6 Haziran 2012 Çarşamba

Safari


















kuşlara şarkı söylüyor bahçede kedi
aslanlarda ağlamadığım bir antilop sevgisi
balıkların üzerinden insin artık her gemi
sende bırak kovalamayı tom, haklı jerry

âşık oldum, vacip olsun diye gönlümün katli
biraz daha görmezsem ayılırım belki, gözlerini
istanbul'u bir şair fethetti mahlası; avni
yâr odur, gözleri gibi büyük olmalı kalbi

unutmaya çalışmak sanki unutmaktan daha iyi
biraz daha düşünürsem yitirebilirim dengemi -akli-
gönle kulaktan şifa olmaz der shakespeare'i
her şey olacağına varsın mutlu olsunlar
hayat fani

aklımdan çıkıp gönlüme giriyor yârin hayali
saçları bakır, belki bir nehir deme, olsun boyu selvi
kürk mantolu bir madonna sevmiş raif efendi
uykum bile benden kaçarken sana kızamam ki

"üstat" kelimesine inanmam öğrenileceklerin sonsuz olduğu dünyada"
der, bruce lee
nefesini tut, kapındaki düşman vasili!
kalbi kadar yumruğu da büyük bir şampiyon muhammed ali
kılıcı zalimden, kalemi kılıçtan keskin şah hazret-i ali

2 Haziran 2012 Cumartesi

Gel bi'şeyler yap



belki ölemem zamanında 
sen gel bi'şeyler yap
bi oyun kur 
mesela
uçurumdan at

zayıflık değil bu sıkılmak
bir sahilde durup beklerken
köpeklerin toplanması gibi yaşamak
inançsız bir file dönüyorum yavaş yavaş 
yönümü bulmama yardım et 
hiç olmadı 
gel bi'şeyler yap

"içim iyi değil sana" 
gel bi'şeyler yap
bi' kafatası çıkar topraktan 
gel kafama tak
bu ölmüş kafa da kiminse 
git sahibine bırak

25 Mayıs 2012 Cuma

Müslüman


Penceremden hayatı gözlüyorum
Elimde ucu dişlenmiş kuru kayısı zaman
Gün batımını çiğner gibiyim
Buruşmuş dudaklarım arasından

..
..
Saçlarım yüzüme dokunuyor
Perdeler akıyor omuzlarımdan
Akşam vakti huzur esiyor sokaklarda
Ölüm lambanın hep yeşil yandığı yer!
..
..
Mutlu sona yaklaşıyorum domur domur
Güller açıyor nevresimde, yorganımda
Bedenim kendini tazeliyemeyegörsün /ne çıkar
Ruhum ihya oluyor, kalbim müslüman.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Katilim Caiz













içimde istasyonlar işletiyorum
gemiler ve trenler kaçırıp kalp ve damar yollarına
seferler düzenliyorum çok uygun fiyatlara
-istersen bir ara uğra-

adımı bir katliama karıştırıp geliyorum
katledilmezsem, seviyorum
içinden geçenleri içimdekilerle birleştirerek
seyrediyorum dünyayı
ölmek kolay sanıyorlar
seni her gördüğümde ben tekrar ölemiyorum

kitaplar arasında gül besliyorum
bütün dertleri bir bir geçip, sende(n) kalıyorum
her gün erkenden uyanıp seni göremezsem
ve geçerken yanımdan ayakkabıların
kalbime bir ayakkabı topuğu saplıyorum.

13 Mayıs 2012 Pazar

Uykuluk

Şiir peşinde şiir peşi
Peşi dedimse nerde eşi?
Gördü güldü güneşi
Aranan bu çak beşi

Bulduysa yanıldı
Kaybetmeyen bulur mu?
Cüda yok, yok cüda yok
Kanat var. Ankanın, güvercinin.
Bir de sanat var

Hepsinde olan cevizi yiyene
Kabuk anlatmayın, dikkat söyleyene
İsterim yükselmeyi, kibir nereye gidecek?
Ya haset
Yakarım beni yakmadan
Soğuk yangında
Ve aşk.

11 Mayıs 2012 Cuma

Sudan Sebepler














karın boşluğunda kelebek kolonisi katlediliyor
yâri görünce
böyle olur demiş şair
erkin koray da söylemiş,
"
durma koş ardından" sevince
gönül dağlanıyor göz görünce katlanıyor gönül, 
bilmem kaç bin kere
sudan sebepler arıyorum seni sevmeye
ellerin tutuşuyor bir hayalde, ellerimle
sebepleri döküyorum sonra sularla birlikte
tutuşan ellerime.

çapraz koşu yapıyorum ciğerden kalbe
gönlün ceza sahasına yar girince –daha nazik, burası abdominal bölge-
şık bir çalımla geçip ciğeri
teke tek kaldım derken yürekle
düdüğü çalıyor annem;  “tabağındakileri ye!”

sözü dinlenir annenin
cenneti ayağının altında bilince
anadan geçilmez hasan! yâr tembihleyince -
“çay demledim,” deyip ekliyor bir ses; “içmeden gitme.”-
çay içilir, düşman bile demleyince
harareti de alırmış, artık nereye götürürse
bunlar bizi ilgilendirmez sen gülünce
iki şahit yeter, her yer saray bize.

Sanat devlet içindir




sanat sanat içindir,devletse toplum için...
devletin sanatla olan ilgisi ancak toplumsal düzeyde kalabilir.
aksi halde "sanat devlet içindir" gibi absürd bir temellendirmeye gitmek zorunda kalınır ve sanat da devlet de asli vasfını yitirir.
devlet, bünyesinde barındırdığı insanların hayatını minimalize ederek, sınırlar koyarak ancak ve ancak süründürebilir. 
devlet bu amaç için mi vardır? 
devletin gayesi, insanların hayat standartlarını daha iyiye götürmek, refahı ve huzuru en üst düzeyde sağlamak değil midir?
devlet güvenlik adına muhafazakar bir tutum sergileyebilir. bu tutum çeşitli algılar tarafından eleştirilebilir, yadsınabilir hatta yok sayılabilir.
devlet, devamiyetini sağlamak adına muhafazakar bir takım kararlara sahip olabilir; bunlar mevcut durumların gerektirdiği tedbirler olabileceği gibi muhtemel tehditlerin bertaraf edilmeleri için de olabilir.
sanatın sınırlarını belirlemek isteği bunların hangisine girer?
sanat ve felsefe minimal şartlarda yaşamak zorunda olan kalabalıkların tasasında değildir hiçbir zaman.
sanat felsefesi ise aristokrat bir kavramdır ve sanatla felsefenin kesiştiği daracık bir alandır.


bu ülke körlerin ve sağırların birbirlerini ağırladıkları yer olma vasfını da yitirmeye başladı.
artık körler, duymuyorsunuz diye sağırlara kızarken, sağırlar da görmüyorsunuz diye körlere sataşır oldular.
bir öğrenci üniversitede hocasına aydın olmak için ne yapmam gerek diye sorar.
- üç üniversite bitirmiş olmalısın.
- hangileri onlar?
- hayır hepsini sen bitirmeyeceksin! ilkini deden, sonrakini baban üçüncüyü de sen bitirmelisin.
işçi ailesinden gelen birinin devlet başkanı olması bize sinematografik bir haz verebilir.
bundan fazlasını hissetmek kişinin kendi tembelliğini gizlemesinden başka ne olabilir?


bizler modern pazarlamacılık stratejileriyle kuşatılmış insanlar olarak daha iyisinin olmayacağına inandırıldığımız için daha kötüsünden korunmaya itilmekteyiz.
şiddet eğiliminin günden güne arttığı mükemmel bir ülkede yaşıyoruz.
korkunun ecele faydasının olmadığını bildiğimizden korkunç şeyler yaşamamak için kendimizi evlere, sitelere, güneşe hapsediyoruz.
hakkımızı yiyenleri Allah'a havale edip hakkımızda hayırlı olanın bu olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.
anlaşılmak gibi bir derdimiz yok.
anlatmak, farkımızda olmalarını sağlamak ve her şeye rağmen aslında bizim de insan olduğumuz ön kabulünü görmekten başka gayemiz var mı ?
freudyen bir yaklaşımla, devlet ana'nın zulmettiği eksik-yetersiz kişiler olarak, kendimizi ona kabul ettirmeye, onu memnun etmeye -huysuz ihtiyarın teki olduğunu bilmemize rağmen- çabalamamızın sebebi ne?


muhafazakar sanatla daha büyük bir ülke olmanız modern algılamalarla imkan dahilindedir.
ancak modern devletlerde insanlar sayılardan ibarettir.
nitelikleri hiç mi hiç önemli değildir zira verdikleri oy anayasal olarak eşittir.
bir devlet başkanının bir köyde yer sofrasına oturup ev halkıyla yemek yemesi ne devlet başkanını yüceltir ne de hane halkını...
bir sanat eserinin karşısında devlet başkanıyla halktan birinin aynı estetik hazzı duyması ise her ikisini birden yüceltir.
bu yüceliğe erişmek, sanatta muhafazakarlıkla sağlanacaksa, bunu ne sağırlar görür ne körler duyar.
bu tartışma bir transatlantiğin çocuk havuzunda yüzdürülmeye çalışılmasından daha anlamlı değildir.

7 Nisan 2012 Cumartesi

iyi dertler arkadaşlar












ey tüm geçmemişliğim buradayım şimdi
gençliğimin baharında
yeni geldim, biraz duralım
kaç oldu bu saymadım -sayılarla-
baharları saymaya, sayılarla kıyaslamaya kıyamadım
iki martı alıp simitlere atalım önce
sonra müsait bir yerde göğe bakalım
kağıt kalem alalım unutmadan
adını fısıldarım

gemi yaparım kağıtlardan
olmadı uçak yapıp kaçarım
anlatamazsam derdimi buruşturup atarım.
içim sığmayınca içime, içimi dökerim içine
kelime kelime
bütün kelimeleri sana bağlar sonra şiir yaparım.

bir kelamın duyup ağladım
mürekkebi kağıda döküp sonra,
bir miktar kanadım
tedavilere cevap vermedi uçamayan kanadım
merhaba tanışamadığımıza memnun olmadım
kan adım.

29 Mart 2012 Perşembe

pasta

Çocuğa "Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin," desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin ön önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır - bu bakımdan yapılan uyarı bir durumdan başka bir duruma geçişin daha zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.

[franz kafka, mavi oktav defterleri, s.47]

28 Mart 2012 Çarşamba

Jonlar Üzerine

Metrobüs turuncuları hayatımı şenlendiriyor. Napoleon Dynamite filmiyle tanıdığım aktörden mülhem onlara kısaca Jon adını vereceğim.

Geçenlerde metrobüste arkadaki dört karşılıklı koltuktan birine oturdum ve çantamdan kitabımı çıkardım. Yanımda oturan adam elimdeki kitaba doğru eğilerek onun hakkında bir şeyler söylemeye çabaladı. Ona yöneldim ve turuncu saçlarından onun Jon olduğunu anladım. Sordu:
-Ali Şeriati mi okuyorsun? (Karadenizli bir Jon’du fakat maalesef şiveli yazma konusunda iyi değilim.)
-Evet.
-O mezhepsizmiş!
-Mezhepsiz mi? Mezhepsiz ne demek?
-Hani dört mezhep var ya Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli.
-İyi de hepimiz bir Allah’a, onun peygamberine, indirdiği kitaba inanıyoruz. Biz Rasulullah’ın ümmetiyiz, mezheplerse sonradan ortaya çıkmış ayrımlar. Bu insan ki Müslüman bir yazar, Müslümanların dertleriyle dertlenmiş bir yazar, onu okuduğum zaman öğütler alabiliyorum. Kaldı ki Müslüman olmayan bir yazarı okumakta da bir beis görmüyorum. Okuduğum her şeyi kabulleniyorum diye bir şey yok, onları ölçüp tartabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim.
-Ama..
Anlamadı. Sanırım acıdı bana biraz, yanlış yola sapmışım gibi. Sonra bir hocayı sordu, tanıyor musun onu dedi. Tanımıyordum. Çok önemli olduğundan bahsetti o hocanın. Akabinde çantasından çantası kadar büyük bir kitap çıkardı:
-Kitap okuyorsun, sana o hocanın kitabını hediye edeyim, onu da oku.
Olmaz, adını alsam yeter bulurum kitabı, hem daha okumam gereken başka kitaplar var dedimse de yok. Biz basıyoruz bunu, bende daha var dedi. Çaresiz kabul ettim.

Karadenizli Jon’dan çok önce kaptan Jon’la karşılaştım. Tıklım tıklım bir metrobüse, yanımda arkadaşımla ön kapıdan binmiştik. Burun buruna geldiğimiz adam uçları sivri bıyıkları olan bir turuncu saçlıydı. Otobüsün doluluğundan şikâyetle muhabbete girip öğrenciliğimizden konuyu derinleştirdi. Nezaketen onun da ne iş yaptığını sorduk.
-Kaptanım, dedi. Ülkeler geziyorum, insanlar türlü türlü. Denizdeyken çok yalnız kalıyor insan, uçsuz bucaksız sular üstünde bir gemi. Ama kıyılar öyle değil, insanlar var hareketli.
Hindistan’a, Çin’e gittiğinden bahsetti ve Romanya’ya ve Ukrayna’ya. Birçok dil öğrenmek istiyordu kaptan. Böyle hikâyeler, tecrübeler anlatan insana etraftakiler de kulak kesiliyordu.
-İstanbul’u özlüyorum ama uzun süre kalınca da sıkılıyorum, dedi. Seyahat güzel, ah yalnızlık olmasa.
Önce indiğim için arkadaşım kaptan Jon’la yalnız kalmıştı. Son durakta birlikte inmişler ve kaptan kim bilir dile getirip durduğu yalnızlık derdiyle de bağlantılı olarak kahve içmek istediğini söylemişti arkadaşa. O ise tabi reddedip kaçar gibi oradan uzaklaşmış.

Ve yıllar önce yine bir metrobüsün o dörtlü kısmına oturup elime bir kitap almıştım ki karşı çaprazımda oturan, turuncu saçlı bir adam seslendi:
-Kitabınıza bakabilir miyim? Cemil Meriç mi okuyorsunuz?
-Tabi, buyrun. Cemil Meriç’in kendi kitabı değil, Ümit Meriç babasını anlatmış bu kitapta.
Kitabı aldı, arkasını çevirip sesli olarak okumaya başladı. Ses tonu zengin, diksiyonu düzgün, vurguları monolog yapar gibi belirgindi. Sonuna kadar okudu, bitince:
-Güzelmiş, dedi. Cemil Meriç çok önemli bir düşünürümüz. Öğrenci misin?
-Evet, dedim.
Konu İngilizce hazırlık okumakta olduğuma geldi. Ve eğlenceli teklifsiz adam İngilizce konuşmaya başladı. Başından beri çevremizde üstümüze bakan gözler, ses tellerimizin titreşiminini dinleyen kulaklar artık daha da dikkat kesildiler. İngilizcesi çok iyiydi. Okuldan, bölümden, dilden, memleketten, İstanbul’dan konuştuk, konuşturdu da denebilir. Bu Jon’la ilk tanışmamızdı.

25 Mart 2012 Pazar

tekne













hikayeler karanlıkta yol alıyordu
sonun karanlık olması kaçınılmaz.
içinde bütün kışlara yetecek bahar biriktiren kız
teknede her şeyin
duaya bağlı olduğunu mırıldanırken
ipe gözyaşlarımızı serdik
kurutup
ağıt yakacağız
ve bugün de geçecek.
bir ikindi vakti daha
şehir yıldız sesine hasret, beklerken
gözleri meryem kokan kız
biliyordu ki
hala rüya görebiliyorken
gündüzü arzulamak anlamsız.
değil mi ki bütün kadınlar
ve adamlar
rüyalarda makyajsız.

not:
bu şiir nafilefilintalar.blogspot.com'da yayınlandıktan sonra izdiham.com'da yayınlanmıştır.

20 Mart 2012 Salı

Ya ben ÖSYM'yi imtihan ederim ya da ÖSYM beni! *


Yok
Soru bankalarıyla gezerken devrimci olunmuyor.  
Bir yerlerde birileri destan yazarken, ben
Ben ve bıkmışlığım dershaneye gidiyoruz.
Anlamı paragraf sorularında arayan
Zavallı şuurum ve gözlerim yorgun.
Hayır, direnmeliyim; vazgeçmek özgürlüğüm yok
Ah şu sınavı bi atlatsam

Hem ne çok soru sordular, yüzümü ezberledi sorular:
"Sınava mı hazırlanıyorsun, nasıl gidiyor çalışmalar
Hangi bölümü istiyorsun, ne durumda puanlar?"
Boş bıraktık bunları kararsızlığımla
Konuyu değiştirdik.

 Yine de  vazgeçmiyor ki sorucular; bazen arkadaş kılığında,
Bazen akraba, bazen virüs olur protein kılıfında.
"Sana güveniyorum, sen yaparsın. Şöyle, güzel bi sonuç...
Başarılar sınavda sana, sınavda başarılar sana.
Başarı, sınav, başarı, sınav... yaparsın sen, inanıyorum..."
Keşke sussalar.

Böyle işte sevgili ÖSYM
Hep bunlar sen beni imtihan edecekmişsin diye
 Yalan halbuki,  
Ben seni bilirim, sorduğun sorudan
Ama sen beni ancak tanırsın tc kimlik numaramdan
Ben sana soru hazırlaman için bir yıl mühlet verdim 
Sen benden yüz atmış dakikada sorulara bakmamı istiyorsun
Dikkat et sen yanlış yaparsan iki milyon kişiye mal olur
 Ben yanlış yaparsam, sade titrerim mücrim gibi.

Şimdi bekliyorum beni sınayacağını sandığın günü
 Sınav yerinde görüşürüz.kib.


*Anlatım bozukluğu var bu cümlede, yüklem eksikliğinden ötürü ; ama düzeltmiyorum.


19 Mart 2012 Pazartesi

şiirli çay











"yenisini doldururken çayımın, dibini döksen 
kanım ısınsa sana"
hep kısık ateşte kalsa sevdalar
çayımız da
kaynamasa, ama soğumasın da
ince belli bardağa dolsa acılarımız
çalkalansa bir süre ve toprağa savrulsa.

kara gözlerin kararlaştırsa
dem dolsa sonra, ince belli bardağa
göz kararlarına saygı duysa insanlar,
en mühim kararları gözler verse mesela.
kaşık çaya değil de
gözlerin gözlerime karışsa
şekere gerek de kalmasa
parmakların dokununca.

çay içene yılan bile karışmasa
doktorlar yaraları çaylasa
çaycılar memur kabul edilse yasayla
şairler kaçak çay karıştırsa şiire
ve
bağlanmasa gönüller,
şiir okumayana

16 Mart 2012 Cuma

bir kaşık meşk



arabaşı içerken başbaşa aynı tastan
yapılmış bir uçaktı turnusol kağıdından
tepemizden seğirten renk cümbüşü zımbırtı
eğiliverdik hemen hissederek sarsıntı

nasılsın dedim sana sanki meczupmuş gibi
şivlilikte meşguldün ben seni farkedince
atmosfer her zaman iç güveysinden hallice

geldi kulağıma şol bir fısıltı, en başta sanırdım sade kuruntu
tadı noksansa yenmez pırasa, içine çekinme sodyum klor at

kapı ve menteşe molekülleri, ki insan ölmeye pek bi müsait.

6 Mart 2012 Salı

sonra













sonra
iki kaş iki de göz gelir
kalem gelir sonra
kağıt gelmez
eller görünür
gel etmez
bir mendil yere düşer 
gönlüm gönlüne
sonra
güller ayılır
bülbüller bağ'a girer
bir dilber kara üzüm yer
ağustos böceği karıncaya güler
masal dinleyen çocuk yorganı üstüne çeker
bir balık oltaya aşık olur
ben sana
sonra
dağ tavşana küser
kırmızı başlıklı kız başlığını kaybeder
cüceler prensi döver
güvercin buğdaya
kedi güvercine doğru ilerler
kediyi kovayım derken
güvercin de uçar gider 
sonra
uykum gelir
ardından ve hemen gider
mecnun çöle 
başım yastığa
gözlerim gamzelerine 
sonra
gömülür gider

19 Şubat 2012 Pazar

natürel yarim















kalbim uçan balon
aklım plastik top olur natürel yâri görünce
seviyorum hakim bey
iki yüz elli sene yatarım hapiste
tek suçlu ben olmalıyım bu gezegende
natürel yâri sevdimse
san marino’ya kaleci olayım
eğer yalan söyledimse!

gönül söz dinlemiyor, dimağ ile sözleşince
ronaldo ile messi'yi kim tutar ki birleşince?
ofsayt taktiği boş, yârin gözleri forvetse
sen best anlarsın george el at şu işe

yörüngesi kayar dünyanın
natürel yârim ekseni etrafında dönünce
"uzaklarda bir yerde türküler söyleniyor duyuyorum dönence..."
hep böyle olur ekinoksa girer dinleyince yörünge
meridyenler birbirine yaklaşıyor
yar yanıma gelince

saat farklarına aldırma sev(m)iyorsan söyle
istersen greenwich de buluşalım
saat istediğini istediğin geçe
bekliyorum ben
kutuplar eriyip, afrika semizleyinceye
ama iyi bak sen, kontrol et yine de
büyük ihtimalle temassızlık var kalbinde

17 Şubat 2012 Cuma

Bir Aşk Masalı

Bir aşk masalıydı bu ve bu aşk masalının her gün konuştukları çatıda bitecek olmasını aklının ucundan bile geçiremezdi. “Yediremiyorum kendime” diyordu. Çünkü bazen konuşmaları önce kimin kapatacağını tartışarak beş dakika uzardı, bazen “-seni seviyorum” “-ben daha çok seviyorum” lar on dakika uzatırdı konuşmayı. Bazen iki dakika sonra tekrar arayıp yarım saat daha devam etmeler… Özledimler… Gülüşmeler… Ve bunca şey bu çatıda gerçekleşirken bu aşk masalının da bu çatıda bitmesi…

Öğle vaktiydi, güneş suratını yakıyordu gün. Fakat Kemal içini yakan ayrılık acısının yansıması olduğunu düşünüyordu suratındaki sıcaklığın sebebini. Kemal güneşi göremiyordu çünkü. Görebildiği tek şey telefonun ekranıydı. İkinci defa kısmi körlük yaşıyordu Kemal. İlkini onu ilk gördüğünde gözlerine bakarken, ikincisini ise o an telefonuna bakarken yaşıyordu. Bir aşk masalının son demlerinin özetine bakarken yaşıyordu.

“Seninle uğraşamam artık.”
“Sende hiç yüz yok mu?”
“Biraz gururun olsun.”
“Ya bi rahat bırak diyorum sana.”
“Hayatta olmaz.”
“Salaksın çünkü.”
“Benim için bir ilişki tamamen bitti. Bırak da, izin ver de seninle geçirdiğim günlere küfredeyim. Sıkıldım sana küfretmekten.”
“Kısacası mı?”
“Defol git.”

Yanlış bile tanıyamamıştı onu. Tanıyamamıştı işte. Küfretmeye başladı sonra, onunla geçirdiği her saniyeye, fazladan konuştuğu her dakikaya, onu beklediği her saate, onsuz uyuduğu için hüzünlendiği her geceye, onsuz hiçbir şey yapmadığı hafta sonlarına, onlu aylara… Küfrediyordu kemal. Aklına gelen ilk kelimelerle küfrediyordu. Sonra yıllara küfredemediği için küfre devam ediyordu… Bu karışık duygularda savrulurken dili damağı kurumuştu. Yutkunamıyordu. Bi hevesi de yoktu aslında, ne kursağında kalmış olabilirdi ki?

Çok sinirliydi. O kadar sinirliydi ki kendine, az önce sevgilisinden ayrıldığı için intihar etme düşüncesi şimdi kendisine duyduğu nefretten dolayı sürekli kafasında dolaşıyordu. Az önce sevgilisinden ayrıldığı için ağlayan kemal, şimdi kim bilir neden ağlıyordu?

Ellerini çatıdaki korkuluklara koyup aşağı bakmaya başladı. Aşağı baktıkça hayatın hala devam ediyor olmasına küfretti. Ve aşağı bakmaya devam ederken gözlerinden süzülüp aşağı akan gözyaşlarını takip ediyordu.

Bir an için doğuya doğru sarsıldığını hissetti. Dünya durmuştu. Ya da çok yavaş hareket ediyordu. Kemal bu durmanın ve ya yavaşlamanın baktığı sokakla bi alakası olduğunu hissetti. Aşağıda apartmanın önünden geçen kızla bi alakası olduğunu… Ve o kızın gözleriyle bi alakası olduğunu hissetti… Ve birçok şey daha hissetti kemal. Fakat o sözlerin nasıl söyleneceğini nasıl dillendireceğini bilemedi. Sadece bakmaya devam etti.

Yukarı doğru bakıyordu kız. Gözyaşlarından biri suratına çarpmış olabilir ve “yağmur mu?” şaşkınlığıyla yukarı bakmış olabilirdi. Ya da evlerinin buralarda bir yerlerde olmasına binaen, annesinin balkondan ne söylemeye çalıştığına bakıyor da olabilirdi. Ya da güneşe bakıyordu. Güneşle konuşuyordu… “ Sen” diyordu “gereklisin… Dünyanın sana ihtiyacı var. Fakat dünyanın hala dönüyor olmasında benim de payım çok yüksek” diyordu.

Sonra batıya doğru sarsıldı dünya. Tam olarak elini saçına götürdüğü anda, tam olarak eliyle saçını geriye doğru atıp yürümeye başladığı anda dünya hareket etmeye başladı. Ne kadar zaman geçmişti? Normal miydi? Gözyaşları dinmişti. Yutkuna da biliyordu. Ve küfretmiyordu. Küfrettiğini bile unutmuştu. Sadece gözlerini görebildiği kişinin yüzünü görmek istedi. Ve aşağı baktığında sadece alnını gördüğünü fark etti.

“Acaba” dedi içinden. Çatının sonuna doğru koşmaya başladı. Dizinin hemen üstüne gelen korkulukların hemen yanından koşmaya başladı. Yirmi iki metrelik çatının sonuna yaklaştığında yeterince koştuğunu düşünüp aşağı bakmak için hızlı bi şekilde dizinin hemen üstüne gelen korkuluklara elini koyup aşağı bakmak istedi. Fakat sadece isteyebildi. Çünkü sağ eli korkuluğu tutturamamıştı. Ve aşağı doğru gitmeye başlamıştı. Sonra sol eli takip etti sağ elini, sonra gövdesi, bacakları, ayakları…

Dizinin hemen üstüne gelen korkuluk onu korumadı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. En önde giden sağ eli çatının etrafını saran su gider borusuna takılsa da ağırlığını taşıyamadı. Ve çatıdan tamamıyla ayrıldıktan sonra aşağı doğru düşmeye başladı. Sekiz kat… Düşünceler için yılları alabilir içine…

Öncelikle dokuz ay boyunca dokuz doğurtan sevgilim dediği kişi yüzünden intihar etmediği için, sonrasında kendisine duyduğu nefretten dolayı intihar etmediği için sevinmişti. Hatta kendisini öyle bir şeye inandırmıştı ki yüzünde gülücükler açmıştı. Adrenalinle beraber sevinç güzel bir duygu karışımı olmuştu. Ve gülmeye devam ediyordu. Havayı yararak aşağı doğru savrulurken elleri ve ayakları istemsiz bi şekilde daha bi havaya savruluyordu.

Sonra yüzünü hayal etmeye çalıştı. Kafasında yüzünü çizdikten sonra hayatlarını da çizdi. Çocuklarını, yaşayışlarını, kavgalarını, çocuklarının evliliklerini, torunlarını… Yere sert bir şekilde çakılmadan önce son düşündüğü şey gözlerinin rengini düşünemediği oldu. Yeşil miydi?

Yere çarptığı anda hiçbir şey hissetmedi. Bilinci yerindeydi. Gözlerini açabildi sadece. Başka hiçbir şey yapamadı. Ve etrafında kalkan toz bulutlarını seyretti.

Betül ise on metre önüne düşen et yığınının kendisinin yüzünü görmek için aşağı atladığını düşünen kemal olduğunu bilemezdi. Kemal yere ilk çakıldığında çıkan sesten irkilmesiyle beraber avazı çıktığı kadar bağırdı Betül. Fakat kendisini toparlaması uzun sürmedi. Tıpta okuyor olmasının ağırlığını üzerinde hissediyordu. Yardım etmeliydi. İlkyardım etmeliydi. Kemale doğru koştu. Nabzını ölçmek için elini tuttu. Kemal ise onun için atladığımı biliyor bana koştu ve elimi tuttu diye düşündü. Betül “kendini yorma.” dedi, Kemal “seviyorum sorma” anladı.

Kemal hiçbir yerini oynatamıyordu. Konuşmak için kendisini olabildiğince zorluyordu. Dudağını büzmesinden, “m” harfini çıkarmaya çalıştığı belliydi. Betül 112’yi arayıp kemale dönünce kemalin dili çözüldü. “Merdivenlerden” dedi. Ve hemen ardından kanlı bir öksürük geldi derinlerden. Kemalin susmaya niyeti yoktu. Devam etti. Kanlı bir ağızdan çıkabilecek en güzel kelimeleri söyledi. “gözlerinin rengini görmek için yetişemezdim.” Betül dinlemişti. Ve her sözcüğü ilk anlamlarıyla anladı. Merdiveni merdiven olarak… Gözlerinin rengini gözlerinin rengi olarak…

Betül o gün evine döndüğünde biraz geç olmuştu. İlk hastasına karşı hissettiği tarifi olmayan duygularla girdi eve.

Ameliyathanenin önünde beklediği her saniye yıl gelmişti Betül’e. Ve o anlar hiç aklından çıkmayacaktı. İlki kanlı bir ağızdan çıkan harika sözler… İkincisi ameliyathane yazan kapıdan çıkan doktorun temiz ağzından çıkan acı sözler… Tek kelime “maalesef”

Betül yatağına uzandı. Ve yeşil gözlerini kapattı. Ama renksiz gözyaşları çıkacak bir yer bulup akmaya devam ediyordu. Duygularımız gibi. Ota da konan boka da konan, kalbimizin en ücra köşesinde dahi olsa saklanamayan duygularımız gibi. Susmak için elimizden geleni yapsak da...

Kemal Serdar ÇUHADAR

9 Şubat 2012 Perşembe

Kaset mi? Mp3 mü?


1.Bölüm
Teknoloji tüm zevklerimizi tüketmeye doğru giderken müzik zevkimizde bundan fazlasıyla etkilendi.Bizim ve bizden bir kuşak büyüklerimizin gençliğine damgasını vuran en önemli faktörlerden birisi de hiç tartışmasız ‘kaset ve teyp’kavramıdır. Hızla gelişen çok çeşitli müzik ürünlerinin hiç birisi kasetlerden dinlediğimiz müziğin zevkini bize veremedi.Köyden Şehirlere çalışmaya veya askere gitmiş olan büyüklerimiz gelirken mutlaka teyp getirmekle mükellefti.Orta yaş üzeri olan büyüklerimiz genellikle tek kasetli küçük teypler kullanırdı…Daha sonraları eli ekmek tutmaya başlayan her ağabeyimiz eski teyplerin en az 2 -3 katı büyüklüğünde ve en belirgin özelliği fazlaca büyük olması olan ,ağırlıklı olarak sunny, ve yu-ma-tu markasına sahip teyplerden getirmeye başladılar.İlk bakışta bir Japon markası zannedilen yu-ma-tu markasının Yusuf,Mahmut ve tuncer adındaki 3 kardeşin kurmuş olduğu bir marka olduğunu bilen ve bu bilgiyi de arkadaşlarıyla paylaşan genç; kültürlü olmanın verdiği gururla kasılırdı.Bu teypler odanın köşesie monte edilen tahtanın üstüne veya pencerenin kenarına koyulur üstüne de üçgen biçimine dantel örtü örtülürdü .En çok dinlenilen kasetler de teypin önüne konulurdu…Tuşların en solundaki tuşa basıldığı zaman kasetin direk öbür yüzü çalmaya başlardı ,bu tuş basılı durduğu zaman ise kaset atmadan öbür yüzünü çalmaya başlardı. Bu özellik; yatakta müzik dinleyerek uykuya dalanların zahmetini ortadan kaldırmıştı…Teyplerin iki yanında takılıp çıkarılan ve uzayabilen hoparlörler vardı, hiç gerek olmadığı halde sırf özelliklerini kullanmak adına takar çıkarırdık.Hatta bazı arkadaşlar bu özelliği iyice abartmıştı.Şabboyun Hüseyin hoparlörleri uzatıp evin köşelerine monte etmişti…mahallede ki kızlara caka satmak isteyen delikanlılar pencereyi açtıktan sonra sesini de yükseltir ve popüler olan şarkının birisini açardı.
Kaset kavramı ise teyp den daha çok etkisini bırakmıştır bizde...Eminin çoğu kişinin kasetlerle alakalı bir çok anısı vardır...Bazen müzik dinlerken teyp den kedi boğuşması gibi bir ses yükselince hemen kasetin sardığını anlar ve evin bütün ahalisi ayaklanarak ‘şu kaset sarıyor bakın’der ve paniğe kapılırdı.Hemen teybi açar ve kıvrım kıvrım olmuş kasetin şeridini işaret parmağımızla döndürerek sarardık.Bazende güneşte kalmış olan kasetler çalarken git gide ses kalınlaşır ve son haddini bulduktan sonra dururdu.bozuk kaset sesini çıkaramayacak hiçbir genç yoktur…ileri ve geri sarma tuşu bozuk olan teyp sahipleri eline aldığı kalemi kasetin bir deliğine yerleştirir ve başlardı tak tak diye döndürmeye.
Dinlemekten bıktığım ve sonra dinlerim diye kenara ayırdığım kasetlerin içindeki mekanik şeridi boşaltılmış bir vaziyette sokakta atılmış bir vaziyette bulunca hemen durumu anlardım.Annem kaynattığı bulgurun kuruması için dama serer fakat kuşlar bulguru bir türlü rahat bırakmaz, bulgurun başına üşüşüp yerlerdi.annemde bu kuşlara önlem olarak bulgurun etrafına değnekler diker ,çıkardığı kasetin şeritlerini de değneklere dolardı .Rüzgar esip de kasetin şeritlerine değdikçe şeritlerden yüksek bir rüzgar uğultu sesi çıkar, kuşlarda bu sesten korkup kaçarlardı. Daha doğrusu hiç kaçmazlardı sadece annem öyle zannederdi.Çünkü belli bir süre sonra kuşlar o sese iyice alışmış hatta o ses eşliğinde bulguru yemeyi ayrı bir fantezi haline getirmişti.
2.bölüm: (ses alma, karışık kaset ve korsan kaset…)

7 Şubat 2012 Salı

yar'a açık













damlaya damlaya göl oldu acılarım
hiç üşenmem, mutlulukları tez zamanda acılarım
istemem solmasın(ı), mütemadiyen sularım
çok tatlıydı ağladıkça tuzlandı sularım
daha fazla dayanamadı, göle bıraktığım
tatlı su balıklarım
unutmadan, nerde tuzlu su görsem balıklarım

deli gibiyim, kafamı çok vurdum sanırım
gözlerinden oldu hep ince hastalıklarım
derdi dermanı bir açtığın yaralarım
ben hiç anlatmadım, sen sormadın
kapansın istemem yaralarım

4 Şubat 2012 Cumartesi

dört şey..

hikmet sahipleri demişler ki:

"dört şey güzeldir, fakat dört şey ondan daha güzeldir.

1- erkeklerin utanması güzeldir. 
fakat kadınların utanması ondan daha güzeldir. 

2- herkesin adil olması güzeldir. 
fakat emir sahiplerinin adil olması daha güzeldir. 

3. ihtiyarın tevbesi güzeldir. 
fakat gencin tevbesi daha güzeldir. 

4. zenginin cömertliği güzeldir. 
fakat fakirin cömertliği daha güzeldir. 

dört şey kötüdür. fakat dört şey ondan daha kötüdür." 

1. gencin günah işlemesi kötüdür. 
fakat yaşlının günah işlemesi daha kötüdür. 

2. cahilin dünya işlerine dalması kötüdür. 
fakat alimin dünya işlerine dalması daha kötüdür. 

3. insanların ibadette gevşeklik yapması kötüdür. 
fakat hoca ve talebelerin ibadette gevşeklik yapması daha kötüdür. 

4. zenginlerin kibri kötüdür. 
fakat fakirin kibri daha kötüdür.