Yazmak yürek ister. Düşüncenin harflere dönüşümü, trigonometrik dönüşümler kadar zordur. Ehem, özür dilerim bunu yazmasaydım duramazdım. Hem içinden geldiği gibi yazmalı demedik mi insan? Sorgulamaya ne gerek var ki, içimde varmış.

Yok ya, bakmayın öyle dediğime. Aslında öyle şeyler var mı içimde dönüşüm uygulamaya korktuğum... Harfler yetmez yazmaya kalksam. Tamam, yazmaya kalksam derken cesaretim olsa demek istedim, tamam. Ya hu bırakın benimle uğraşmayı, siz kendinize bakın. Dünya hazır mı benim yazacaklarıma?

Küçücük kafamın içine sığan onca şey, yazmaya kalksam yapraklara defterlere sığar mı? Hayallerime mi ulaşacak gerçekler ?
Ya onu bırakın, insanlar, insanlar kaldırabilir mi benim yazacaklarımı ?
Şimdi ben insanların insanlığından bahsedeceğim, insanlığa sığmaz diyeceğim ve onlar yine alınacaklar...

Yazmak dedik ya, nerden icab etti ki şimdi bu? Bir şey söyleyeyim mi, bu yazıyı bir şehirler arası otobüs yolculuğunda yazıyorum. Az önce bir üniversite öğrencisi moralimi bozdu da, yazarak onu size şikayet edeyim dedim. Muavini küçümsemeye çalışırken nasıl küçüldü. O nasıl bir konuşma tarzıdır Allahım! O nasıl bir kibirdir, ukalalıktır;
"Bu bardağı niye verdin sen bana? Su getir, su istiyorum hemen!"

Ah Müntekim GICIRBEY! Sana özendim bir kez daha. Keşke birileri olsa şimdi de, o muavinin kırılan gururunu tamir ediverse, öğrencinin de taş kalbiyle kafasını falan kırsa. Ya da bilmiyorum senin intikam yöntemlerin farklı tabi. Onlardan biri de olur. Öğrencinin kollarını koparıp onlarla dövebilirsin onu mesela. Ya da yağmur ormanlarıyla birlikte yakıp tabiatla kanlı bıçaklı da olabilirsin. Karnını deşip iç organlarına işeme ama, iğrenç oluyor çünkü. Karnını deşmişken içine tuz atıp kaç mesela...

Ama durun, haksızlık etmeyelim. Birileri zaten insanlığa ders vererek o muavinin ve gururu rencide olan diğer insanların öcünü alıyor. Süleymaniye'de kuru fasülye yerken karnım aç diyen tinerci çocukla tabağını paylaşanlar mesela. Ya da mola sırasında aldığı kabuklu kuruyemişten muavine ikram edenler falan. Gerçi tamam, aslında o rüşvetti doğru evet.

Sordum sarı çiçeğe,
"Ahlâk ve maneviyat eksikliğinden" dedi.

27 Ocak 2011 Perşembe

Sana Dün Tepeden Bir Baktım

Litvanya, Ukrayna, Belarus geçtim,
Geldim ayaklarına İstanbul.
Dönmeye hasretle gittim,
Zerrelerim çevrende İstanbul.
Hayret ettim siste yittim,
Seyreyleyim tependen İstanbul.
Eğri gittim doğru bittim,
Öpeyim eteklerini İstanbul.

Işıltılı şehrim benim.

Palavra



Yaktığım mumlar için yatsı vakti gelince
Şamata ve cesaret dönüşür ya bilince
Bir mum daha yakarak kavuşursam kıvanca
Birdenbire şenlenip bürünürüm sevince...

26 Ocak 2011 Çarşamba

Ahiret var

- hacı öteki tarafta görüntümüz aynı mı olacak ?

+ ya işte iyi insan olursan güzel, kötü insan olursan çirkin bi görüntün olur.

+ hadi ya..

- ama sen merak etme sen her türlü şimdiki halinden güzel olursun.

Sordum 2

Sordum sarı çiçeğe;
"Kişisel algılama, ben kimseyi sevmem"
dedi.

25 Ocak 2011 Salı

Okumak

Ünlü bir düşünür; "İnsan öğrenmeyi bıraktığı zaman ölmüştür" der. Başka ünlü bir türk kişisel gelişimci yazarımız da "Biz türkler 18 yaşında yaşlanmaya başlıyoruz, 30 yaşında da ölüyoruz" der...
Sistem bizi gelişmeye ve öğrenmeye fırsat vermeyecek şekilde dişlilerinin arasına sıkıştırmış durumda. Diğer Avrupa ülkelerinde ortalama kişi başı kitaba ayrılan para 300 $ iken bizim Türkiye'de bu rakam 5 $.
Bir planın parçaları olan bizler; sistem tarafından düşünme, okuma ve sorgulama yetisinden mahrum bırakılmışız.

Huzur

Serseri adımlar attı meydana doğru ilerlerken. Uzun kabanı, özensiz paçaları ve boyasız ayakkabılarıyla garip yabancı. Endişeyle onu izleyen kızı haklı çıkarmayı isterdi ama tekin biri gibi davranarak uzaklaştı.

Artık bir sahaf olup dükkanında bulmalıydı huzuru veya çiçekçi olurdu evlere servis yapmayan. Raf ve selüloz kokusu yahut gül, karanfil ve lavanta rayihası.

Nasıl gelmişti buraya, neydi beklemeyi sıkıntı ettiği şey. Düşünmemek için adımlarını kara boşalttı. Burası kar memleketi üstelik tenha. En işlek caddenin parkında en çok kuşların ayak izleri var. Elektrikli otobüse binmek için koştu, kız gözden kaybolmuştu.

İndi, eve yürürken rüzgâr yağdı. Rüzgâr ağaçlı yolda karlı dalları harekete geçirdi. Peşinde olamazlardı öyleyse neden bu kahreden bekleyiş. Görevlendirildiği günü hatırladı. Anton yavru köpeğini okşarken demişti ki:
-Bir süre yurt dışında saklanman gerek. Ekibe böyle söyleyeceğiz ve görevini kimse bilmeyecek.
Köpeğin yalamasına nasıl alışırdı insanlar. Sigarasını aceleyle söndürürdü:
-Hemen yola çıkıyorum, artık bu son ona göre.

Soğukta penceresini sokaktaki seslere açtı. Huzur, aziz misafirlerinin gelişlerini beklemekti.

Üslup denen zıkkım





Yazı denen şeyde ses tonu yok.Bu yüzden mesajlarda, sohbetlerde(yazınsal), msn de falan işte yanlış anlamalar ya da anlaşılmalar oluyor.Harfler burada adam sakin demiyor mesela...Ben harflerimi ünlemle bağırtıyorum.Ama kısmayı yani bi açıdan tonlamayı ayarlayamıyorum.Lakin mesele bu değil geçelim bu faslı.Bakın geçenlerde ne oldu anlatayım;

Arkadaşın biriyle konuşuyoruz(malum kişi :P) bişeyler söyledi bende yanlış anladım(güya). Ben bi bahane bulmalıydım ve bu yüzden yanlış anlamalıydım.Bahane bulmadan önce talepte bulundum "beni köyden koviy misin agam?" diye "kovmiyim ula" dedi.Bunun üzerine " o zaman yandın hacı" deyince "neden" diye sordu tabii."filmi bilirsin kovulana kadar neler yapıyor" dedim ve konuyu kapattık.Sonra ben tekrar yanlış anladığım(güya) konuyu açtım.Bir gerilim ortamı oldu haliyle.Yalnız "Tamam yazmazsan yazma" diyerek "agam köyden kovdu" haberi yok.

Bilirsiniz dostlar kovulmak olsa da işin ucunda biz akıllılar genelde kazanırız ve çoğu zaman mütevazi değilizdir.

Anlatım Bozukluğu


Kitaplar yazar ve o kuyucu arasındaki bir iletişim aracıdır.
Örneğin romanlar…
İletişimin temel amacı var olan duygu ve düşünceyi bir kişi veya kitlelere sağlıklı biçimde ulaştırmaktır. Bu yüzden duygu ve düşünceyi okuyucuya aktarırken ulaştırma biçiminin yazım tekniğinden daha ön planda olması gerekir. Yani okuyucu senin vermek istediğini sağlıklı bir biçimde aldıysa gerisi teferruattır. Tabi buna dikkat edilse kötü mü olur? Hayır, sadece teknik bakımdan estetiği sağlamış oluruz. Örnek veriyorum:

“stadyuma girdiğimizde kimse yoktu” (hatalı cümle dolaylı tümleç eksikliği)

“stadyuma girdiğimizde içeride kimse yoktu” (doğru cümle)

Her iki cümleye de baktığımızda hata fark edilememektedir. Çünkü verilmek istenen şey okuyucuya sağlıklı bir biçimde aktarılmıştır bile. Bu yüzden teknik bakımdan sorunlar içeren cümlelerin iletişimdeki etkileri bazen sıfıra yakındır. Bu yüzdem anlatım bozukluklarına çok fazla kafa yormamak gerekir. Tabi bi yazar için böyledir bu. Ben bu yazıyı yazarken kaç kez anlatım bozukluğu yaptım bilmiyorum ama vermek istediğimi inşallah ulaştırmışımdır…

Özet olarak: kulağı tırmalamayan, aklı karıştırmayan anlatım bozukluğu içeren cümle, doğru cümledir…

24 Ocak 2011 Pazartesi

Mübtela

İnsanlar ya hayal kırıklığına uğramaktan korktukları için inanmazlar; ya inanmamak için başka bir sebepleri vardır ya da hiç sebepleri yoktur ve inanmazlar. Dağılabilirsiniz.
(Hd ekranda okumak için; hd ekran alın.)

Ve ben artık mutsuz bir adamım...


Kaçmak ya da dövüşmek, işte bütün mesele
Yanlış karar mı verdin, evrime oldun meze
Gerçek acı, sessizmiş huzurevi misali
Suya düştü cehennemi çiçeklendirme hayali.

Beş yaş olgun çağımdı şimdi çürük bi çehre
Nedir dedi, her durumda sonu kötü hikaye?
Hayat dedim, lakin şimdi acı-tatlı berdevam
Rencide ruhum, ve ben artık mutsuz bir adam.

Alper CANIGÜZ'ün kitaplarındaki cümlelerden derlenmiştir.

İlk Nafile Filinta

Şebnem Şibumi'ye karasevdalı, haddinden fazla romantik mektupların sahibi Müntekim GICIRBEY'dir. meslek olarka da intikamcılığı seçmiştir. sizin yerinize intikam alır.
Şebnem Şibimi'yi getirip "israil'den intikam almak istiyorum" dedirtmeniz halinde uluslararası bütün sorunlarımızı çözeceğimiz rivayet edilir.
İlk nafile filinta dedik ya,;
Lisede okurken afili filintalar"a katılmayı reddedip ara sıra yaptığı isimsiz bireysel eylemlerle yetindiği için Nuh Tufan ondan "Nafile Filinta" diye bahseder. yazılılardan hep 10 aldığı için sınıf arkadaşları tarafından Müntekim Gıcırbeyon diye adlandırıldığı da söylenir.


"Bazı şeylerin anlamı ortaya çıktığında o şeylerin "kendileri" çoktan yitmiş oluyor Şebnem. Biz aslında kaybettiklerimiziz. Kendisi kaybolunca anlamı parlayan şeylerle kuşatılmış durumdayız. Bu anlam birikintisi, aslında hayatla ilgisi kesildiği için anlamsızlığa matuf."

"Müntekim Gıcırbey, kesilse başlar
Şebnem'i sever de gerisin boşlar
Bir Şebnem'den bin kovana bal işler
Pîr'im anlarsın ya, gönlüm delidir."

Müntekim Gıcırbey

NOT: Yazının yorum kısmına da mektuplarından bir bölüm ekledim.

İki Kelam

Aslında bir sürü satır var...
Nerden başlayacağını bilmeyen...
Her nokta koyulan şeye inat,
Virgülle devam eden...
Mısraları hece hece karışmış,
Şiirler var kalemimin ucunda...
Şimdi ne yazacağını bilmiyor,
Fakat sessiz çığlıkları kulağımda...
Gitmek istiyor uzaklara,
Herşeyin üzerine çizik atmak istiyor...
Yepyeni bir sayfa açıp,
Ordan başlamak istiyor...

Üç Beyaz


dinsizliği ima eden üç kelime vardır;

1-kendi kendine oluyor (tohumu atarsın ağaç olur)
2-sebeplerden oluyor (şöyle olursa söyle olur)
3-tabiidir, tabiat yapıyor (doğa anaya teşekkürler)
gibi...

Yorgunum Desem...


Yorgunum demekten yorulacak kadar yorgunum..
Her dalıp gittiğimde buruk bi sızıyla irkilmekten yorgunum..
Hayatı tüm acımasızlığıyla bilmekten,
İnsanların gerçek yüzünü görmekten yorgunum..
Her bulduğum şeyi kaybettiğimi sanmaktan,
Belki de kaybetmekten yorgunum..
Gözlerimi gözkapaklarımdaki ağırlığa rağmen,
Bir kez daha açmaktan yorgunum..
Kafamdaki sorulara cevap aramaktan,
Bazen de cevap bulamamaktan çok yorgunum..
Yorgun yüreğimi teselli etmekten de çok yorgunum..
Bu yorgun şiirleri yazmaktan bile yorgunum şimdilerde..

23 Ocak 2011 Pazar

Sordum


Sordum sarı çiçeğe,
"umudum yok" dedi.

Tanıdım


acısına dayanamayanlar tanıdım,
hiç aşık olmamışlardı...

Bir Dene

Alper Gencer'e sevgilerimizle..

alper abi iş bu ferman şahsı kamil zatına;
müjde olsun artık senin yaver giden bahtına

"alper kardeş bak biz açtık bir acizane blog
artık senin afili'ye girebilme şansın yog
nafile filintalar'dır bizim bloğun ismi
bizzat "malum kişi" ile çizildi bunun resmi
en iyisi mi sen de gel katıl bizim bu fırkaya
zatınız bu sayede kavuşur şöhret ve paraya
tevazu ehli olmayan "cadillac" diyor bunu
dikkat ile tekrar oku anlamadınsa şunu"

[Bu yazı feshedilmiştir/İzinsiz okunması, okutturulması, basımı ve yayını yasaktır. İzinli de yasaktır]

Cadillac'a

Ben narınla yanar iken sen başa bela moldun zalim
Kem gözlerin karşısında yapılır mı hiç edebi talim
Nafile Filintalar dedik amma ne gelen var ne giden
Kalem bulur yazan yazar, bize gerek gerçek alim

yov yov...

22 Ocak 2011 Cumartesi

Hebele hübele

kim ki der "yarışıyorsunuz" eder devasa kusur
zira ancak blog açarız yoktur bunda bir mahsur
zaten burdakilerin yüzde ellisi kaçıktır
hava güzelken bozulduysa; sebebi gayet açıktır
malum kişisi çoğu zaman ossurur fosur fosur
onun süper gücü bu, yıktı bu güçle pek çok sur

Blogumuz Hayırlı Olsun

+nak nak nak!..
-kim o?
+açın! fbi ahlak polisi..
=(çıkırt)=
-fbi mı? o ne lan?
+faruk ben ibrahim. Blog açmışsınız?
-şimdi alın şubatta ödeyin gençler..

Nafile Filintalar

selamün aleyküm ahalimiz.
malum bir yeşilin gölgesindekiler vardı hepiniz ordan tanırsınız beni.
biz, nafile filintalar olarak, ne haddimizeyse, edebiyata şekil-şemail vermek için böyle bi grup kuralım dedik.
milyonlarca blog sayfasına bir yenisi daha eklenmiş oldu böylece.

peki nedir bu nafile filintalar ?
bunu ilerleyen günlerde öğreneceksinizdir. biz de bilmiyoruz yani hacı.

bir blog sayfasından çok şey beklemeli miyiz bilmiyoz da,
bu blog sayfası bizden çok şey bekliyor. le le.

ilmihalden okudum.


Düzeltme; Durun durun buldum bir şeyler;

Nafile Filintalar, genç yazarların oluşturduğu bir plaform olup edebi yazıların yanında dini, siyasi, mizahi vb. konularını da içine alır.  Daha basit bir tabirle, merkezi insan olan ve insan etrafında dönen her şey Nafile Filintalar'ın konusu olabilir. Yani hedef tüm nev-'i beşere hitap etmek. Amaç da okuyucunun yazılarda kendini bulması, birazcık da tebessüm etmesi aslında.
Filinta gibi insanlarız ama başındaki nafile'yi de yabana atmamak gerek.

Nafile Filintalar, bünyesinde bulundurduğu yazarların yazdıkları yazıların ruhsal durumunu gösteren ve yazılarında da belli olan ruhsal durumlarının senteziyle estetiği oluşturan ve bu estetiğin okuyucuyu derinden etkilemesini sağlayan, alışılageldik olan " vay arkadaş bir adam böyle mi yazı yazar yaauu!" tepkisinden çok, " vay arkadaş bu kadar adam nasıl oluyorda böyle başarılı bir iş çıkarabiliyor" şeklinde tepki almayı arzulayan, sonrasında yazarların farklı biçimlerde ürünler ortaya koyarak bu ürünlerin farklılıklarına rağmen, işkembe çorbasının içine baklavayı boca ederek yeme gibi bir tattan çok işkembe çorbasının içine limon, sirke, sarımsak gibi farklı lezzetleri katarak ortak bir iş çıkarma çabası içerisinde olan bir topluluktur.